Tarihçe-i hayat dersleri 8.70.emirdağ hayatı(devamı)

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
12.9.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

Otuz sene evvel, ihlâslı ve faziletli ihtiyar bir ehl-i tasavvuf, Lütfü isminde bir genci göstererek, “Bu Nur talebesi benden ileridir” demiştir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümunedir.

Yine bu azîm sırr-ı ihlâsa binaendir ki, Risale-i Nur talebeleri, iman ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarını Risale-i Nur’a ve Üstadlarına vakfetmişler. Risale-i Nur’u, sermaye-i ömür ve gaye-i hayat edinmişlerdir. Risale-i Nur dâvâsı rıza-yı İlâhî dâvâsı olduğu içindir ki, hamiyet-i İslâmiyeye mâlik mümtaz avukatlar, Risale-i Nur’un fahrî avukatı olmak ve dindar hakperest mücahit muharrirler, dünyayı istilâ edecek Nur’un ilânında hissedar olmak şeref ve nimetine mazhar olmuşlardır. Risale-i Nur’un neşriyat ve fütühatı ve tesiratı, sessiz, büyük bir ihtişamla muhteşem bir bahar mevsiminde intişar eden mevcudat gibidir.

İşte, ey Risale-i Nur gibi hadsiz hamd ü senâlara şâyeste olan bir nimet-i azîmeye nail olan Nur kardeşlerimiz! Böyle bir dâhî-yi âzamın, böyle bir mütefekkir-i ekberin, böyle bir müellif-i İslâmın ve ulûm-u evvelîn vel-âhirîne vâkıf böyle bir allâme-i asrın, böyle bir mücahid-i ekberin, böyle bir sahib-i zühd ve takvânın, hakaik-i imaniyenin varlığında âdetâ tecessüm eden böyle bir abd-i küllînin, rıza-yı İlâhîden başka hiçbir şeye iltifat etmeyen ve âzamî ihlâsın mazharı olan böyle bir tilmiz-i Kur’ân ve hâdim-i İslâmın ve “Bir ferdin imanını kurtarmak için Cehenneme de atılmaya hazırım” diyen böyle bir halâskâr-ı imanın ve idam için sevk edildiği Divan-ı Harb-i Örfîde “Sen de mürtecisin” ittihamına karşı, “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben mürteciyim. Bin ruhum da olsa, Kur’ân’ın birtek meselesine hepsini feda etmeye hazırım” diyen ve beraatinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezid Meydanındaki kalabalıkta: “Yaşasın zalimler için Cehennem! Yaşasın zalimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imha plânıyla verildiği mahkemelerde yirmi dört sene evvel “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, elli bin nefer kuvvetinde demişsiniz. Yanlışsınız; Kur’ân’a ve imana hizmetim cihetiyle elli bin değil, elli milyon kuvvetindeyim! Titreyiniz, haddiniz varsa ilişiniz!” “Benim ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır” ve on beş sene evvel, “Saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem” ve “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya eğmem” diyen ve elli sene evvel âlem-i İslâmı sömüren sömürgeci cebbar ve zalim bir imparatorluğa karşı, “Tükürün o zalimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuat lisanıyla cevap veren ve Büyük Millet Meclisinde, Reise “Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduttur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîminde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakikat olsaydı, imandan sonra onu emrederdi” diyen ve yazdığı bir beyannameden sonra Mecliste cemaatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da Moskof Çarlığına karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda “Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı” diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman-ı İslâm Üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak nimet-i uzmâsına mukabil canımızı da feda etsek, ömrümüzü de ona vakfetsek, zulümden zulme de sürüklensek, ömrümüzün nihayetine kadar şükran secdesinden de kalkmasak, bize yine ucuzdur…

Üstadımız sık sık der ki: “Mesleğimiz müsbettir; menfî hareketten Kur’ân bizi men ediyor.”

Ey seyyid-i senedimiz! Ey ruhumuzun ruhu, kalbimizin kalbi, canımızın canı, cânânımız, sertâcımız, sevgili Üstadımız Efendimiz! Madem bize menfî harekete izin vermiyorsun. Öyleyse biz de rahmet-i İlâhiyeden niyaz ederek ahdediyoruz ki, din düşmanlığı ile Üstadımıza zulmeden o gaddar, insafsız zalimlerden intikamımızı şöylece alacağız: Risale-i Nur’u ölünceye kadar mütemadiyen okuyacağız ve neşrinde sebat ve sadakatla hizmet edeceğiz. Onu altın mürekkeplerle yazacağız, inşaallah.
Üniversite Nur talebeleri

Lügatler :
abd-i küllî : bütün varlıkların ibadetlerini kendi şahsında temsil eden kul
ahdetmek : söz vermek
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
alay : genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
allâme-i asır : asrın bilgini, asrın en büyük âlimi
âzamî : bir şeyin en üst seviyesi, üst derecesi
azîm : büyük

Bayezid Meydanı : İstanbul’da bulunan, tarihî Bayezid Camii ile günümüzde İstanbul Üniversitesi arasında yer alan meydan
beraat : temize çıkma, suçsuz bulunma, serbest bırakılma
beyanname : bildiri, açıklama
binaen : –dayanarak

Birinci Cihan Harbi : Birinci Dünya Savaşı
cânân : sevgili
cebbar : zorba, zalim
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
dâhî-i âzam : en büyük dâhi, en zeki kişi
Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi

edâ etme : yerine getirme
ehl-i tasavvuf : tasavvuf ehli; kalp yoluyla ilâhî hakikatlere ulaşmak için bir şeyh gözetiminde belli bir yol takip eden kimseler
fahrî : karşılıksız, parasız, gönüllü olarak bir şeyi yapma
fazilet : değer, üstünlük
fert : birey

fırka : grup
fütuhat : fetihler, zaferler; açılımlar

gaddar : acımasız, çok zulmeden
gaye-i hayat : hayatın gayesi
hâdim-i İslâm : İslâmın hizmetçisi, İslâm dinine hizmet eden kimse
hadsiz : sınırsız
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları

hakikat : doğru, gerçek
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, esası
hakperest : doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan
halâskâr-ı iman : iman kurtarıcı, imanın kurtulmasına vesile olan
hamd ü senâ : şükür ve övgü
hamiyet-i İslâmiye : İslâmiyetten gelen din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti

hayâ : utanma
hengâm : ân, zaman
hissedar : pay sahibi

hizmet-i imaniye : iman hizmeti
idam : yok oluş
ihlâs : samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
iltifat : meyletme, yönelme

imha : yok etme
ins ve cin : insanlar ve cinler

insafsız : vicdansız
inşaallah : Allah izin verirse
intişar : yayılma

istibdad : baskı ve zulüm
istihkar : hakaret etme, aşağılama, küçümseme
istilâ : kuşatma

ittiham : suçlama
izzet-i İslâmiye : İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
kumandan : komutan
lisan : dil
mâlik : sahip

matbuat : basın, medya
mazhar : ayna, yansıma ve görünme yeri
mazhar : erişme, nail olma

men : yasaklama
menfî : olumsuz, yıkıcı

menfî hareket : olumsuz, yapıcılıktan uzak, sert ve yıkıcı yaklaşım
merdut : reddolunmuş, lânetlenmiş, kabul edilmeyen
mevcudat : varlıklar

muhafaza : koruma
muharrir : yazar

mukabil : karşılık
muvaffak : başarılı
mücahid-i ekber : din vatan ve millet gibi mukaddes değerler uğrunda çalışan, mücadele eden en büyük mücahit
mücahit : cihat eden, din uğrunda çaba harcayan kimse
müellif-i İslâm : Müslüman yazar; İslâmiyet ile ilgili eserleri olan

mülhid : dinsiz, inkârcı
mümtaz : seçkin, üstün
mürteci : geriye yönelmek isteyen, gerici

müsbet : olumlu, yapıcı
mütefekkir-i ekber : en büyük düşünür, en büyük düşünce adamı

mütemadiyen : sürekli olarak, devamlı
nail : erişme

nefer : asker
neşr : yayma, yayımlama
neşriyat : yayma, yayınlama

nihayet : son
nimet : iyilik, lütuf, ihsan
nimet-i azîme : büyük nimet

nimet-i uzmâ : en büyük nimet
niyaz : dua, yalvarıp yakarma
nümune : örnek, misal

rahmet-i İlâhiye : Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhamet ve şefkati
reis : başkan
rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası

sadakat : bağlılık
sahib-i zühd ve takvâ : zühd ve takva sahibi; her türlü nefsanî arzulara karşı koyarak kendini ibadete veren ve Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınan kimse

Said : Bediüzzaman Said Nursî
sebat : kararlılık, sabit olma
sermaye-i ömür : ömür sermayesi

sertâc : baş tacı
sevk : yöneltme, gönderme

seyyid-i sened : dayanılan, güvenilen efendi
sırr-ı ihlâs : ihlâsın sırrı
şâyeste : uygun, lâyık
şeref : yükseklik, yücelik, büyüklük

şükran : minnettarlık, teşekkür
tahdidat : sınırlamalar, kısıtlamalar
tecessüm : cisimleşme, maddî yapıya bürünme
tesirat : tesirler, etkiler
tilmiz-i Kur’ân : Kur’ân’ın talebesi
ulûm-u evvelîn ve âhirîn : öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri
vakfetme : adama
vâkıf : bir şeye hâkim olacak derecede bilgi sahibi olan

zındık : dinsiz
zındıka : dinsizlik


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.10.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Üstadın ziyaretçilere dair bir mektubu
Umum dostlarıma, hususan ziyaretçilere dair bir özrümü beyan etmeye mecbur oldum:
Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi, otuz kırk senedir tarassut ve taarruza mâruz kaldığımdan, zaruretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyordum. Hem eskiden beri mânevî ve maddî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış, hem mânevî mukabele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiği gibi, mânevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musafaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi, ehemmiyetli bir hediye-i mâneviyedir. Ona mukabele edemiyorum. Hem de ucuz değil. Mânen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Mânen mukabele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsan-ı İlâhî olarak bana mânevî hediye gibi olan sohbetten zaruret olmadan men edildim. Bazı beni hasta eder; maddî hediyenin tam mukabilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi. Onun için hatırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.
Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zaten benimle görüşmek âhiret, iman, Kur’ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, iman, Kur’ân için ise, Risale-i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hattâ hizmetimdeki has kardeşlerimle de zaruret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale-i Nur’un fütuhatına ve neşriyatına ait bazı hizmetler için bazı zatlarla görüşmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüşmek istesem, o zaman görüşmek caiz olabilir. Ve bana sıkıntı vermez.
Bu noktayı bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri, hususan uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri hususî dualarıma dâhil ediyorum. Her sabah da dua ediyorum. Onun için de gücenmesinler.

Said Nursî
Lügatler :
âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
beyan etmek : açıklamak
caiz : sakıncasız, doğru
ceride : gazete
ekser : çoğunluk
fütuhat : fetihler, zaferler
has kardeşler : Üstadın çok değer verdiği ilk sıradaki talebeleri
hediye-i mâneviye : maddî olmayan, mânâya ait olan hediye
hususan : özellikle
hususî : özel
ihsan : bağış, ikram
inziva : yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama
maddî : maddeden olan
mânen : manevî olarak
men edilmek : yasak edilmek, engellenmek
mukabele : karşılık verme
mukabil : karşılık
musafaha : el sıkışma
neşriyat : yayma, yayınlama işleri
taarruz : saldırı
tarassut : gözetleme
tevahhuş etme : korkma, ürkme
umum : bütün
zaruret : zorunluluk, mecburiyet


--
 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.11.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[SUP]2[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ [SUP]1[/SUP]بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Gayet şiddetli hasta Üstadımıza mühim, resmî bir zattan bir mektup geldi. Diyor ki: “Tarihçe-i Hayat’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâvizle eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevk etmişler.”

Üstadımız da dedi ki: “Bu Tarihçe-i Hayat’ın en mühim kısmı üç defa Sebilürreşad tarafından, dört defa da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harfle neşredilmiş ve içindeki müdafaat parçaları da müteaddit mahkemelerin huzurunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medine-i Münevvere gibi hariç yerlerden bir iki âlim zâtın, izah ve teşekkür nevinden birkaç hakikatli mektupları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiçbir ciheti yok.

Saniyen: Risale-i Nur, kırk elli senede bütün ehl-i siyasetin tazyikatı altında tek başına âlem-i İslâmda harika bir tarzda neşrolduğu halde, şimdi milyonlar nâşirleri varken, değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasınlar…

Salisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur’ân’ın bir kanun-u esasiyesi olan [SUP]3[/SUP]
وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى yani, “Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes’ul olmaz, olamaz” diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risale-i Nur’la neşredildiği sebebiyle, âsayişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir mânevî zabıta hükmünde, herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binaen, Risale-i Nur eski partinin dört beş hatâsını yüz derece ziyadeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi otuz derece ziyadeleştirmemiş. Onun için umum o partinin ekserisi iktidar partisi kadar Risale-i Nur’a minnettar olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu kanun-u esasiye-i Kur’âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.
Rabian: Kat’iyen tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muhafaza edecek Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar. Kat’iyen haber aldık ki: Hariçte bazı yerde bir milyon gençler “Müsalemet-i umumiyeyi temin edecek Risale-i Nurdur” demişler. Sulh-u umumî taraftarı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale-i Nur’u tercümeye başladığını haber aldık.

Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış mânâlar verip bir iki satırına ilişseler, benim bedelime deyiniz ki: “Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezalandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var mı?”

İşte her sahifesi yirmi satır olan beş yüz sahifelik bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa, evvelâ, isim muayyen değil, orada mesuliyet yok... Şayet olsa da, sansür gibi o satır silinir. O kitabı müsadere etmek, on bin adamı hapse sokmak gibi kâinatta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi, öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın imanını kuvvetlendirdiği cihetle, yirmi bin hasene ve iyilik olduğundan, elbette o hatâyı ve seyyieyi affettirir.

Ben şiddetli hasta olmasaydım daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashih ve ıslah edersiniz. Hattâ münasip görseniz, mânen polislerin bir vazifesini gören Risale-i Nur’un âsayiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyade taraftar olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharri memuru suretinde, polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye ruhum razı değil. Onlara umumen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.

Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle, leyle-i Mirac vaktinde Mirac-ı Şerif, şuhur-u selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe-i Hayat hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. “Sadaka belâyı def eder” [SUP]4[/SUP] mealindeki hadis-i sahihin hükmüyle, Risale-i Nur Anadolu için belâları def eder bir sadaka hükmüne geçtiği, ona beraatler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def edilmesi,
ona hücum edildiği zaman belâların gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazan zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu defa da hayatımda görmediğim tahtessıfır on sekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.

Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta halinde hizmetkârına dedi: “Merak etmemeleri için berâ-yı malûmat bazı dostlara ve bazı resmî zatlara gönderirsiniz.”

Şiddetli hasta Üstadımızın

hizmetkârı


Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur.

Said Nursî

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
[SUP]2[/SUP] : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[SUP]3[/SUP] : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

[SUP]4[/SUP] : Muhammed Atfîş el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:464, hadis no: 1741.

Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
âlem-i İslâmiyet : İslâm âlemi
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma

binaen : dayanarak
ecnebî : yabancı

ehl-i siyaset : siyasetle uğraşanlar, politikacılar
ekseri : çoğunluk
eski harf : Arap alfabesi
feylesof : filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci
hadis-i sahih : sahih hadis; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru senet ve güçlü râvîlerle nakledilen hadis
hamisen : beşinci olarak
hariç : dış
hasebiyle : dolayısıyla
hasene : iyilik, sevap

hatâkâr : hatalı
ilânnâme : yazılı duyuru
hizmetkâr : hizmetçi
ıslah : düzeltme, iyileştirme

kanun-u esasiye : temel kanun, anayasal kanun
kanun-u esasiye-i Kur’âniye : Kur’ân’ın temel kanunu, hükmü
kat’iyen : kesin olarak
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen he şeyi inkâr etme
leyle-i Miraç : mübârek Mi’rac gecesi
mesuliyet : sorumluluk

minnettar : iyilik yapan birisine karşı borçluluk hissi duyan
Mirac-ı Şerif : değerli Miraç gecesi
mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
muayyen : belirlenmiş, kararlaştırılmış
mukabele : karşılık

müdafaat : savunmalar
münasip : uygun
müsadere etmek : suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması
müsalemet-i umumiye : herkesi kaplayan barış ve huzur

müteaddit : bir çok, çeşitli
müteessir olmak : etkilenmek, üzülmek
nâşir : neşreden, yayan
neşredilme/neşrolunma : yayımlanma
nevinden : türünden
rabian : dördüncü olarak
sadisen : altıncı

salisen : üçüncü olarak
saniyen : ikinci olarak
sansür : yayınlanacak bir şeyin kontrol edilmesi ve gereken düzeltmelerin yapılması

sevk etmek : yönlendirmek
seyyie : kötülük, günah
sulh-u umumî : genel barış ve huzur
suret : görünüş
şuhur-u selâse : üç aylar; Receb, Şaban ve Ramazan ayları
tahakkuk etmek : gerçekleşmek
taharri : arama, inceleme
tashih : düzeltme

tazyikat : baskılar, sıkışmalar
teessüf : eseflenme, üzülme

umum : bütün
umumen : bütünüyle

vilâyet-i şarkiye : Doğu illeri
yeni harf : Latin alfabesi
ziyadeleştirmek : artırmak, fazlalaştırmak


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.12.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[SUP]2[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ [SUP]1[/SUP]بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Muhterem Üstadımız,

Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ı cemilinize mükâfaten Cenâb-ı Hak tarafından ihsan buyurulan kudsî iman dâvânızın tahakkukunu, Risale-i Nur’un serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiş, Hakkın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak, âfâk-ı cihan Nurun parlak ziyası ile aydınlanmıştır. Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, ruhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir. Bu bakımdan minnet ve şükranlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arz ederken, asırlık ömr-ü mübareklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücadele, mücahede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ıztıraplarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve şuurunuzun, hülâsa, İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı tesir, aksettirdiği mânâ ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.

Muhterem Üstadımız, artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî dâvâyı, bu iman ve Kur’ân dâvâsını devam ettirecek istikbalin genç Said’leri yetişmiştir. İman nuru ve şuuruyla, onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyı yürütecekler ve inşaallah kıyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.

Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâd edilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe-i Hayat’ınızın Ankara’da tab edilip hitama ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zira bu Tarihçe-i Hayat, ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiğiniz imanı kurtarmak dâvânız uğrundaki mücadele ve mücahede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nur’ların telif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr malûmat vermesi bakımından büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryası daima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmi ve halâskâr olacaktır.

Size medyun-u şükranız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arz eder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadımız.

İstanbul Nur talebeleri
Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
[SUP]2[/SUP] : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


Lügatler :
âfâk-ı cihan : dünyanın etrafını saran ufuklar
aksetirme : yansıtma
arz etme : sunma, ifade etme
aziz : çok değerli, izzetli
azmetme : kararlı olma

bahşeden : ihsan eden, veren
bahtiyar : talihli, mutlu
berâ-yı malûmat : bilgi ve malûmat için, bilgi vermek için
bilhassa : özellikle

Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
derya : deniz
dua-i mübarek : mübarek dua

emel : arzu, istek
fethetme : açma
feragat : fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme

galebe : üstün gelme
haiz : sahip olma

Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
halâskâr : kurtarıcı
hâmi : koruyucu
hitam : son

hizmetkâr : hizmetçi
hülâsa : kısaca, özet olarak
ıztırap : aşırı elem, sıkıntı, ıstırap

idrak : anlama, kavrama
iftihar : övünme

ihsan : bağış, ikram, lütuf
ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
ille-i gaye : esas gaye, temel amaç
insaniyet : insanlık
inşaallah : Allah’ın izniyle
intikal : taşıma, aktarma

intişar : yayılma
intizaren : bekleyerek, gözleyerek
istikbal : gelecek
kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
kudsî : kutsal, yüce
küfür : inkâr, inançsızlık
mahrumiyet : yoksun kalma
maksad : gaye, amaç
malûmat : bilgi
meclûb : tutkun, aşırı bağlı
medyun-u şükran : teşekkür borçlu

menfâ : sürgün yeri
minnet : kendini borçlu hissetme, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etme
muazzam : azametli, çok büyük
muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
mufassal : ayrıntılı
muhabbet : sevgi
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
muvaffakiyet : başarı
mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama

mücahede-i mâneviye : mânevî mücahede, mücadele
mükâfaten : mükâfat olarak
müsterih olma : rahatlama, huzura kavuşma
müteşekkir : teşekkür eden
neşr : yayma, yayımlama

nimet : iyilik, lütuf, ihsan
ömr-ü mübarek : bereketli, hayırlı ömür
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan

saadet : mutluluk
sabr-ı cemil : güzel sabır; rıza göstererek katlanma
sadakat : bağlılık
safha : merhale, aşama
selâmet : esenlik, güven

serbestiyet : serbestlik
şuur : bilinç, anlayış

taarruz : saldırı, hücum
tab : matbaada basma

tahakkuk : gerçekleşme
taharri : arama, inceleme
tahtessıfır : sıfırın altında
takviye : güçlendirme, destekleme
tanzim : düzenleme
tatminkâr : doyurucu, ikna edici, memnun edici
telif : yazma
ulvî : yüce, büyük
vâsıl olma : varma, ulaşma
yâd edilme : anılma

zelzele : deprem, sarsıntı
ziya : ışık, aydınlık
zulmet : karanlık




--
 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.13.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Risale-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî hazretlerinin, en son defa vasiyetnâmesi hükmünde Emirdağ Lâhikası’nın sonunda derc ve neşr edilen bir beyanı ile yeni Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en son sene kaleme aldığı “Reis-i Cumhur’a ve Başvekile” diye olan bir hitabesini bu Tarihçe-i Hayat’ın sonuna ilâve ediyoruz.

Nur talebeleri Hazret-i Üstad’ın bu vasiyetnâmesinde beyan ettikleri müsbet hizmet tarzı ile “Nurları” bütün cihana karşı ilân ettiler. Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamana müteveccih müsbet hizmet telâkkisi ve envar-ı imaniyeyi akıl ve kalplere yerleştirdiler.

Hazret-i Üstad’ın hizmetinde bulunan talebeleri
Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir

Aziz kardeşlerim,

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek,
menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. [SUP]1[/SUP]
وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz” işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi; 39:7.

Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm âlemi
Aleyhisselâm : Allah selâmı onun üzerine olsun
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
aziz : çok değerli, izzetli
Başvekil : Başbakan
beyan : açıklama

Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cihad : Allah için kutsal şeyleri koruma gayret ve mücadelesi
cihad-i mânevî : ilim, fikir, dua gibi mânevi unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele
cihan : dünya

dahil : iç
dahilî : içe ait
derc edilen : yerleştirilen
Divan-i Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi

düstur : kural, prensip
envar-ı iman : iman nurları

hakikat : doğru, gerçek
hakikî : gerçek
hâricî : dışarıya ait, dış ile alâkalı
hazret : saygıdeğer; saygı maksadıyla kullanılan bir ifade
hitabe : konuşma, sesleniş
hizmet-i imaniye : imana ait hizmet

içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hâdise dayanarak hüküm çıkarma
ihlâl edici : bozucu, karıştırıcı
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
istimal edilme : kullanılma
Kur’ân-ı Hakîm : her bir âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
menfî hareket : yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış

meslek : hizmet yolu, ekolü
mezkûr : adı geçen
muamele : davranış
misal : örnek

muharebat : harpler, savaşlar
muhafaza : koruma

mukabele etmek : karşılık vermek
muvaffak etmek : başarıyı sağlamak, oluşturmak
müdde-i umumî : savcı
müellif : kitap yazan, yazar
mükellef : sorumlu, yükümlü
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış
müsbet : olumlu, yapıcı
müteveccih : yönelik, yönelmiş
neşredilen : yayınlanan
Reis-i Cumhur : Cumhurbaşkanı
şükür : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterme; Allah’a teşekkür etme
tahakküm : baskı, zorbalık

tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tecavüz : saldırı, haddi aşma
telâkki : anlama, kabul etme
terzil : rezil ve alçak gösterme
umum : bütün
vazife-i İlâhiye : Allah’a ait olan iş


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.14.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

“Biz şimdi mecburuz. [SUP]1[/SUP]
اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.

Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.
Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”
Bununla beraber zamanın ilcaatıyla zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “Zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde, şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-i tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tetkik ettiler, sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz o beraati tasdik etti. Ben de bunu dahilde âsâyişi temin için ve yüzde doksan beş mâsuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Zaruretler haramı helâl derecesine getirir.
Lügatler :
âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlem
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
azîm : büyük

beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
biçare : çaresiz
bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
câri olmak : geçerli olmak

cehennem-i mânevî : maddî olmayan cehennem
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cezb : Allah aşkıyla kendinden geçme
cihad-ı mâneviye : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele

dahil : iç
dahilde : içeride
esas : temel
fütur : usanç, gevşeklik
gayr-ı meşru : dine aykırı, helâl olmayan
hâcat-ı gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar
hâcât-ı zaruriye : zorunlu ihtiyaçlar

hakikat : doğru, gerçek
haram : Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
hariç : dış
helâl : dinen yapılmasına izin verilmiş şey

hizmet-i imaniye : iman hizmeti
hükm-ü Kur’ân : Kur’ân’ın kararı
hükmüne geçmek : bir şeyle aynı hükmü almak
icab : gerekli görülen şey
icabat : icaplar; gerekli kılınan şeyler
ihtiyar : seçme, tercih etme

ilcaat : mecbur etmeler, zorlamalar
itiyad : alışkanlık
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
kaide : kural, prensip

kanaat-i tamme : tam, kesin kanaat
kanun-u beşerî : insanların koyduğu kanunlar
kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
kat’iyen : kesinlikle

küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
Mahkeme-i Temyiz : Temyiz Mahkemesi; Yargıtay
mahrem : başkalarına karşı gizli tutulan
mahzurlu : zarar verici
maişet : geçim, yaşayış

maslahat : fayda
mâzur : özürlü, mazeretli
meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
medar olmak : sebep, dayanak olmak

men etmek : yasaklamak
menfaat : yarar

meşveret : işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi
meyil : arzu, istek, eğilim
mimsiz medeniyet : Arapça’da medeniyet kelimesinin başındaki “mim” harfinin kalkmasıyla “aşağılık” anlamında kullanılan bir deyim
muamele : davranış

muarız : karşı çıkan, karşıt
muhafaza : koruma

muhalif : aykırı, zıt, karşıt
muhkem : sağlam
mutlak : kesin

muvaffak olmak : başarılı olmak
mübah kılmak : yapılıp yapılmama konusunu serbest bırakmak
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış müsbet
: olumlu
nazara almak : dikkate almak
neş’et eden : doğan, kaynaklanan
neşir : yayma, yayılma
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
rahmeten lil’âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen
sarf etmek : harcamak
su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı
tahkirat : hakaretler, aşağılamalar
tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
tefrik edilmek : ayrılmak
tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
tevellüd eden : doğan
tiryaki : tutkun, bağımlı
usul : metot, yol

zaruret : zorunluluk, mecburiyet
zaruret-i kat’iye : zorunluluk, mecburiyet
zarurî : zorunlu, gerekli

 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.15.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

“Biz şimdi mecburuz. [SUP]1[/SUP]
اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.

Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir.”

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.

Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”
Bununla beraber zamanın ilcaatıyla zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “Zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde, şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-i tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tetkik ettiler, sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz o beraati tasdik etti. Ben de bunu dahilde âsâyişi temin için ve yüzde doksan beş mâsuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Zaruretler haramı helâl derecesine getirir.

Lügatler :
âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlem
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
azîm : büyük

beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
biçare : çaresiz
bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
câri olmak : geçerli olmak
cehennem-i mânevî : maddî olmayan cehennem
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cezb : Allah aşkıyla kendinden geçme
cihad-ı mâneviye : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele

dahil : iç
dahilde : içeride
esas : temel
fütur : usanç, gevşeklik
gayr-ı meşru : dine aykırı, helâl olmayan
hâcat-ı gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar
hâcât-ı zaruriye : zorunlu ihtiyaçlar

hakikat : doğru, gerçek
haram : Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
hariç : dış
helâl : dinen yapılmasına izin verilmiş şey

hizmet-i imaniye : iman hizmeti
hükm-ü Kur’ân : Kur’ân’ın kararı
hükmüne geçmek : bir şeyle aynı hükmü almak
icab : gerekli görülen şey
icabat : icaplar; gerekli kılınan şeyler
ihtiyar : seçme, tercih etme

ilcaat : mecbur etmeler, zorlamalar
itiyad : alışkanlık

kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
kaide : kural, prensip

kanaat-i tamme : tam, kesin kanaat
kanun-u beşerî : insanların koyduğu kanunlar
kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
kat’iyen : kesinlikle

küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
Mahkeme-i Temyiz : Temyiz Mahkemesi; Yargıtay
mahrem : başkalarına karşı gizli tutulan
mahzurlu : zarar verici
maişet : geçim, yaşayış

maslahat : fayda
mâzur : özürlü, mazeretli
meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
medar olmak : sebep, dayanak olmak

men etmek : yasaklamak
menfaat : yarar

meşveret : işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi
meyil : arzu, istek, eğilim
mimsiz medeniyet : Arapça’da medeniyet kelimesinin başındaki “mim” harfinin kalkmasıyla “aşağılık” anlamında kullanılan bir deyim
muamele : davranış

muarız : karşı çıkan, karşıt
muhafaza : koruma

muhalif : aykırı, zıt, karşıt
muhkem : sağlam
mutlak : kesin

muvaffak olmak : başarılı olmak
mübah kılmak : yapılıp yapılmama konusunu serbest bırakmak
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış müsbet
: olumlu
nazara almak : dikkate almak
neş’et eden : doğan, kaynaklanan
neşir : yayma, yayılma
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
rahmeten lil’âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen
sarf etmek : harcamak
su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı
tahkirat : hakaretler, aşağılamalar
tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
tefrik edilmek : ayrılmak
tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
tevellüd eden : doğan
tiryaki : tutkun, bağımlı
usul : metot, yol
zaruret : zorunluluk, mecburiyet

zaruret-i kat’iye : zorunluluk, mecburiyet
zarurî : zorunlu, gerekli

 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
12.16.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Üçüncü mesele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i mânevî neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’ân’ın “rahmeten lil’âlemîn” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete iman, Allah’a iman ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki, o mânevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı, yani Kur’ân’la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ân’a muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmaya başlandığı için, şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-i halde yaşanmaz. Onun için, Kur’ân-ı Hakîm, bu asırda bir mu’cize-i mâneviyesi olarak Risale-i Nur şakirtlerine bu dersi vermiş ki, küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupayı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’ân-ı Hakîmin bu dersidir ki, o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü, bir İsevi, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemâlâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

Onun için, Cenâb-ı Hakka şükür, Kur’ân-ı Hakîmin işârât-ı gaybiyesi ile, kahraman Türk ve Arap milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’âniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş.


Lügatler :
âhirete iman : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlemin varlığına iman etmek
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
Aleyhisselâm : Allah selâmı onun üzerine olsun
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cereyan : akım, hareket
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
hakikat-i hal : işin aslı, gerçeği
hâlet : durum, hâl
hayat-ı içtimaiye : toplum hayatı
hususan : özellikle
intişar : yayılma
İsevi : Hıristiyan
işârât-ı gaybiye : geleceğe veya bilinmeyen bir olaya işaretler
kabil : mümkün
kemâlât : faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
lisan-ı Türkî ve Arabî : Türkçe ve Arapça dil
medar : kaynak
mu’cize-i Kur’âniye : Kur’ân’ın mu’cizeleri
mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
muhafaza eden : koruyan
muhalefet eden : karşıt olan, aykırı
Mûsevî : Yahudi
müfrit : ifrat eden, haddini aşan, ölçüsüz ve taşkın hareket eden
münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
neşir : yayma
nev-i beşer : insanlar
nükte : ince ve derin mânâ
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
suret : şekil
şakirt : talebe, öğrenci
şükür : teşekkür etmek
tefessüh etmek : bozulmak
zındık : dinsiz


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.17.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Demek Risale-i Nur, beşeri anarşistlikten kurtarmaya bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeye, bu Kur’ân’ın kanun-u esasîlerini neşretmeye vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’ân’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta Cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü, ölüm madem öldürülmüyor. Hergün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara, hem şahsın idam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennemden on defa daha fazla dehşetli cehennem azâbı çeker. Demek o cehennem azâbını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü, herbir insan akrabasının saadetiyle mesut, azabıyla muazzep olduğu gibi Allah’ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azaplar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu mânevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var. O da Kur’ân-ı Hakîmdir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.

Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyasî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki, o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakaik-i imaniyenin dünyada bir cennet-i mâneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını ispat eden Risale-i Nur’a mümanâat etmedi, neşrine müsaadekâr davrandı, nâşirlerine de tazyikattan vazgeçti.

Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan—bazan men olduğum gibi—men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, “ehvenüşşer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil... Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.


Lügatler :
âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
azâb : büyük sıkıntı, acı
âzamüşşer : büyük zarar
beşer : insanlık
biçare : çaresiz
cennet-i mâneviye : mânevî cennet
dahil : iç
ecza : cüzler, parçalar
ehl-i iman : Allah’a ve Ondan gelen her şeye inananlar, mü’minler
ehvenüşşer : iki şerden daha az zararlı olanı
fehim : anlayış, kavrayış
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
idam-ı ebedî : bütün sevdiklerinden sonsuza kadar ayrılış; dönmemek üzere sonsuza dek yok oluş
inkâr eden : inanmayan, kabul etmeyen
itikad : inanç
izale eden : gideren, ortadan kaldıran
kanun-u esasî : temel kanun, anayasa
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
men edilmek : yasaklanmak
menfî hareket : yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış
mesut : mutlu
mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
muazzep : eziyet çeken, sıkıntı gören
mümanâat etmek : engel olmak
müsaadekâr : müsaade eden, izin veren
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış
nâşir : neşreden, yayan
neşir : basma, yayma
saadet : mutluluk
şehadet etmek : şahit olmak, tanıklık etmek
şükretmek : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterip Ona teşekkür etmek
tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
tazyikat : baskılar


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
12.18.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
Hem dahildeki cihad-ı mânevî, mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun için, ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok...

Meselâ, bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler de, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azaplarına mukabil, o biçarelerin yüzde doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere mâruz kalmaktan kurtulmaya vesile oldum ki, [SUP]1[/SUP]
وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.

Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve casusların evhamlarıyla bizi, yetmiş kişiyi mahkûm etmek için su-i fehmiyle, dikkatsizliğiyle Risale-i Nur’un bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeye çalıştığı halde, mahkemelerde ispat edildiği gibi, en ziyade hücuma mâruz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müdde-i umumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu. Dediler: “Bu müdde-i umumînin kızıdır.” O mâsumun hâtırı için o müddeîye beddua etmedi. Belki onun verdiği zahmetler, o Risale-i Nur’un, o mu’cize-i mâneviyenin intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâp etti.

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan aldığı dersin en birinci esası benlik, enaniyet, hodfuruşluğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlâs-ı hakikî ile imanın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb-ı Hakka şükür, o âzamî ihlâsı kazananların pek çok efradı meydana çıkmış. Benliğini, şan ve şerefini en küçük bir mesele-i imaniyeye feda eden çoktur. Hattâ Nurun biçare bir şakirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet-i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musafaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

Lügatler :
âzamî : çok büyük
benlik : gurur
biçare : çaresiz
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cihad-ı mânevî : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele
dahil : iç
efrad : fertler
ehl-i siyaset : siyasetle uğraşanlar, politikacılar
enaniyet : kendini beğenme, gurur
esas : şart, temel
evham : kuruntular, şüpheler
fantaziye : aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş
hodfuruşluk : kendini beğendirmeye çalışma
ihlâs/ihlâs-ı hakikî : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; gerçek samimiyet
inkılâp etmek : dönüşmek
intişar : yayılma
isabet-i nazar : göz değmesi, bakışın incitmesi
mesele-i imaniye : imana dair mesele
mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
muhbir : ihbar eden, haber veren, ajan
mukabil : karşılık
müdde-i umumî/müddeî : Cumhuriyet savcısı
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
rahmet-i İlâhiye : Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
su-i fehim : kötü anlayış
şakird : talebe, öğrenci
şekvâ : şikâyet
şükür : Allah’a karşı minnet duyma, Ona teşekkür etme
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tazyik : baskı
tezyif : alay etme, küçük düşürme
tiryakilik : bağımlılık
vecih : yön


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.19.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
“Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu. “Madem milyonlar kadar arkadaşların var; neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?”

Cevaben dedi: “Madem mesleğimiz âzamî ihlâstır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek âzamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ, harp içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine ‘Defteri çıkar’ diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin, bir nüktesini düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.”

O kardeşimize sorduk: “Bu acip ihlâsı nereden ders almışsın?”

Demiş: İki noktadan...

Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acip harbi olan Bedir Harbinde, namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumuyla beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rek’at sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadis-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harpte bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı mutlakın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh ve canımızla ittibâ ediyoruz.

İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Celcelûtiyenin çok yerlerinde ve âhirinde bir himayetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için, bir muhafız ifriti dergâh-ı İlâhîden niyaz etmiş.

İşte bu biçare, ömrü bu zamanda hodfuruşluk içinde yuvarlanan biçare kardeşiniz de, hem sebeb-i hilkat-ı âlemden, hem kahraman-ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’ân’ın esrarına ehemmiyet vermekle, harp içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.

Said Nursî
Lügatler :
acip : acayip, şaşırtıcı
âhir : son
âlem-i İslâmiyet : İslâm dünyası
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
âzamî : çok büyük
bâki : devamlı ve kalıcı
cevaben : cevap olarak
enaniyet : kendini beğenme, gurur
Fahr-i Âlem : bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.)
gaflet : dalgınlık, dikkatsizlik
hâdise-i dünyeviye : dünyaya ait hâdise, olay
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
harb : savaş
hayır : sevap
himayetçi : koruyucu
hissedar : pay sahibi
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
iktiza : gerektirme
ittibâ etmek : tabi olmak, uymak
kahraman-ı İslâm : İslâm kahramanı
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
mesele-i imaniye : imana dair mesele
muhafaza etmek : korumak
muhafız : koruyan
musafaha etmek : el sıkışmak
mücahid : cihad eden
nükte : ince ve derin mânâ
Radıyallahü Anh : “Allah ondan razı olsun”
riayet etmek : uymak, gözetmek
ruhsat : izin; asıl hükmü yerine getirmeyi zorlaştıran veya imkânsız hâle getiren bir sebep dolayısıyla ikinci derece olan hüküm; hastalık veya yolculukta oruç tutmamaya izin verilmesi gibi
sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
şerik : ortak
tasavvur : düşünme, hayal etme
üstad-ı mutlak : üstünlüğü tartışmasız olan üstad; Hz. Muhammed
 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
12.20.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE
Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

Size iki hakikati beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah dört yüz milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’ân’ın bu zamanda bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezc olmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.


Lügatler :
âhir hayat : hayatın sonu
beyan etmek : açıklamak
Birinci Harb-i Umumî : Birinci Dünya Savaşı
emare : belirti, iz
evvel : önce
hakikî : asıl, gerçek
havali : çevre, yöre
istimal : kullanma
istirahat-i umumiye : herkesi içine alan rahatlık, huzur
ittifak : birleşme, birlik
kabil-i tefrik : ayrılabilir olma, ayrılması mümkün
kıymettar : kıymetli, değerli
makbul olma : kabul görme
menfî : olumsuz, karşıt
mezc olmak : karışmak, bütünleşmek
misl : kat, derece
mücahid : cihad eden
müsalemet-i umumiye : umumî barış ortamı; herkesi içine alan barış ve huzur
müstemlekât nâzırı : sömürgeler bakanı
netice-i azîme : büyük netice
sâir : diğer
salisen : üçüncü olarak
saniyen : ikinci olarak
seciye-i fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen özellik, karakter
sukut ettirmek : düşürmek, hükümsüz kılmak
sulh : barış
suret : biçim, şekil
tahakküm : baskı, zorbalık
tehlike-i azîm : büyük tehlike
tesirat : tesirler, etkiler
uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.21.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE(DEVAMI)
Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’ân’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dârülfünun-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk.
Birinci vesilesi: Risale-i Nur’dur ki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mu’cize-i Kur’âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.
İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Câmiü’l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:
Câmiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile [SUP]1[/SUP]
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında, Medresetü’z-Zehra mânâsında, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcut iki yüz meb’ustan yüz altmış üç meb’usun imzası ile yüz elli bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
“Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız.”
Ben de cevaben dedim:
Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat’iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : “Ancak mü’minler kardeştirler.” Hucurât Sûresi, 49:10.

Lügatler :
âcizlik : güçsüzlük
âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar devam edecek olan hayat
akvam-ı İslâmiye : Müslüman kavimler, milletler
âlem-i İslâm : İslâm dünyası

an’anat : gelenekler
biçare : çaresiz
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cereyan : akım, hareket
cerh etmek : yaralamak, çürütmek

cevaben : cevap olarak
cilve : görüntü, akis
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
darülfünun : üniversite
Dârülfünun-u İslâmiye : İslâmî Üniversite

delâlet : delil olma, gösterme
ehl-i medrese : medresede ilim öğrenen ve öğretenler
ehl-i mektep : okulda ilim öğrenen ve öğretenler
ehl-i vukuf : bilirkişi
ekser : çoğunluk
emsalsiz : benzersiz

enbiya : nebiler, peygamberler
esaret : esirlik
Eski Harb-i Umumî : Birinci Dünya Savaşı
farz-ı muhal : varsayım
feylesof : filozof; felsefeci
fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen
fünun : fenler, ilimler
garp : batı
garplılaşmak : batılılaşmak
hakaik : hakikatler, esaslar
hakikat : doğru, gerçek

hakikî : gerçek
hâlet : durum, hâl
hamiyetkâr : din, aile ve vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti içinde olan
hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
helâket : mahvolma, yok oluş

hiss-i dinî : dinî his
hükemâ : felsefeciler, filozoflar
ifsat etmek : karıştırma, karışıklık çıkarma
ifsat komitesi : bozgunculuk çıkaran grup
ihtilâlci : ayaklanan, karışıklık çıkaran
inkişaf : açığa çıkma, açılma, gelişme
inşaallah : Allah dilerse, izin verirse
istibdad-ı mutlak : sınırsız baskı ve zulüm
istimdat eylemek : yardım dilemek

ittifak etmek : birleşmek
Kafkas : Kafkaslar’da yaşayan topluluk

kanun-u esasî : temel kanun, esas prensip, anayasa
kat’î : kesin

kıymetdar : kıymetli, değerli
kudsî : mukaddes, kutsal
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
kuvvet-i iman : iman gücü

lâkayt : duyarsız, ilgisiz
mâbeyn : ara
maddiyun : materyalistler; her şeyi madde ile açıklamaya çalışanlar

mazhar olmak : erişmek, nail olmak
mazlumiyet : zulme uğramışlık

meb’us : milletvekili
medrese-i umumiye : herkese açık olan medrese, okul
menfi : olumsuz, karşıt
milliyet-i hakikiye : gerçek millet, hakiki milliyet
mu’cize-i Kur’âniye : Kur’ân’ın mu’cizesi

musalâha etmek : barışmak
nazara almak : dikkate almak
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
suret : biçim, şekil

şark : doğu
tabiiyun : tabiatı yaratıcı olarak kabul edenler, materyalistler

tahsisat : tahsis edilen şeyler; belli bir şey için ayrılan para, ödenek
tasavvur : düşünce, hayal

tecerrüd etme : soyutlanma, sıyrılma
telif edilmek : yazılmak

terakki ettirme : yükseltme, yüceltme
tesirat : tesirler, etkiler
tesis : kurma, yerleştirme
uhuvvet : kardeşlik
uhuvvet-i imaniye : imandan gelen kardeşlik
uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği

ulûm-u an’ane : geleneksel ilimler
ulûm-u diniye : dinî ilimler

vilâyât-ı şarkiye : Doğu illeri
zuhur : belirme, görünme


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.22.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE(DEVAMI)
Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.

Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.”

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum.”

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler.

Râbian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kal’ası olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika’da, Avrupa’da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Said Nursî

Lügatler :
aksülâmel : ters tepki
alâkadar : alâkalı, ilgili
an’ane : gelenek
an’ane-i İslâmiye : İslâmî gelenek

azîm : büyük
dekaik : incelikler
ders-i dinî : din dersi
elzem : çok gerekli
esaret : esirlik
fâsık : günahkâr
garplılaşmak : batılılaşmak
hakaik : hakikatler, esaslar
hamiyet : din, aile ve vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti içinde olma

hamiyetkâr : din, aile ve vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti içinde olan
hissiyat : duygular, hisler
ırktaş : aynı ırktan olan

istişare : fikir sorma, danışma
lâdinî : dinsiz
meb’us : milletvekili
medâr-ı iftihar : iftihar sebebi
medrese-i İslâmiye : İslâmî medrese

mesâil-i azîme-yi siyasiye : siyasete ait büyük meseleler
mesâil-i siyasiye : siyasî konular
meslek : gidilen yol, metot
millet-i İslâmiye : İslâm milleti; Müslümanlar
minnettar etmek : mânen borçlu kılmak
misal : örnek
muallim : öğretmen
nazara almak : dikkate almak
râbian : dördüncü olarak
Reisicumhur : Cumhurbaşkanı

rey : oy
salih : dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah’ın sevgili kulu
selâmet : esenlik, güven
sulh-u umumî : genel barış; herkesi içine alan barış, huzur
Şark Üniversitesi : Doğu Üniversitesi
şark : doğu

tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği

ulûm-u diniye : dinî ilimler
ulûm-u felsefe : felsefe ilimleri
vilâyat-ı şarkiye : doğu illeri


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.1.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER

Risale-i Nur’un hariç memleketlerdeki fütuhatına kısa bir bakış

Risale-i Nur, yirminci asrın ilim ve fen seviyesine uygun müspet bir metodla akla ve kalbe hitap ederek ikna ve ispat yoluyla gittiği için, yalnız Türkiye’de değil, hariç memleketlerde de hüsn-ü kabule mazhar olmuştur. Eserler, memleketimizde yeni yazı ile matbaalarda basılmadan evvel, başta Pakistan ve Irak olmak üzere diğer İslâm memleketlerinde Arapça, Urduca, İngilizce ve Hintçe tab edilerek bütün âlem-İslâma tanıtılmış ve fevkalâde teveccühe mazhar olarak geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur.

Bediüzzaman, kırk-elli seneden beri, yalnız âlem-i İslâmda değil, bütün dünyaca tanınmış mümtaz bir şahsiyettir. Kendisi, küçük yaşından beri ilim sahasında ilzam edilmemiş olduğundan, gerek dahilde ve gerekse hariçte nazarlar üzerine çevrilmiştir. Âlem-i İslâmın ilim merkezi olan Camiü’l-Ezher, onun mertebe-i ilmini ve yüksek zekâsını Üniversite Rektörü Şeyh Bahit gibi müdakkik âlimler vasıtasıyla idrak ederken, müspet ilimlerdeki derin vukufu da bütün dünyaya yayılıyordu. Mısır matbuatında “Fatînü’l-Asr” diye tavsif edilerek hakkında makaleler neşrediliyordu. Kendisi, bundan kırk beş-elli sene önce, Şam’da, içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin kişilik muazzam bir cemaate Camiü’l-Emevîde irad ettiği mühim bir hutbede, âlem-i İslâmın geri kalış sebeplerini ve nasıl ilerleyebileceğini izah ederek, âlem-i İslâmın ittifakının ne kadar zarurî olduğunu beyan etmişti.

Bu hutbesi bütün âlem-i İslâmda hayranlıkla karşılanmış ve ilim meclislerinde ismi çok anılmaya başlanmıştır. Onun mücahede ve mücadelelerini işiten ve eserlerini okuyan binlerce kişi ona karşı büyük bir alâka duymaya başlamışlardır. Camiü’l-Ezher’in hamiyetli talebeleri bir hadis-i şerifin medar-ı evham olmuş mânâsını Üstad Bediüzzaman’dan sormuşlar ve Üstad hasta olması dolayısıyla talebeleri, Risale-i Nur’dan o meseleye müteallik mevzuları ve Üstad tarafından daha evvel o hadis dolayısıyla gelebilecek bir suale verilmiş kat’î bir cevabı bir araya getirerek göndermişler ve bu cevap gayet takdirle karşılanmıştır. Pakistan Maarif Nazır Vekili Ali Ekber Şah (şimdi Sind Üniversitesinde Rektör), Türkiye’ye geldiği zaman, Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş ve memleketimizden ayrılırken Üstad ve eserleri hakkında gençliğe bir hitabede bulunmuş ve memleketine muvasalatında da, beraberinde götürdüğü Nur Külliyatının, resmen üniversitede okutturulması ve Urducaya tercümesi için teşebbüse geçmiştir. Pakistan’da münteşir Arapça ve İngilizce gazete ve mecmualarda Üstad ve eserleri okyuculara tanıtılmış; Türkiye’deki İslâmî inkişaf, Risale-i Nur faaliyetinin bir semeresi olarak belirtilmiş, Üstad Bediüzzaman âlem-i İslâmın mânevî lideri olarak zikredilmiş ve “Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî” diye hakkında birçok makaleler yazılmıştır. Bugün Risale-i Nur, İslâm âlemince, İslâmiyete yöneltilen hücumları kıran bir sedd-i Kur’ânî olarak bilinmekte ve kabul edilmektedir.

Risale-i Nur, Avrupa, Amerika ve Afrika’da da hüsn-ü teveccühe mazhar olmuş; başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya başlanmıştır.

Bu cümleden olmak üzere, Almanya’da, Berlin Teknik Üniversite mescidine Risale-i Nur Külliyatı konulmuş ve Şarkiyat Üniversitesi İlâhiyat Bölümünde Risale-i Nur hakkında konferans tertip edilmiştir. Almanya’daki İslâmî fütuhatta Risale-i Nur’un büyük rolü olmuştur.

Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde Hafız Ali Efendi tarafından açılan dershanede Risale-i Nur dersleri de okutturulmakta ve yüzlerce Risale-i Nur talebesi yetişmektedir.

Finlandiya’da İslâm Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur neşredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadır.

Japonya ve Kore’de de Risale-i Nur’un birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore Harbi münasebetiyle Türkiye’den Kore’ye giden müteaddit Nur talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütüphanelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya’daki İslâm cemaati de Risale-i Nur’dan istifade etmeye başlamıştır.

Hindistan ve Endonezya’daki Müslümanlar da Risale-i Nur’dan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur talebesi, tanıştığı bir Hintli âlime Risale-i Nur Külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hintçeye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.

Amerika’daki Washington Camiine bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.

Irak’tan gönderilen Risale-i Nur eserleri münasebetiyle, Washington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektubu yazılmıştır.

Mezkûr beyanatımız, Risale-i Nur’un hariç memleketlerdeki inkişafının malûmatımız çevresindeki birkaç nümunesidir.

Yakında tab edilecek “Mu’cizeli Kur’ân”da, Hâfız Osman hattı aynen muhafaza edilmekle beraber, Kur’ân’ın lâfzî mu’cizeleri gösterilmiştir. Bu Kur’ân’ın, âlem-i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir.

Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur’ân’a ve dolayısıyla asrımızda onun mânevî i’câzını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.

İşte bu kısımda, Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında hariç memleketlerde intişar eden makalelerin bir kısmını, Üstada ve talebelerine gelen mektuplardan bazılarını aşağıya dercediyoruz.


Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm âlemi
beşeriyet : insanlık
beyanat : açıklamalar, izahlar
dahil : iç

dercetme : yerleştirme
ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler

emare : belirti, işaret
fatînü’l-asr : asrın en dahisi, asrın en zekisi
fen : bilim
fevkalâde : olağanüstü
fütuhat : fetihler, zaferler; Risale-i Nur’un yabancı ülkelerde tanınıp okunması ve kalpleri fethetmesi
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hamiyet : din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti
hariç memleket : dış ülke
hariç : dış

hitabe : seslenme, sesleniş, konuşma
hitap : konuşma
hutbe : konuşma, hitabe

hücum : saldırı
hüsn-ü kabul : güzel bulunma, iyi bir şekilde karşılanma

hüsn-ü teveccühe mazhar olma : büyük ilgi görme, güzel bulunma
idrak : anlayış, kavrayış
ilzam : susturma

inkişaf : ilerleme, gelişme
intişar etme : yayılma
irad etme : sunma, söyleme

İslâmî fütuhat : İslâmî fetihler; İslâmiyetin halk arasında tanınarak kalpleri fethetmesi ve Müslüman olmalarına vesile olması
İslâmî : İslâma ait

istifade : faydalanma, yararlanma
ittifak : birleşme, birliktelik
izah : açıklama

kat’î : kesin bir şekilde
külliyat : eserler bütünü; Risale-i Nur Külliyatı

lâfzî mu’cize : Kur’ân’ın lâfzına ait mu’cize; Kur’ân’ın yazı ve hat san’atıyla yazılırken farkında olmayarak “Allah” lâfızlarının alt alta gelmesi şeklinde görünen Kur’ân mu’cizesi
Maarif Nazır Vekili : Millî Eğitim Bakan Yardımcısı

makale : yazı
malûmat : bilgiler, bilinenler
mânevî i’câz : mânevî mu’cizelik; Kur’ân’ın mânâ bakımından mu’cize oluşu
matbuat : basın, medya
mazhar : erişme, nail olma

mecmua : dergi
medar-ı evham olma : kuruntu ve kuşkulara sebep olma
mertebe-i ilim : ilim mertebesi, derecesi

mevzu : bahis, konu
mezkûr : anılan, sözü geçen
mu’cize : insanların bir benzerini yapmada aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından verilen olağanüstü şey
muazzam : azametli, çok büyük
muhafaza : koruma, saklama
muvasalat : varma, ulaşma
mücadele : uğraşma, çabalama
mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama
müdakkik : dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen
mümtaz : seçkin, üstün

münteşir : yaygın
müspet ilim : pozitif ilim, ispata dayanan ilim; fizik, kimya, matematik gibi
müspet : olumlu, yapıcı

müteaddit : birçok, çeşitli
müteallik : alâkalı, ilgili
nazar : bakış, dikkat

neşr : yayma, yayım
neşretme : yayma, yayımlama

nümune : örnek, misal
risale : küçük kitap, mektup; Risale-i Nur’un her bir bölümü
sedd-i Kur’ânî : Kur’ân’ın yıkılmaz seddi
semere : meyve, netice
şahsiyet : kişilik
tab : basma
tavsif : vasıflandırma, nitelendirme

tertip : düzenleme
teşebbüs : başvurma
teveccüh : ilgi, yönelme
vukuf : etraflıca bilme, öğrenme
zarurî : zorunlu

zikredilme : anılma, belirtilme



 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
13.2.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)

Sind Üniversitesinin kıymetli dekanı Ali Ekber Ekber Şah’ın Ankara’daki bir Nur talebesine yazdığı mektup

[SUP]1[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ

Aziz, sıddık kardeşim,

Çok zamandan beri size mektup yazmadığım için özür dilerim. İnşaallah bundan sonra sık sık yazacağım. Ve sizden de sık sık yazmanızı rica ederim. Muhabbetimde hiçbir azalma yok; belki bu muhabbet daha da artıyor.

Türkçe bilmiyorum, lâkin sizin Risale-i Nur’u görüyorum ve çok beğeniyorum.

Zeban-i yâr-i men Türkî ve men Türkî nemîdânem,
Çe hûşbûde eğer bûde zebaneş der dehânem.
[SUP]2[/SUP]

Bu ne kadar iyidir ki, külliyatınızın adı da Nur’dur ve bu, nurun dâisidir. Aramızda ruhanî rabıta var. Allah’tan, bu ruhanî taallûkatlarını çok çok pâyidar etmesini dua ederim. Türkiye’de iken dostlarınızla da görüşmüştüm. Onların hallerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz; meşkûr olurum. Hazret-i Nur nasıldır? Onun hakkında yazın ve selâmlarımı ve hulûslarımı, hizmetinde olduğumuzu arzediniz. Sabir İhsanoğlu ile görüştüm ve şimdilik onunla beraber oturup Türkiye’ye ait ve sizler hakkında bahsetmekteyim. Bizler biraz daha çalışacağız ve din hizmetinde olacağız. Allah yardım etsin.

Mektuba son verirken sıhhat için dua eder, Cenâb-ı Haktan Müslümanlara emniyet vermesini yalvarırım.

Din kardeşiniz

Seyyid Ali Ekber Şah

Sind Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı

Haydarabad, Batı Pakistan


***
Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti tarafından gönderilen mektup

Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti Reisinden Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gelen bir mektup
[SUP]1[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pakistan Talebe Cemiyeti yıllık kongresi, Pakistan’ın payitahtı olan Karaşi’de Hicrî 14-15-16 Rebiülâhir 1377, Milâdî 8-9-10 Aralık 1957’de toplanacağını bildirmekle şerefyâb oluruz. İslâmiyet uğruna çalışan gençleri teşçî etmek gayesiyle, bu kongre münasebetiyle mesajınızı göndermenizi rica ederiz.

Belki semâhatli Efendimiz, Pakistan’daki Müslüman Talebe Cemiyetinin İslâmiyeti şiar edindiğini biliyorlar. Ve cihandaki müşkül meseleleri doğruca halledebilecek ancak İslâm dininin olduğuna da inanmaktadır.

Bu cemiyet, Pakistan’da en kuvvetli bir cemiyet, en sağlam bir içtimaî nizam olup, on seneden beri cihanşümul İslâmiyet fikrini ve yüksek nizamlarını talebe önünde ve topluluklarında ispat etmeye çalışmaktadır.

Ayrıca müsaadelerinizi ve lâyık olduğu şekilde bizim sizde olan ümitlerimizi boşa çıkarmayacağınızdan eminiz. Çok teşekkürler ederiz. Selâmlar.

Din kardeşiniz İbsar Alim

Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti Reisi


***
Risale-i Nur’un Pakistan’da neşriyatını yaparak pek çok kimselerin bu eserlerden istifadesini sağlayan Karaşi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir ihsanoğlu’nun bir mektubu

[SUP]1[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ [SUP]3[/SUP]بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Muhterem din kardeşlerimiz,

Kıymetli mektubunuzu aldım, çok çok teşekkürler.

Hazret-i Üstadımız Said Nursî’nin hal ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi rica ederim.

Bu ay içerisinde Hindistan’da, İslâmiyetin ve Türklerin hakikî düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk-Pakistan dostluğunun esas ve tarihi hakkında da, Karaşi’de de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. İmam adlı aylık bir gazetede, “Rusya’da Mazlûm Müslüman” başlıklı bir makale yazdım; bunu da gönderdim ve başka Urduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyete hizmet, Türk edebiyatını tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı, yazmak ve çalışmaktır…

Burada mühim bir kitap neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve Cumhuriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindanlara atmışlardı. Karaşi’de neşredilen bu makaleleri bir kitap halinde tab etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.

Bu mektubumdan sonra, size mühim bir mektup yazacağım ve bunda, niçin Üstadın İslâm dünyasının en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind-Pak Yarımadası, ne Arap ve ne de Afrika’da çıkmadığı gösterilecek.

Ey Nurcu dostlarım, Türk-Pakistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pakistan, Bağdat Paktı muahedesinde şeriktir. Yolumuz İslâmîdir; ne Arapcılık, ne İrancılık…

Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı. Bu zat 1950’de Üstadımızı görmüş. Bana çok iyi malûmat verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudiler aleyhinde yazmıştır. Bu zat, Üstada selâmlar ve talebelere dualar ediyor ve diyor ki: “Ben iki adamın tesiri altında kaldım: Biri Mevlânâ, diğeri de Said Nursî.”

M. Sabir İhsanoğlu

***
M. Sabir İhsanoğlu’nun diğer bir mektubu

Bir habere göre, Menderes Hükûmeti, âlem-i İslâmın ve dünyanın büyük mütefekkiri olan Hazret-i Üstad Said Nursî’nin çok mühim İslâmî eserleri olan Risale-i Nur’un neşri için emir vermiş. Bu haberden, Pakistanlı din yolunda çalışan adamlar büyük bir sevinç içinde kalmıştır. Bu neşir münasebetiyle, Hazret-i Said Nursî’yi, talebelerini ve Türk din kardeşlerimizi ruh u canımızla tebrik eder, milleti zulüm ve istibdat ve dinsizlikten kurtaran başta Menderes olmak üzere bütün Demokratlara teşekkür ederim.

Bu hareketten dolayı, Türk milleti aleyhinde yapılan haricî propagandalar kırılacak ve âlem-i İslâmın Türkiye’ye olan eski muhabbeti yeniden vücut bulacaktır. Ben, bir Pakistanlı Müslüman, Türkiye’ye hiç gitmedim, Said Nursî’yi görmedim. Lâkin İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinin neşrettikleri kitaplardan bazı parçaları mütalâa ederek hakikî, ruhanî bir lezzet hissettim. Ve şimdi, bu uzak diyarda bir Nur şakirdi oldum.

Ana dilim Urducada yazılmış bu gibi eserler yok. Ve Nursî gibi bir din kahramanı, Hindistan ve Pakistan’da yok. Bu bir hakikattir. Eğer bu eserler Urducaya tercüme edilirse, büyük İslâmî hizmetler olacağını ümit ediyoruz. Filhakika, komünizme karşı neşriyat yoluyla mücadele çok zarurîdir. Ve Demokratlar tüzüklerinde buna yer vermiştir. İnşaallah, bu gibi İslâmî faaliyetlerle, Türklere karşı çalışan komünistler, farmasonlar ve başkaları mahvolacak ve istikbalde Türkiye eski makamına terakki edecek… Âmin.

M. Sabir İhsanoğlu

Errabadlı

Pakistan’da bir Nur şakirdi

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Allah’ın selâmı, rahmeti üzerinize olsun.
[SUP]2[/SUP] : Dostumun lisanı Türkçe’dir, fakat ben Türkçe bilmiyorum. (Onun lisanını) bilseydim ne güzel olurdu.

[SUP]3[/SUP]: Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
Lügatler :
âgâh olma : uyanık olma; dikkat etme
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
âmin : “Allah’ım kabul eyle”

arzetme : söyleme, sunma
aziz : çok değerli, izzetli
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cihan : dünya
cihanşümul : dünya çapında, evrensel
teşçî etme : teşvik etme, cesaretlendirme

dâi : sebep
diyar : memleket

emniyet : güven
fıkra : belli bir düşünceyi anlatmak üzere kaleme alınan yazı; makale

filhakika : gerçekten, doğrusu
hakikat : doğru, gerçek
hakikî : doğru, gerçek olan
haricî : dışa ait

Hazret-i Nur : Bediüzzaman Said Nursî
hulûs : samimiyet, iyi niyet dilekleri
içtimaî : sosyal, toplumsal, topluma ait
iftihar : övünme

inşaallah : Allah izin verirse
İslâmî : İslâma ait
istibdat : baskı, zulüm
istikbal : gelecek

kızıl kâfirler : Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeye inanmayan komünist kimseler, komünistler
külliyat : eserler bütünü; Risale-i Nur Külliyatı
lâkin : ama, fakat
malûmat : bilgi
materyal : gerekli olan bilgi, malzeme

meşkûr olma : teşekkür etme
muahede : devletler arasında yapılan antlaşma
muharrir : yazar, gazeteci
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer

mücadele : uğraşma, çabalama
müşkül : zor, anlaşılması güç
mütalâa : dikkatle okuma, inceleme
mütefekkir : aydın, düşünür
neşr : yayma, yayım
neşriyat : medya, basın-yayın

nizam : düzen, kanun
pâyidar : kalıcı, sabit
payitaht : başkent
propaganda : bir düşünceyi başkalarına tanıtma, benimsetme ve yayma amacıyla söz, yazı gibi yollarla gerçekleştirilen çalışma

rabıta : bağ, alâka
Rebiülâhir : Hicrî takvimde dördüncü ay
ruh u can : ruh ve can; bütün içtenlik
ruhanî : ruha ait

semâhatli : hoşgörülü, cömert, iyiliksever
sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı
şakirt : talebe, öğrenci

şerefyâb : şeref bulan, şeref kazanan
şerik : ortak

şiâr : işaret; sembol
taallûkat : bağlar, ilişkiler
tab : basma

tebliğ : bildirme, ulaştırma
terakki : ilerleme, yükselme
vücut bulma : meydana gelme, oluşma
zarurî : zorunlu
 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.3.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
Karaşi Nur talebeleri adına yazılan bir mektup

Karaşi Nur Talebeleri
PAKİSTAN
M. Sabir İhsanoğlu, M.A. (Prev)
Department of Islamic History and Culture
University of Karachi
Islamic Republic of Pakistan


Muhterem efendim,
Aziz ve büyük Üstadımız olan Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî’nin mühim eserlerini aldım. Başka eserlerini görmemiştim. Siz bana ilk defa olarak gönderdiniz. İmtihanım çok yakın. Mayıs’tan sonra Hazret-i Üstad hakkında ve onun imanî ve Kur’ânî hizmetlerine ait makaleler yazacağım. İnşaallah, sizlere burada neşrolunan nüshalardan da göndereceğim. Maddeten sizi tanımıyorsam da, mânen tanırım. Kur’ân-ı Kerîme göre bütün Müslümanlar hakikî bir kardeş gibi... Ben size, sizin İslâmî birader ve bahusus Türkiyeli Müslüman ve Nurcu olmanız haysiyetiyle yazıyorum. Ben bir Pakistanlıyım; Türkiyeli değilim. Ana dilim Türkçe değil, fakat Nur talebesiyim. Bediüzzaman Said Nursî’yi en büyük din ve fikir adamı bilirim ve kendimi bir Nur talebesi ilân ederim. Said Nursî Hazretleri değil sizlerin, bütün İslâm gençliğinin üstadıdır. Maalesef memleketimizde Türkçe bilen yoktur; bunun için Üstadın hizmetlerine nâvâkıftırlar.

Pakistan’dan Risale-i Nur hakkında size malûmat veriyorum:
Üstad ve Türkiye hakkında malûmat çok azdır. İki yıldır biraz çalışıyorum… Pakistan, Buhara ve Birma gazetelerinde makaleler yazdım. Çok takdir edilip, benden, Türkler ve Risale-i Nur hakkında yazılar rica ettiler. Benim, evvelâ Üstad hakkında malûmatım yoktu. Bu meyanda Salih Özcan adlı bir gence, Türkiye’ye dair kitaplar göndermesi için yazdım, bana gönderdiler. Bunlardan birisi Serdengeçti idi. Bunda, Risale-i Nur hakkında bir makale gördüm. Okudum, istifade ettim ve Nur hakkında malûmat toplamaya başladım. Ben onun eserlerini okuyup yazmayı çok isterdim. O zamandan beri onun yazılarını okudum, düşündüm; o nedir? Bana malûm oldu ki: Ona karşı İslâm düşmanları dışarıda propaganda yapmışlar. Onun hakkında bugüne kadar on iki makale yazdım. Davet (Delhi), İstiklâl (Rangoon), Tasnim (Lahore), El-Münir (Layelpur), Asia (Lahore), Muslim (Dakka), İnkılâp (Karachi), Anjam ve Ceng (Karachi) ve diğer bazı gazetelerde yazmıştım.

Üstad hakkında yazılan bu makaleler, diğer dillere de tercüme edilmiştir. Bugün onu, binlerce belki milyonlarca müslim ve gayrımüslim biliyor, benden onun hakkında malûmat istiyorlar. Her gazete onun hakkında yazmak istiyor. İnşaallah, üç ay sonra bu konuda bütün enerjimle çalışacağım. Düşman-ı İslâmdan korkmuyorum. Karaşi’de Üstadın kitaplarını ve başka Türkçe kitapları topladım ve bir küçük kütüphane tesis ettim. Türkiye’den gelen bütün kitaplar buradadır.
Bu yıl “Türk-Pakistan Talebeler Birliği” adlı bir cemiyet kurmak niyetindeyiz. Nur dostlarımızdan rica ederim ki, Türk-Pakistan dostluğunun bağlarını müstahkem eylesinler; Urdu lisanı da okusunlar. Bu yarımadada yüz otuz milyon Müslümanın millî lisanı yalnız Urducadır. Bizler, burada Türkçe için çalışırız. Türkçe bilen, Sibirya’dan Arnavutluk’a kadar altmış milyon Müslüman ve Türkiye’deki yirmi beş milyon Türktür.
Nur talebesi kardeşlerime söyüyorum: “Nerede olursa olsun, siyonizme karşı mücadele etsinler.” Komünizmin icatçıları yalnız Yahudilerdir. Bugüne kadar bu komünistler, İdil-Ural, Kafkasya, Almanya, Kırım, Azerbaycan, Garbî Türkistan ve komşumuz Doğu Türkistan’ı istilâ ettiler. Altmış milyon kardeşimizin hukuku pâyimal oldu. Hindistan dahi bir emperyalisttir. Nehru ve başka Hindular, İslâmiyetin düşmanıdırlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keşmirli Müslümanları öldürtüyor. Said Nursî’ye gidip Hintli Müslümanlar hakkında söyle ki, kendi memleketinde buna karşı yazılsın. Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardır. Onu severiz, onun sıhhat ve uzun hayatı için dua ederiz. İslâm dünyasında Said Nursî’nin eşi yoktur. Mısır’da bir Hasanü’l-Benna vardı (şehit edilmiştir); Yutmizde İkbal var idi (vefat etmiştir); hâlen bir Mevdudî var. Başka büyük adamlar da vardır; lâkin Üstadımız gibi yoktur. Üstad, İslâm dünyasının cevheridir. Onun hakkında malûmat azdır. Onun eserleri Farsça, İngilizce ve Urducaya tercüme edilmemiştir. Lâkin istikbalde olacaktır. (HAŞİYE)
Üstadın kıymetli hayatı hapishanede geçmiştir. Halkçılar ona çok mezalim reva gördü. Elhamdü lillâh, bunların devr-i istibdadı gitmiş, Demokratlar gelmiştir. Biz Pakistanlılar, bunun için Menderes hükûmetinin hâmisiyiz. Eğer Demokratlar olmasaydı, ne Türk-Pakistan dostluğu olurdu, ne de Bağdat Paktı ve sizlerle taallûkat-ı imaniye...
Kusura bakma, Üstadım Hazretlerine çok çok selâmlar ve hürmetlerimi söyle, Nur dostlarıma da selâm. Üstadın büyük ve iyi fotoğrafını gönder.
Yaşasın İslâm kardeşliği ve Türk-Pakistan dostluğu.
Ev adresim: Room No. 8 Üniversity Hostel Mission Rd. Karachi
Elbâki Hüve’l-Bâki Pakistanlı Nur Şakirdi Errabadlı M. Sabir İhsanoğlu 30.3.1957

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
(HAŞİYE) : HAŞİYE Bu temenni tahakkuk etmiş ve kısa bir zaman sonra eserler tercümeye başlanmıştır.

Lügatler :
cemiyet : dernek
cevher : maden
devr-i istibdad : istibdat devri, baskı ve zulüm dönemi
düşman-ı İslâm : İslâm düşmanı
elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
emperyalist : sömürgeci
gayrımüslim : Müslüman olmayan
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
icat etme : meydana getirme, ortaya çıkarma
inşaallah : Allah izin verirse
istikbal : gelecek
istilâ : işgal etme, kuşatma
lâkin : ama, fakat
lisan : dil
malûmat : bilgi
mezalim : zulümler
müslim : Müslüman
müstahkem eyleme : güçlendirme, pekiştirme
pâyimal olma : ayak altına alınma, çiğnenme
reva görme : uygun ve lâyık görme
tahakkuk : gerçekleşme
temenni : istek, dua
tesis : kurma, yerleştirme


 

YİĞİDO

Üye
Kademeli
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.4.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
M. Sabir İhsanoğlu’nun, Türkiye’de İslamî inkişaf münasebetiyle memnuniyetini izhar eden bir mektubu
[SUP]2[/SUP]اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ [SUP]1[/SUP]بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık, muhterem kardeşlerimiz,
Dört adet mühim mektubunuzu, fotoğrafları ve Hazret-i Üstadın Sözler adlı eserini aldım. O kadar memnun oldum ki, beyan edemem. Mektubunuzda okudum ki, Türkiye’de Risale-i Nur ve İslâmiyet inkişaf ediyormuş; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karşı muarız idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakiki Müslüman olan bu Menderes, İslâmiyeti baskıdan kurtardı. Var olsun. İnşaallah Türkiye, yakında eski yüksek makamını alacaktır. Üstad ve Risale-i Nur’u neşredenler gibi mühim din adamları Türkiye’de vardır; hükûmetiniz niçin bunları İslâmî toplantıya göndermiyor? Salâhiyetli adamlar Türkiye’de çoktur. Kanaatim şudur ki, Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret-i Üstad gibi bir âlim çıkmadı. Maalesef ki, Kızıl Rusya ve kâfir Çin’den çok âlimler geliyorlar ve konferanslar vererek, gençleri yavaş yavaş fikren zehirlemektedirler. Eğer Türk milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan’da ve bütün İslâm dünyasında büyük tesirleri olacaktır.
Biz Pakistanlılar, Türkiye’yi İslâm dünyasının lideri olarak görmekteyiz.
Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz, ittihad-ı İslâm mümkün değildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve “Şarkî Türkistan’da Çin Emperyalizmi” adlı makalemi neşrettim.
Pakistan’da ne Türkçe okulu, ne kütüphanesi, ne çalışkan adamları ve sefaretinizde de Urduca bilen adam yoktur. Onlar Pakistan’ın gençleriyle temasta değildirler; Urduca neşriyatları da yoktur. Eğer bazıları onları davet etseler, iştirak etmiyorlar. Pres Ateşeliğinizde dine dair malûmat ve kitap da yoktur.
Geçen günlerde, Lâhor’da bir İslâmî müzakere oldu. Türkiye’den meşhur zatlar gelmedi. Ankara Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pakistanlıdır) İslâmiyetin aleyhinde konuştu. Bütün İslâmî dünya onu lânetlediler…

Lâkin avam gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkir etti. Sebilürreşad’a yazıyorum.
Hazret-i Üstadın müstakil adresi nedir? Hazret-i Üstada bir adet Kur’ân-ı Kerîm ve onun hakkında makaleler neşrolunan mecmuaları takdim etmek istiyorum. Hakkınızda çok makaleler yazdım. Onları toplayıp kitap şeklinde basacağım.
Her zaman Pakistan’ın mühim zatları Hazret-i Üstada ve sıhhatine dair malûmat sormaktadırlar. Bizler, buradaki Nur talebeleriyle, Hazret-i Üstadı buraya davet ederiz.

Elbâki Hüve’l-Bâki
Kardeşiniz
M. Sabir İhsanoğlu


Pakistan’ın en büyük mecmuası “Students’ Voice”da İslâm Kongresi Reisi “Zafer Afaq Ansar”ın “İslâmın Büyük Rönesansı” adlı makalesinde Risale-i Nur’un muhterem ve muazzez müellifinden şöyle bahsediyor:
Bu hareketlerin asıl merkezini, Said Nursî’nin fazla miktarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teşkil eder. Bu talebeler, Risale-i Nur talebeleri adını alır. “Bu gençler: Biz Kur’ân’ı kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz, zevki Allah’ın yolunda aramak ve İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır.
Siyonizm, komünizm, Allahsızlık gibi İslâmiyete zıt olan cereyanlara karşı mücadele etmektir.
İslâmiyeti, bütün Türk gençliğinin tam mânâsıyla benimsemesine çalışmaktır.
Türkiye’yi, her türlü tehlikeye karşı müdafaa etmektir.
Irkî ve kavmî ayrılıkları bertaraf ederek, İslâm birliğini meydana getirmektir.”
Hazret-i Üstad Nursî tarafından yazılan ve 130 kitap ve risaleden ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı bu talebeler tarafından yayılmaktadır.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
[SUP]1[/SUP] : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
[SUP]2[/SUP] : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


Lügatler
âlim : ilim sahibi
aziz : çok değerli, izzetli
fikren : düşünce olarak
Garbî : Batıya ait
hakiki : gerçek, doğru
inkişaf : açılma, gelişme
inşaallah : Allah izin verirse
iştirak : katılma
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği
izhar : gösterme
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse
lâkin : ama, fakat
lânetleme : bedduâ etme
malûmat : bilgi
muarız : karşı, karşıt, muhalif
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
müzakere : karşılıklı fikir söyleme, danışıp görüşme
neşr : yayma, yayımlama
neşriyat : yayın
Pres Ateşeliği : bir ülkenin yabancı ülkede kendini temsil için açtığı büyükelçilik bünyesinde bulunan Basın Ateşeliği
salâhiyet : yetki
sefaret : elçilik
sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı




 
Üst