Ebu Hanife (İmam A'zam) RAmimullah kimdir ?

  • Konuyu başlatan Mukeka
  • Başlangıç tarihi
Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye

Ebu Hanife (İmam A’zam) kimdir ?


Asıl adı Numan olup 80 (M.699) yılında Kufe’de doğup 150 (M.767) yılında Şaban ayının on beşinci (Berat) gecesinde Bağdat’ta vefat eden (1) ehli sünnet mezhepleri arasında yer alan Hanefi mezhebinin baş imamıdır. ‘’Hanife’’ tabiri , Hanife denilen bir yazı hokkasını devamlı yanında bulundurması sebebiyle verilmiş olduğu söylenmektedir.(2) ‘’Ebu Hanife’’ tabiri ise , Hanefi mezhebinin baş imamı,kurucusu olmasındandır.Her ne kadar mezhep kurma adına yola çıkmamış olsa da bu mezhebin baş imamıdır ve mezhep de ona izafe edilmektedir .‘Mantığın babası Aristo’dur.’ Cümlesindeki mantık ile aynı düzlemden yola çıkılarak bu ad verilmiştir.Öte yandan hokkayı yanından ayırmaması adeta çocuğu gibi sayılarak bu adın verildiğini söylemek de mümkündür.Yani ‘Hanife’ diye bir kızı ya da oğlu vardı da onun babası olduğu için böyle denilmiştir, demek ilim ile bağdaşmaz çünkü bilinen tek çocuğu Hammd’tır.(3) Farklı görüşler olmakla birlikte kendisinin Türk veya Fars’lı olması baskın görüştür.(4) Hatip Bağdadi “Sahih olan onun hapisteyken öldüğüdür.” demiştir. (5) Ebu Hanife’nin hapisten çıktıktan sonra, zehirlenerek öldürüldüğü hususunda da rivayetler vardır.(6) Küfe ehlinin en fakihi Hz. Ali ile Abdullah b. Mes’ûd’dur. Bu ikisinin en fakih öğrencileri Alkame’dir. Alkame’nin öğrencilerinin en fakihi de ibrahim en-Nehaî’dir. İbrahim’in öğrencilerinin en fakihi Hammâd, Hammâd’ın öğrencilerinin en fakihi de Ebû Hanife’dir. Ebû Hanife’nin öğrencilerinin en fakihi ise Ebû Yusuf’dur. Ebû Yusuf’un öğrencileri her tarafa yayılmıştır. Bunların içinde en fakih olan Muhammed b. Hasan’dır. Muhammed’in öğrencilerinin en fakihi ise Ebû Abdullah eş-Şâfii’dir.” (7)



Eserleri

Kitapların ona aidiyeti ihtilaflı bir konudur. Fıkhu’l Ekber’in ona ait olmasında baskın görüş varken (8) diğer kitapların ona aidiyeti konusunda büyük ihtilaf vardır.Bununla birlikte şu kitapları yazdığı veya yazdırdığı ifade edilmiştir ;

1- el-Fıkhu’l-Ekber

Akait ilmine dair yazılmıştır. Ehl-i sünnetin görüşlerini özetlemiştir. Goldziher olmak üzere bazı şarkiyatçılar bu eserin Ebu Hanife’ye nispetini sahih görmezlerse de kitabın ona ait olduğunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir. (9)

“Bu fikirler İmamı Âzam’a değil, söylendiği gibi, onun baş düşmanlarından biri olan Buharî’ye ait fikirlerdir.” (10)

Prof.Dr.Y.Nuri ÖZTÜRK’ün bu görüşü baştan aşağı hatalıdır.Nitekim Buhari ‘İman , kavl ve fiildir,artar ve eksilir’ demiştir.(11) Oysa Fıkhu’l Ekber’de ‘İman eksilmez ve artmaz.’ Diye yazılıdır.(12) Ortadaki çelişki açık olduğundan bu kitabın Buhari’ye aidiyeti söz konusu değildir.

2- el-Fıkhu’l-Ebsat

Akaidle ilgili olup oğlu Hammâd ile talebeleri Ebû Yûsuf ve Ebû Mutî’ el-Belhî tarafından rivayet edilmiştir. (13)

3- el-Alim ve’l-Müteallim. Akaitle ilgilidir.Soru cevap tarzındadır.

4- Risale ilâ Osman el-Bettî.Akaid konularında kendisine yöneltilen bazı itham ve iddialara cevap vermektedir.

5- el-Vasiyye.Akait konularını işler.12 madde olarak vasiyette bulunmuştur.

6- el-Vasıyye (oğlu Hammad’a)

7- Müsnedü Ebi Hanife (Ebu Yusufu’n rivayetiyle)

Öğrencileri tarafından Ebu Hanife’den rivayet edilen hadisleri -diğer bir ifadeyle Ebu Hanife’nin ictihatlarında delil olarak kullandığı hadisleri- ihtiva eden eserdir. (14)

8- el-Kasîdetü’n- Nu’mâniyye. Hz. Peygamber için yazdığı na’t olup basılmıştır. (15)

9- Maksut.Medreselerde Bina adlı kitaptan sonra okutulan sarf kitabıdır.



İmam Azam hakkında hadis var mıdır ?



Muhaddis Suyuti: ‘’Ebu Hanife peygamber efendimiz tarafından hadisle müjdelenmiştir.’’ Demiştir.Ayrıca Suyuti ‘’ هَذَا الْحَدِيثُ الَّذِي رَوَاهُ الشَّيْخَانِ أَصْلٌ صَحِيحٌ يُعْتَمَدُ عَلَيْهِ فِي الْإِشَارَةِ لِأَبِي حَنِيفَةَ / Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bu hadisler,Ebu Hanife’ye işaret etmektedir.’’ Demiştir. (16)



İlgili hadis metni

“İman Süreyya yıldızına çıksa, Farisoğullarından biri elbette alıp getirir.”(17)

Ebu Hanife’nin sahih hadise ve dolayısı ile delile çok önem verirdi.Bunun açık tezahürü şu söylemidir ;

قال الإمام أبو حنيفة رحمه الله : (إِذا صح الحديث فهو مذهبي) وقال : ( لا يحل لأحد أن يأخذ بقولنا ما لم يعلم من أين أخذناه)

‘’İmam Ebu Hanife şöyle demiştir : ‘’Hadis sahih olunca o benim mezhebimdir. (yani ben sahih hadis varken farklı bir görüş ileri sürmem.) ve tekrar dedi ki ,Kimseye bizim görüşlerimizin nereye dayandığını bilmeden almak helal değildir.’’(18)



Ebu Hanife’nin tabiinden olup olmayışı

Hafız İbn Kesîr :’’Dört imam içinde en önce vefat Ebu Hanife’dir. Sahabe dönemine yetişmiş ve Enes b. Malik’i görmüştür. Başka sahabileri gördüğü de söylenmiştir. Bazı ilim adamları onun yedi sahabiyi gördüğünü söylemişlerdir.’’ (19)



Suyuti , el-Taberi el-Makri el-Şafii’nin Ebu Hanife’nin tabiinden olduğuna dair bir risale yazdığını haber verir.İlgili kitapta ‘’Ebu Hanife’nin 7 sahabi ile görüştüğü’’ yazılmış ve ‘Enes’ten üç hadis rivayet ettiği’ de kayda alınmıştır.Hatib ise bu rivayetin sahih olmadığı görüşündedir.İbn Hacer,Ebu Hanife’nin sahabeden bir guruba ulaştığını söylemiştir.Bu sahabiler arasında Enes b. Malik vardır.(20)

Ebu Maşer Cüz’ünde Ebu Hanife rivayetleri olarak çeşitli rivayetler sunar.Bunlar arasında ‘Her Müslüman üzerine ilim talep etmek farzdır.’(21) Ve ‘ Hayra delalet ettiren onu yapan gibidir.’(22) Hadisleri vardır.

Suyuti , ilk rivayetin senedinde yer alan ‘Ahmet b.Muhammed b.Salt’ibni’l Muğallis’in cerh edildiğini belirtir.(23) Nevevi , ‘Fetvalar’ında bu hadisin manası sahih olsa da senet yönünden zayıf olduğunu ifade etmiştir.Hafız Mizzi ise bu hadisin bir çok farklı tariki olduğunu ve toplamda hasen rütbesine ulaştığını ifade eder.Suyuti bu görüşlerden sonra kendi görüşünün ‘Bana göre bu hadis sahih mertebesine çıkmıştır.Ben bu hadisin 50’ye yakın tarikini buldum.’der.

İkinci hadis de sahihtir.Sahabi topluluğundan bu hadis rivayet edilmiştir.Hadisin farklı rivayeti Müslim’de مَنْ دَلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلَهُ مِثْلُ أَجْرِ فَاعِلِهِ lafzı ile geçmektedir. (24) Sonuç olarak iki hadis de sahihtir.(25)



Ebu Hanife’yi Cerh Ve Tadil Edenler

Cerh , luğatta yaralamak anlamındadır.Hadis ıstılahında ise bir ravinin rivayetinin sağlam olmadığını/zayıf olduğunu ifade eden terimdir.Ta’dil kelimesiyse rivayetinin sağlam olduğunu,kabul edilmesi gerektiğini ifade eder.

Raviler hakkındaki cerh ve ta’dil işlemi, esas itibariyle hadis alimlerinin içtihadına dayanmaktadır.Bu yüzden herkesin vardığı sonuç aynı olmayabilir. Bu konuda bir alimin neler dediğine bakalım ; “Buhari ve Müslim , başka hadis alimlerince cerh edilmiş pek çok ravinin rivayetine yer vermiştir.Çünkü ravilerin durumu, alimlerin onlar hakkındaki içtihatlarına bağlıdır. Birinin şart olarak ileri sürdüğünü diğeri reddeder.Dolayısı ile herkesin vardığı sonuç aynı olmayabilir.’’ (26)



Ebu Hanife’yi ta’dil edenler /güvenilir ravidir diyenler

1- Ebu Ca’fer Muhammed el-Bâkır

2- Hammad b. Ebî Süleyman

3- Mis’ar b. Kidam

4- Eyyüb es-Sahtiyânî

5- A’meş

6- Şu’be,

7- Süfyan es-Sevrî

8- Muğîre b. Miksem

9- Süfyan b. Uyeyne

10- Hasen b. Salih b. Hayy

11- Said b. Ebî Arûbe

12- Hammad b. Zeyd

13- Şerik el-Kâdî

14- İbn Şübrüme

15- Yahya b. Saîd el-Kattan

16- Abdullah b. Mübarek

17- Kasım b. Maan

18- Hucr b. Abdilcebbar

19- Züheyr b. Muaviye

20- İbn Cüreyc

21- Abdürrezzak

22- Şafii

23- Veki’ b. Cerrah

24- Fadl b. Musa

25- Halid el-Vâsıtî

26- İsa b. Yunus

27- Abdulhamid el-Hımmânî

28- Ma’mer b. Râşid

29- Nadr b. Muhammed

30- Yunus b. İshak

31- İsrail b. Yunus

32- Züfer b. Hüzeyl

33- Osman el-Bettî

34- Cerîr b. Abdulhamîd

35- Ebu Mukatil Hafs b. Müslim

36- Ebu Yusuf el-Kâdî

37- Selim b. Salim el-Belhî

38- Yahya b. Âdem

39-Yezid b. Harun

40- İbn Ebî Rezme

41- Said b. Salim el-Kaddah

42- Şeddad b. Hakim

43- Hârice b. Mus’ab

44- Halef b. Eyyub

45- Ebu Abdirrahman el-Mukrî

46- Muhammed b. es-Sâib

47- Hasen b. ‘Umâre

48- Ebu Nuaym Fadl b. Dukeyn

49- Hakem b. Hişam

50- Yezid b. Zeri’

51- Abdullah b. Davud el-Hureybî

52- Muhammed b. Fudayl

53- Zekeriyya b. Ebî Zaide

54- Yahya b. Zekeriyya b. Ebî Zaide

55- Zâide b. Kudâme,

56- Yahya b. Maîn

57- Malik b. Miğvel

58- Ebu Bekir b. Ayyaş

59- Ebu Halid el-Ahmer

60- Kays b. er-Rebi1

61- Ebu Kasım en-Nebil

62- Muhammed b. Câbir

63- Abdullah b. Musa

64- el-Asma’î

65- Şakîk el-Belhî

66- Ali b. Asım

67- Yahya b. Nasr

68- Celaleddin Suyuti (27)



Cerh ve ta’dil imamlarından biri olan Yahya b. Ma’în , Ebu Hanife’yi açık bir şekilde ta’dil etmiş ve şöyle demiştir : “O sikaydı/güvenilirdi.Sadece ezberlediği hadisi rivayet eder, ezberinde olmayanı rivayet etmezdi.” (28)



Hadisçilerin Ebu Hanife’ye hücumda aşırı gittiklerini ifade eden İbn Maîn, “Ebu Hanife yalan söyler miydi?” diyenlere karşılık,

“O böyle şeylerden uzak, şerefli bir kimseydi.” demiş ve Ebu Hanife’nin hadiste doğru söyleyenlerden (sâdık) olduğunu ifade etmiştir.(29)



Yahya b. Ma’în’in, Ebu Hanife hakkındaki ta’dilini zikreden Ebu Gudde, Buhari’nin, Müslim’in, Ebu Davud’un, Ahmed b. Hanbel’in ve Ebu Hâtim’in şeyhi olan bu cerh ve ta’dil imamının, zaman ve mekân olarak yakınlık, ashabı ile içli dışlı olma ve onlardan rivayette bulunma itibariyle Ebu Hanife’yi diğerlerinden çok daha iyi tanıyacağını belirterek kendi düşüncesini şöyle ifade eder: “Bu konuda, Ebu Hanife’nin vefatından asır veya asırlar sonra doğmuş Buhari ve ona tabi olanların sözü değil, İbn Maîn’in sözü geçerlidir. Yahya b. Maîn konuştuğu zaman Buhari, Müslim, Nesâî, İbn Adiyy, Dârekutni ve diğerleri susar. Çünkü bunların hepsi, İbn Maîn’in rical konusunda emsalsiz olduğuna şahittik etmişlerdir.” (30)

İmam Kadı Kudat Taceddin es-Subki eş-Şafii Cem’ul Cevami’ adlı usulu fıkıh kitabının sonlarında (31) şöyle demiştir :’’Biz inanıyoruz ki; Ebu Hanife,İmam Malik,İmam Şafii ve A.B.Hanbel,Süfyan,Evzai,İshak b. Rahuye , İbn Cerir ve diğer Müslüman imamlar (önder alimler) , akait ve diğer ilimlerde Allah’ın hidayeti üzerinedirler.’’ (32)

Münekkit alimler ile önde gelen muhaddisler onun hadis öğrenmeye önem verdiğini, bu amaçla yolculuklara çıktığını ve bu uğurda nice sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını anlatmışlardır.(33)

Hafız Hatîb Târîhu Bağdât’ında Ebu Mutî’den de şunu nakletmektedir: “Ebû Hanife bize şunu anlattı: Emîrulmüminîn Ebû Ca’fer’in huzuruna girdim. Bana “Ebû Hanife! İlmi kimlerden aldın?” diye sordu. Ben de “Hammâd vasıtasıyla İbrahim en-Nehaî’den aldım. O da Ömer b. el-Hattâb, Ali b.Ebî Tâlib, Abdullah b.Mes’ûd ile Abdullah b.Abbas’ın öğrencilerinden almış.”dedim. Ebû Ca’fer “Bravo, aferin Ebû Hanife.Öğrendiklerini iyi ve mübarek insanlara dayandırarak sağlam bilgi almışsın.” Dedi.(34)

Ebu Cafer Şirazi , Şakik Belhi’den ‘’Ebu Hanife insanların en alimiydi.’’ Sözünü aktarır. (35)

Abdullah İbn Mübarek şöyle demiştir :’’ Küfe’ye gidip buranın en bilgini kimdir diye sordum.Hepsi birden İmam Ebu Hanife cevabını verdi.’’ (36)



Ebu Hanife’yi Cerhedenler

Ebu Hanife düşmanlığının sebepleri nelerdir ?



1-Ebu Hanife’nin , ameli imandan bir cüz olarak görmeyişi bir sebepti.Oysa İmam Buhari böyle düşünmüyordu.Ona göre iman ‘söz ve fiildi.’ (37)

2-‘’Kur’an mahluktur/yaratılmıştır.’’ sözünü ona isnat etmek ve böylece ona kafirlik suçlaması yapmak. A.B.Hanbel’in dediği gibi ‘Kur’an Allah’ın ilmindendir ve Allah’ın ilmi mahluk değildir.’’ Kur’an mahluk değildir.Konu ile ilgili iki yön vardır ; 1-Ebu Hanife’nin muradı ,Kur’an Allah’ın ilminde Allah ile kaimdir ve bu mahluk değildir.2-Şuan Mushaflarda yazılı olan,dillerde okunan ve zihinlerde ezberlenmiş olan ise mahluktur çünkü bu,mürekkep ve kağıt ile oluşmuştur ki bunlar mahluktur.Böylece Ebu Hanife’ye ikinci düşünceyi çarpıtarak yakıştırdılar,iftira attılar.Oysa o , bu düşünceye karşıydı. (38)

3-Diğer sebep de sıfatlar meselesidir.Sahih olmaktan uzak olan bir takım haberler rivayet edilmiştir.Bu haberlere göre Ebu Hanife alemlerin ilahını cisim olarak görmüştür. (39)

4- Tehânevî ,Ebu Hanife’ye yöneltilen cerhlerin neredeyse tamamının sebebi , neye dayandığı açıklanmadığını ifade ederken (40) İbn Abdilber bunun sebebini beyan etmiştir; “Ebu Hanife’den rivayette bulunarak onun güvenilir olduğunu söyleyenler ve onu methedenler, onun aleyhinde konuşanlardan daha çoktur. Hadisçilerden onun aleyhinde konuşanlarsa çoğunlukla onu reye (ictihada) dalmakla, kıyasla ve irca ile ayıplamıştır.Hadisçiler Ebu Hanife’yi kötülemek konusunda ileri git-tiler ve haddi aştılar.” (41)

5- Buhari , Nuaym b. Hammad’ın çağdaşıydı ve onun Ebu Hanife hakkında hikayeler uydurduğunu,bunların yalan olduğunu ileri sürmüştü.Belki de Buhari’nin Ebu Hanife’ye karşı olan bu tutumunun sebebi buydu.(42)

6-Abdul Fettah Ebu Ğudde diyor ki :’’ Bana öyle geliyor ki asıl sebep şudur ; Buhari hadis ve eser ağırlıklı bir fakihtir.Böylece ondan ‘iman,kavl ve ameldir.’diye rivayet edilmiştir.Ebu Hanife ise rey ve fıkıh ağırlıklı bir muhaddistir.Bu yüzden ondan ‘iman,kavl ve ameldir.’ görüşü değil de ‘İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdiktir. Görüşü aktarılmıştır.’ (43) A.B.Hanbel’in dediği gibi İmam Şafii gelip ara buluculuk yapana dek ehli rey ile ehli hadis arasında lanetleşme söz konusu olmuştur. (44)

7- Sahih hadise karşıydı iddiası.



Cerh edenler

1-Ca’fer b. Muhammed es-Sâdık (Ö. 148)

Ebu Hanife’nin hocalarındandır.Önceleri onu tadil etmiş sonra ise cerh etmiştir.Sebep olarak fazlaca rey ediyor oluşunu göstermiştir.(45)

2-Evzâî (Ö. 157)

Sahih hadise muhalefet ettiğini iddia etmiştir. Evzâî ile Ebu Hanife ve öğrencileri arasında ilmi çekişmeler olmuştur;

“es-Siyerü’s-Sağîr” isimli kitabın İmam Muhammed (Ebu Hanife’nin öğrencisi) tarafından yazıldığını duyduğunda ;

“Iraklılar nerede, bu konuda bir kitap yazmak nerede (!)” diyerek onları küçümsemiştir.(46)

İmam Muhammed Evzai’nin bu sözünü duyunca kızar ve cevap olarak “es-Siyerü’l-Kebîr’i” tasnif eder.(47)

Ebu Hanife sünnete karşı mıydı ? Ebu Hanife’nin geride bıraktığı eserlere bakmak gerekir.Ondan kaldığı kesin olan eserlerin başında öğrencileri gelir.Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in kitapları sünnete karşı nasıl bir tavır sergilemiştir ?Konuyla ilgili bir örnek vermekle yetineceğiz ;

Ebu Yusuf demiştir ki: “Bir kimse diğeri aleyhine dava açsa ve delil getirse, Ebu Hanife bu konuda şöyle der: (Davacı için) şahitlerin yanı sıra bir de yemin etmeniz gerekli değildir çünkü Resulullah (s.a.v.) den bize: “İspat edici delil (beyyine) getirmek davacıya, yemin ise iddiayı reddedene düşer.” (48) hadisi ulaşmıştır. Allah’ın Resulünün davacı üzerine koymadığı bir yükümlülüğü biz koyamayız.Ayrıca Ebu Hanife’ye nispet edilen Vasiyye ve Fıkhu’l Ekber’in hadis içeriyor oluşu,Ebu Hanife’nin hadise karşı olmadığını göstermektedir.Kaldı ki hadise,sünnete karşı olan birini milyonlarca insan takip eder mi ?

3-Süfyân Sevrî (Ö. 161)

Sevri’nin de Ebu Hanife’yi cerh ettiği çeşitli kitaplarda yazılmıştır lakin bu haberler güvenilir değildir.Güvenilir olan haber,onun Ebu Hanife’yi tadil edişidir.Nitekim Sevri şöyle demiştir : ‘’O,yer yüzü ehlinin en iyi fıkıh bilginidir.’’ (49)

4- Kadı Şerik b. Abdillah (Ö. 177)

Şerik’e sorulur. Ebu Hanife’yi niçin tövbeye çağırdınız ? Şerik: “Küfürden ötürü.” der. (50) Tarihu Bağdat’ta yer alan bu rivayet, Kevseri tarafından senet ve metin yönünden tenkit edilmiştir çünkü Şerik, Ebu Hanife’nin vefatından 5 yıl sonra Küfe kadılığına getirilmiştir.Bu durumda kadı olarak onu tövbeye davet etmesi imkansızdır.

5- Mâlik b. Enes (Ö. 179)

Bir rivayette İmam Malik,Ebu Hanife’yi kastederek: “Dinde hile yaptı.” Demiştir. (51)

Muvatta şarihi Baci bu tür rivayetlerin sahih olmadığını yazmıştır. Malik’in, Ebu Hanife’nin ashabından olan Abdullah b. Mübarek’e karşı gösterdiği ikram ve hürmet meşhurdur. (52)

7- Muhammed b. İdris eş-Şâfii (Ö. 204)

“Ebu Hanife’nin reyini sihirbazın ipine benzetiyorum. Şöyle çekersen sarı, böyle çekersen yeşil gelir.” Bu ve benzeri pek çok söz İmam Şafii’ye atfedilmiştir lakin bu sözlerin aslı yoktur.Nitekim Şafii , fıkıh konusunda herkesi Ebu Hanife’nin çocuğu saymıştır.Böylesine bir övgüde bulunan birinin aynı zamanda ona böyle yakışıksız sözler söylemesi çelişki olurdu.İmam Şafii şöyle demiştir ;

الناس في الفقه عيال على أبي حنيفة

“İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife’ye muhtaçtır./ennasu fil fikhi iyalun ala ebi hanife” (53)

8- İbn Ebî Şeybe (Ö. 235)

Ebu Hanife’nin 125 hadise muhalif olduğunu ifade etmiştir.Musannef’inde

’’İmam Azam’a reddiye kitabı/Kitabu’l Red ala Ebi Hanife’’ başlığını kullanmıştır.(54)

Muhammed Zahit el-Kevserî, İbn Ebi Şeybe’ye reddiye yazmıştır.(55) Kevseri ,müctehitlerin seçim yaptığını ve çeşitli rivayetler içinden Ebu Hanife’nin seçim yaptığını ifade etmiştir.Bir başka müctehit de Ebu Hanife’nin tercih dışı gördüğü hadisleri tercih etmiştir.Bu seçimlerin müçtehide göre farklı olması onların hadise muhalif olduklarına hükmetmeyi gerektirmez. Zira bunlar ictihadî meselelerdir.Kesinlik arz etmez.

Ebi Şeybe, Ebu Hanife söylemediği halde bazı şeyleri ona isnad etmiştir.Ebi Şeybe”Ebu Hanife’nin, namazlar kazaya kalınca ne ezan okunur ne de kamet getirilir.” dediğini naklederek, hadise muhalefet ettiğini belirtir. Halbuki İmam Muhammed’in Asâr’ında kaza namazının gerekli olduğu yazılıdır.”Biz bunu kabul ederiz, Ebu Hanife’nin görüşü de budur.” demiştir.

9- Ahmed b. Hanbel (Ö. 241)

Ahmed b. Hanbel “ehl-i reyden hadis rivayet olunmaz.” demiştir. (56)

10- Buhârî (Ö. 256) Ebu Hanife’nin mürcieye mensup olduğunu, rey ve hadisinin dikkate alınmayacağını ifade etmiştir. (57)

“Süfyânı Sevrî’nin yanında idim. Ebu Hanife’nin ölüm haberi geldi. Süfyân: “Elhamdülillah! O İslâmı ilmek ilmek çözen birisiydi. İslamda ondan daha uğursuz biri doğmamıştır.” Dedi. (58) Süfyan’dan nakledilen bu haberi tenkit eden Kevseri, Sevrî’nin böylesine bir cümle kurmuş olması düşünülemez der ve senette bulunan Nuaym b. Hammad’ın varlığının, bu haberin reddi için yeterli olduğunu belirtir. (59) Çünkü Nuaym, Ebu Hanife’yi kusurlu gösteren hikâyeler uydurmakla itham edilmiştir. (60) Nitekim ona göre, Buhari’nin Ebu Hanife’ye cephe alışının başlıca sebebi onun, Nuaym b. Hammad’la olan arkadaşlığıdır. Bu yüzden Buhari, Nuaym’ın Ebu Hanife’ye karşı gösterdiği şiddetli taassuptan etkilenmiştir. (61)

İbn Haldun der ki:

“Bazı aşırı gidenler ve hasetçiler, müçtehitlerden bazılarının hadis bilgisinin yeterli olmadığını ve bu yüzden rivayetlerinin az olduğunu söylerler. Büyük imamlar hakkında böyle bir kuruntuya mahal yoktur. Çünkü şeriat, kitap ve sünnetten alınır. Hadisten yeteri kadar nasibi olmayanın, dini sahih asıllarından ve ahkamı onu tebliğ edenden almak için, hadis talebi ve rivayetinde ciddî ve bu konuda süratli olması gerektiğinde şüphe yoktur. Rivayeti az olanlar, haberlerdeki bazı ta’nlar ve tariklerindeki bazı illetler yüzünden rivayeti azaltmışlardır… İmam Ebu Hanife de rivayet ve tahammülünde gösterdiği şiddet ve titizlik yüzünden az rivayet etmiştir. Rivayeti az olduğu için hadisi de az olmuştur. Haşa, hadis rivayetini kasten terk etmemiştir. Mezhebinin, hadis imamları arasında itimat edilir bir mezhep oluşu, rivayetleri ret ve kabul yönünden, onun değerlendirmesine itibar edilmesi, onun hadis ilminde büyük müçtehitlerden olduğuna delalet eder.” (62)

Buhari’nin şeyhlerinden Yahya b. Adem: “Numan, beldesinin bütün hadislerini topladı. Peygamber (s.a.v.) den ne alındıysa sonuna kadar inceledi” demiştir. (63)

11- Müslim b. Haccac

12- Ebu Zur’a er-Râzî

13- İbn Kuteybe

14- Nesâî

15- Ukaylî

16- İbn Ebî Hatim er-Râzî

17- İbn Hıbban

18- İbnAdiyy

19- Dârekutnî

20- Ebu Nuaym el-Isfahânî

21- Beyhakî

22- Hatîb Bağdadî

“Hatib’in sözlerine aldanma. Zira onda Ebu Hanife, Ahmed ve ashabı gibi bir grup ulemaya karşı aşırı asabiyet vardır. Her yönden bunlara hücumda bulunmuştur.”(64)

23- Cüveynî

Rivayete göre Cüveyni şöyle demiştir : ‘’Hadis alimlerinin Ebu Hanife’ye bakışı aşikardır.Onların bu bakışının temelinde ,Ebu Hanife’nin fazlaca kıyas yapması ve böylece haddi aşması yer alır.’’

Allame Suyuti cevaben ‘’ Ebu Hanife’nin kıyası, kıyas edilen ile kendisine kıyas yapılan (mukisun aleyh)arasındaki alaka ile kaimdir.Bu anlayış doğaldır ve bu kıyas kişiyi hadden çıkarmaz.(65)

Rivayete göre Cüveyni ‘’Ebu Hanife’nin ictihatları kitaba , sünnete , eserlere ve imamların icmasına aykırıdır.’’ Demiştir.

Allame Suyuti cevaben ‘’Cüveyni’nin bu görüşünde olmaktan Allah korusun.Böyle bir şeyin mümkün olması imkansızdır.Hangi usule aykırıymış?Şüphe yok ki Ebu Hanife’nin usulu kitap,sünnet,icma ve kıyastır. Ümmetin icması Ebu Hanife’nin alim bir adam olduğunu,insanların arasında Allah’ın indirdiği ile hüküm verdiğini tekit eder.Ona karşı yapılan bu ithamın esası yoktur.Cüveyni böyle dememiştir. ‘’ der.(66)

24- Gazâlî

“Ebu Hanife,müçtehit değildir çünkü lügat (Arapça) bilmiyordu. O, hadisleri de bilmiyordu. Bu yüzden zayıf hadisleri kabul edecek, sahihleri reddedecek kadar cüretkârdı. Bizatihi anlayış sahibi biri de değildi, fakat akıllı geçinirdi.” Gazali,bu cümleleri kurarken kendi mezhep imamımın onun hakkında söylediği “insanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin çocuklarıdır.” Sözünü unutmuş olmalıdır.(67) Gazali’nin daha sonra bu düşüncesinden döndüğü anlaşılmaktadır.Nitekim , İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinde Ebu Hanife’den övgüyle bahsetmektedir.(68)

25- İbnü’l -Cevzî

26- Fahreddîn Râzî

İbn Hibban “Kitabu’l-Mecrûhîn” adlı eserinde Ebu Hanife aleyhinde şöyle demiştir: ‘’Hadis bilgisi zayıf ve rivayet ettiği 130 hadisin 120’sindeki hata etmiştir.’’ (69) Muhakkik Abdul Fettah Ebu Ğudde , İbn Hibban’ın bu sözlerine karşı çıkmış ve İbn Hibban’ın bu sözlerinin hatalı olduğunu beyan etmiştir. (70) Muhakkik Abdul Fettah Ebu Ğudde şöyle demiştir:’’Buhari,Ukayli,İbn Hibban,Hatib,İbn Cevzi gibi, küçük bir grup Ebu Hanife’yi dini konusunda itham ettiler. Ebu Hanife’nin şeriati ve sahibini hafife aldığını iddia ettiler.’’ (71)



Elbani’nin Ebu Hanife’ye karşı tutumu

Elbâni, yoldan saparak Ebu Hanife’ye saldırmıştır. Onun hafızası ve ilmi hakkında konuşmaya başlamış, zayıf biri olduğu iftirasında bulunarak hafıza zayıflığıyla suçlamış, zabt ve ezberlemesinin olmadığını iddia etmiştir.

“Yıldız doğduğunda her belde halkından afetler uzak tutulur.” hadisini değerlendirirken şöyle demiştir:“Bu hadis zayıftır. Bu isnadın ricali sikadır ancak Ebû Hanife fıkıhta çok yüksek bir konumda bulunmasına rağmen Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Adiy ve diğer hadis imamları onu hafızası açısından zayıf kabul etmiştir. Bu nedenle İbn Hacer Takrîb’de onun terceme-i halini verirken sadece ‘meşhur bir fakihtir.’ demiştir.’’ (72)

Elbânî’ye sormak durumundayız: Ebû Hanife, İbn Hacer (İbn Hacer el-Askalani’nin tutumunu herkes önemsemektedir çünkü hadis alanında otoritedir.) nezdinde zayıf biri olarak kabul ediliyorsa, o zaman niye zayıf biri olduğunu dile getirmedi de “meşhur bir fakihtir.” demekle yetindi? Oysa Takrîb’in mukaddimesinde şöyle bir açıklaması vardır: “Ben bu kitabımdaki her bir şahıs için, haklarında söylenen en doğru ve en adil değerlendirmeyi kapsayan hükmü en veciz ifade ve işaretlerle vereceğim.” Elbânî herhangi bir usul kitabında “meşhur bir fakihtir.” sözünün ‘zayıf biridir.’ anlamında kullanıldığını gösteren açık bir ifade veya imaya rastladıysa bunu bizlere göstersin.

Ravinin fakihlik ve meşhur biri olarak takdim edilmesi, acaba onun zayıflığına ve terk edildiğine mi delalet eder, yoksa onu tanınmazlık ve kapalılık durumundan şöhrete ve tanınıp bilinmeye mi çıkarır? Ayrıca bu tanınma ve şöhret onun ilmini ve azametini ifade etmez mi?Oysa Hz. Peygamberden şöyle bir sahih hadis gelmektedir: “مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ /Allah bir kulu için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (73) Fıkıhtan sonra istenip talep edilecek başka bir hayır var mı? Elbânî’nin “İbn Hacer Takrîb’de onun hakkında sadece ‘meşhur bir fakihtir.’Demiştir .’’ sözüne gelince, bu sadece bir iftira ve yalandır!

Hafız İbn Hacer eserin iki yerinde Ebû Hanife’nin imam olduğunu dile getirmiştir. Takrîb’in künyeler bölümünde “Ebû Hanife Numan b. Sabit. Meşhur imam” derken, Nûn harfinde de “Numan b. Sabit el-Kûfî. Ebû Hanife. İmam. Aslen Farslı olduğu söylenmiştir. Keza Teym Oğullarının mevlâsı (onların himayesinde) olduğu da söylenmistir. Meşhur bir fakihtir. Altıncı tabakadandır. Sahih olan görüşe göre, 150 yılında 70 yaşında vefat etmiştir.” der

Cerh tadil kitaplarında bir insan hakkında yalın ifadeyle ‘imam’ denir ve bu kelime başka bir kelimeyle kayıtlandırılmazsa, bunun anlamı şudur: İmam, bir ravinin güvenilir olduğunu belirtmede kullanılan ifadelerin en üstünüdür ve sika, mutkin, sebt, adi gibi güvenilir olduğunu belirten sözlerden daha yukarı bir dereceyi gösterir.Ancak, insan büyük imamlar hakkında konuşmaya başladığı zaman, üzerine gazap iner ve aklı başından giderek her şeyi birbirine karıştırır… (74)

Ey mutaassıb Elbânî! Gözlerini açıp da bir bak: Eşsiz insanlardan biri olan, İbn Uyeyne’nin hocası, güvenilir, doğru, zâhid, âbid, emin İnsan Hureybî ne demektedir: Ebû Hanife’nin aleyhinde konuşan insanlar hasetçilerle cahillerdir. Bu hasetçi ve cahillerin İmam hakkında söylediklerine sakın kanma.Elbânî akıl sahibi kimselerden olmuş olsa, burada onun için ibret alınacak bir durum vardır.

İbn Maîn, Ebû Hanife için ‘güvenilir bir insandı. Sadece ezberlediği hadisleri naklederdi, ezberlemediklerini nakletmezdi’ demiş, İbn Hacer de bunu nakledip katılmış ve tenkit etmemiştir. Bu durumda, nasıl olur da İbn Hacer, Ebü Hanife muhaliflerinin cerhedici ifadelerinin tesirinde kalmıştır sanılabilir? Elbânî’ye ne oluyor da bu açık ve net ifadeyi kavrayamıyor? Onun bu sözü görüp anlamasına mani olan tek şey, Ebû Hanife’ye karşı olan taassubu ve derin kinidir.(75)



İmam Buhari (Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin Muğire el-Buhari) , Ebu Hanife için ne demiştir ?



a- Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail el-Buhari , İmam Ebu Hanife hakkında kötü konuştu ve onu cerh etti. (76)

Buhari şöyle demiştir ; ‘’İmam Azam iki defa küfürden/kafirlikten tövbe etmeye/dönmeye çağrılmıştır.İslam dünyasında ondan daha şerli biri doğmamıştır.’’(77)





b- ‘’Ebu Hanife hadiste kavi/güvenilir değildir.’’ (78)

c- İmam Buhari , İmam Azam için dipnotta belirtildiğine göre şöyle demiştir :’’ İmam Azam Mürcie mezhebindendi.’’ (79)

d- İmam Buhari , Sahih’inde yaklaşık 25 konunun ardından ilgili bapların tercümesinde

‘’ قال بعض الناس /İnsanlardan biri dedi / bazı insanlar dedi…’’ diye yazmıştır.İspatlanamamasına rağmen bu yazılarının tamamında ‘insanın biri’nden kastın Ebu Hanife olduğu kanısı meşhur olmuştur.Buhari’nin bu tutumu kesindir lakin bu tabirinden kimi kast ettiği kesin değildir. (80)



İmam Muhammed Enver Şah Keşmiri , Feyzu’l Bari ala Sahih’l Buhari adlı eserinde (81) ‘Bazı insanlar’ diye geçen her tabir ile Buhari , Ebu Hanife’yi kast etmemiştir.Bazı insanlar tabirinden kimi zaman Şafii’yi kimi zaman İsa b. Eban kimi zaman Muhammed b.Hasan,Züfer b.Hüzeyl’i kast edilmiş olmalıdır.Ayrıca Buhari’nin bu yazısı , onları reddettiği anlamına da gelmiyor.Nitekim bazen de ‘bazı insanlar…’ dedikten sonra onların görüşünü kabul ediyordu.’

Keşmiri’nin El Örfü’ş-şezî’de belirttiğine göre 22 yerde Buhari ‘Bazı insanlar…’ tabirini kullanmıştır. Abdul Fettah Ebu Ğudde ilgili konunun bir numaralı dipnotunda bu konuda tereddüt olduğunu ifade etmiş ve diğer görüşleri sıralamıştır; 22,24,25 kez Buhari’nin bu sözü kullandığı söylenmiştir.Bunlar ilgili kitapta tek tek sayılmıştır.(82)

Biz bu tabirlerin nerede geçtiğine dair bir kaç örnek vermekle yetineceğiz ;

1-Buhari,el-Camiu’s Sahih,Kitabu’z Zekat’ta demiştir.

2- Buhari,el-Camiu’s Sahih,Kitabu’l hibe’de 2 kez demiştir.

3- Buhari,el-Camiu’s Sahih,Kitabu’ş Şehadat’ta demiştir.

4- Buhari,el-Camiu’s Sahih,Kitabu’l Vasaya’da 3 kez demiştir.

5- Buhari,el-Camiu’s Sahih,Kitabu’t Talak’ın Lian babında demiştir.



Buhari’nin ‘Bazı insanlar’ tabiri ile kendisiyle yanı görüşü paylaşmayanları ifade etmiştir.Bundan ne anlamalıyız ?

Buhari ve benzerleri müctehittir.Onların , diğer müctehitleri taklit etmesi gerekmez çünkü müctehit olmak taklit yerine ictihat edip kendi görüşüyle amel etmenin yolunu açar.Hepside hak dairesi içerisindedir.İsabet ettiler veya hata ettiler ama sonuçta onlar ictihat ettiler.(83)

Keşmiri ,Feyzul Bari’de (84)İmam Buhari’nin , Hanefi fıkhı ile pek çok konuda aynı görüşe sahip olduğunu ifade eder.Keşmiri , birisi ‘Buhari’nin Hanefiler ile aynı görüşü paylaştığı konular , muhalet ettiği konulardan daha fazladır dese yalan söylemiş olmaz.’ Der.Aynı görüşlere örnek olarak şunları verebiliriz ;

a- Temizlik : Köpeğin artığı , muvalat (abdeste ard arda yıkamanın gerekli olup olmayışı) ,meninin necis oluşu ;

b –Namaz : Tekbirin gerekli oluşu,namazda iftitah tekbiri,vitir vaciptir,vitir 3 rekattır.Küsüf (güneş tutulma) namazında tek ruku vardır.İki namazın cem edilmesi…(85)



Hatib el-Bağdadi’ye ait olan ‘Tarihu Bağdat’taki rivayetler ve bunlara cevaplar



1-İddia: Ebu Hanife Hıristiyan bir babadan doğdu.

Cevap

Bu rivayetin senedinde yer alan ‘Osman b.Seid’ rivayeti kabul görmeyen bir kişidir.Ebu Hanife de babası da İslam üzere doğmuştur.Asla dedeleri arasında Hıristiyan olarak bilinen birisi yoktur. (86)



2-İddia: Ebu Hanife Nahiv/Arap grameri bilmezdi.

Cevap

Bu rivayetin senedinde geçen İbrahim el-Harbi’nin ‘Ebu Hanife ilk başta nahiv öğrenmek istiyordu.’ Demesi ,bu rivayetin merdut olmasına yeterli delildir nitekim bu zat 285 yılında vefat etmiştir.Yani aynı çağda yaşamadıklarından dolayı Ebu Hanife’nin böyle dediğini, bir başkasından değil de direk kendisinden duyduğunu iddia etmesi kabul edilemez.Dolayısı ile bu rivayet maktu’dur.Maktu haber onların görüşüne göre merduttur.(87)



3-İddia : وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ ‘’… namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur.’’ (88)

لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ ‘’ İnananların, imanlarını kat kat artırmaları için…’’ (89) Ebu Hanife bu iki ayeti inkar ederek kafir olmuştur çünkü o , imanın artmayacağını ve eksilmeyeceğini iddia etmiştir.Ayrıca namazın Allah’ın dininden olmadığını iddia etmiştir.

Cevap : Ebu Hanife , ameli imanın aslî rükünlerinden görmezdi.İman , kesin bir inançtır.Bu yüzden noksanlığı ve ziyadeliği kabul etmez. Bu görüş,ehli sünnetin cumhurunun/çoğunluğunun görüşüdür. (90) Buna da ‘el-İmanu en tumine billah../İman ,Allah’a inançtır.’ Hadisine dayandırmıştır.(91)



4-İddia: ‘’Ebu Bekir Sıddık ile Şeytan’ın imanı birdir,aynıdır.İblis de Ebu Bekir (r.anh) da ‘Ya Rabbi/Ey Rabbim.’ Demiştir.’’

Cevap : Bu iddianın senedinde yer alan Fezari bu sözünden dönmüştür.İbn Ebi Hatim’in el-Cerh ve’t Ta’dil kitabına bakılabilir.İbn Sa’d’in Tabakatu’l Kübra’sında belirttiği gibi ‘’Fezari hadis konusunda çok hata yapardı.’’ Aynı durumu İbn Kuteybe de el-Mearif’te belirtmiştir.(92)



5-İddia: Ebu Hanife’ye soruldu ; Babasını öldürüp annesi ile evlenen ve babasının başında şarap içen adam hakkında ne dersin ?Ebu Hanife dediki o kişi mümindir.Ebu Hanifenin bu açıklamasının ardından orada bulunan önde gelen imamlar şöyle dedi: İbn Ebi Leyla , Ebu Hanife için ‘Sonsuza dek senin şehadetini kabul etmeyeceğim.’ Süfyanı Sevri de Ebu Hanife için ‘Seninle ebedi olarak konuşmayacağım.’ Hasan b.Salih de ‘Yüzüm senin yüzüne haramdır.Ebedi olarak senin yüzüne bakmayacağım.’

Cevap :

Bu rivayetin senedinde bulunan Tahir b. Muhammed meçhuldür.(Bu durum,bu rivayetin kesinlik arz etmeyeceğine delildir.) Diğer ravi Veki’ ise Ebu Hanife’nin arkadaşlarındandır.Bu konuda böyle kötü bir söz aktarması sahih değildir ancak bası beyinsizler o demiş gibi bunu aktarmıştır.Bu rivayet sabit değildir,yapaydır.Sonra mümin helal saymadıkça büyük günah işlese de ehli sünentin itikadına göre iman dairesinden çıkmaz,mümin olmaya devam eder.(93)



6-İddia: Ebu Hanife şöyle demiştir :’’Cehm b. Safvan’ın eşi bize gelip kadınlarımızı edeplendirdi.’’

Cevap

Bu rivayetin reddine dair şunu söylemek yeterli olur ‘ Bu rivayetin senedinde Zünbur adlı kişi var.Bu kişi hakkında İmam Buhari ‘zâhibul’l-hadîs/Hadisleri zayıftır’ demiştir.Nesai ‘Sika/güvenilir değil’ demiştir.Ebu Hatim ‘Metruk’ demiştir.Bu haberde inkita (raviler arası kopukluk) , mektrukül hadis ve meçhul raviler vardır.Ali b. Usman ile Zünbur görüşmemiştir. (94)



7-İddia: Kur’an mahluktur diyen ilk kişi Ebu Hanife’dir.

Cevap

Herkesin bildiği gibi bu sözü ilk söyleyen kişi Ca’d b.Dirhem’dir.Sonra Cehm b.Safvan sonra Bişr b.ğiyas’tır.İbn Ebi Hatim’in Kitabu’r Red ale’l Cehmiyye kitabında ve Alkai’nin Şerhu’s Sünne’sinde ve diğer kitaplarda bu belirtilmiştir. (95)



8-İddia: İslam’da Ebu Hanife Deccalinden daya büyük fitne bilmiyorum.

Cevap

Senette geçen Ebu Mufazzal Şeybani’nin yalanına dair hadis kritikçileri arasında ittifak vardır.(96)



9-İddia: Evzai dedi ki ; ‘’Müslümanlar içerisinde Ebu Hanife’den daha fazla dine zarar veren biri doğmadı.’’

Cevap

Bu haberin senedinde Muhammed b. Kesir var.Ahmet gerçekten de onu zayıf görmüştür. Ebu Hatim ise ben onu sika/ güvenilir olarak görmüyorum demiştir.Böylece bu rivayet gözden düşmüştür.(97)



10-İddia: Malik b. Enes (Maliki mezhebinin baş imamı), Ebu Hanife’yi dinsiz ilan etmiştir.

Cevap

Aynı şekilde bu rivayetin içerisinde yer alan raviler sika/güvenilir değildir.Ayrıca el-Baci , Muvatta şerhi Münteka’da ‘Malik , fukaha hakkında asla hiçbir şey dememiştir.’ Der.(98)



11-İddia: İmam Şafii , Ebu Hanife’nin eshabının kitaplarına baktım orada 130 yapraklık bilgi gördüm.80 sayfası kitap ve sünnete zıttı.Ebu Muhammed ‘Çünkü dayandıkları asıl hatalıydı.’ Dedi.

Cevap

Bu söz kesinlikle İmam Şafii’ye ait değildir.Öyle ya

الناس في الفقه عيال على أبي حنيفة

“İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife’ye muhtaçtırlar./ennasu fil fikhi iyalun ala ebi hanife” (99)

böyle dediği sabit olan birinin ‘Kur’an ve sünnete muhalifti.’ Demesi çelişik ifade olurdu.Öte yandan Hatib’in kendi kitabında İmam Şafii’nin Ebu Hanife için ‘Fıkıhta en güvenilir insandı.’ Böyle dediği yazılıdır. (100) Hatib , kitabını yazarken kritik yapmadan,sadece yazmıştır.



12-İddia: A.B.Hanbel’e Ebu Hanife sorulduğunda onun Müslümanların en kötüsü olduğunu söyledi.

Cevap

Hatib burada A.B.Hanbel’den 6 rivayette bulunmuştur.Rivayetlerde inkita ve meçhul ravi durumu vardır.A.B.Hanbel , Ebu Hanife hakkında böyle şeyler söylememiştir.Nitekim belirtildiği üzere ‘A.B.Hanbel çok az konuda Ebu Hanife’nin kitaplarına muhalif görüş sergilemiştir.O kadar muhalif görüş Şafii ve diğerlerinde de vardır.Her imamın bir birine zıt görüşleri vardır.125 konuda A.B.Hanbel , Ebu Hanife’nin görüşleriyle aynı kanıdadır.(101) Şerhu Muhtasarı Ravza’da ,Hanbeliler’in Usulu’nde Hanbeli alim şöyle denilmiştir: ‘’Allah’a yemin olsun ki ben Ebu Hanife’nin kendisine yapılan ithamlardan beri olduğunu görüyorum.O ancak açık deliller ile ictihat yapmıştır.Delilleri insanların elinde mevcuttur.Doğru ictihat yaptı ise 2 ecir , hatalı ise tek ecir almıştır. (102) Kendisine dil uzatanlar ya hasetlerinden ya da ictihat alanındaki cahilliklerinden bunu yapmıştır.İmam Ahmet , Ebu Hanife’yi meth etmiş,onun hakkında güzel konuşmuştur,sahih olan budur.(103)



13-İddia: Ebu Hanife , zina ve faizi helal görürdü.

Cevap

Bu haberin senedi hezayan doludur. Muhammed b. Nasr b.Ahmet b.Nasr b.Malik el-Kati’i , bu çok yalancıdır.Yalancı olduğu Hatib’in Tarihu’l Bağdat’ında da geçmektedir. (104) Zaten ilginç olan da yalancı olduğunu yazdığı birinin rivayetini aktarmasıdır! Senette geçen diğer ravi Halid b.Yezid b.Ebi Malik el-Dımaşki de yalancı ravidir.Nesai ve A.B.Hanbel sika değil demiştir.Nitekim Zehebi Mizan’da ‘Hatib’in ,böyle asılsız senetleri aktarırken aklı ve dini neredeydi?’ demiştir. (105)



14-İddia: Ebu Hanife’ye imamlar lanet ederdi.

Cevap

Tam metin ‘’Kanet’il eimmetu tel’anu eba felanin ala haze’l minberi ve eşara ila minberi dımaşk.’’ Asıl metin burada bitti.Gerisi yorumdur.Yani bu sözden kastın Ebu Hanife olduğuna dair bir delil yok,asıl sözde Ebu Hanife geçmiyor.’’Sonra biri dedi ki (falancadan kasıt) o Ebu Hanife’dir.’’ Asıl metinde Ebu Hanife geçmemektedir.Hiç bir delil olmadan kast edilen kişinin Ebu Hanife olduğu ileri sürüldü.Orada asıl lanet edilen kişi Ali b. Ebi Talib (kerramellahu vecheh) idi.Bu laneti yasaklayan,durduran kişi Ömer b. Abdül Aziz (r.anh)’ dir. Öte yandan Ali b. Ebi Talib’e lanet ediliyorsa varsayalım ki Ebu Hanife’ye de lanet edildi.Ne çıkar ? (106)



15-İddia: Ebu Hanife Yahudi’dir.

Cevap

Bu rivayetin senedinde yer alan raviler güvenilir değildir.Darif b. Abdullah el Mevsili zayıftır.Darekutni zayıf demiştir. (107)



İbn Hacer el- Heytemî şöyle demiştir: “Bil ki Hatîb, böyle davranmakla Ebu Hanife’nin mertebesini düşürmek, ona bir noksanlık izafe etmek amacını gütmemiştir. Bunun delili Ebu Hanife’yi methedenlere öncelik vermesi ve bu rivayetleri, daha öncekilerde görülmeyen şekilde çoğaltmış olmasıdır. Bir kimse hakkında söylenen her şeyi toplamak tarihçilerin âdetlerindendir.

Ebu Hanife aleyhindeki rivayetlerin isnatlarında yer alan ravilerin genellikle cerh edilmiş veya meçhul olduğunu belirterek: “Bu kabil rivayetlerle herhangi bir Müslüman’ın namus ve şerefine tecavüz icmaen caiz değilken, nasıl olur da Müslümanların imamlarından bir imama tecavüz caiz olur?” (108)



Ebu Hanife hadis ilmini ne kadar bilirdi ?

Ebû Davud, Tirmizî, Hâkim, Beyhakî, İbn Abdilber, İbnu’l-Kayyım ve İbn Kesîr gibi hadis tenkidinde mütehassıs olan alimler, İmam Ebû Hanife’nin cerh-tadil, hadislerin sıhhatini ve illetini tespitte diğer münekkit hadis alimleri gibi sözüne itibar edilen meşhur hadis imamlarından biri olduğunu kabul etmiştir.(109)



Ebû Hanife şöyle demiştir : “Câbir el-Cu’fî’den daha yalancı, Atâ’dan da daha faziletli birini görmedim.” Ebû Saîd es-Sağânî Ebû Hanife’nin yanına varıp “Sufyânu’s-Sevrî’den hadis alma hususunda ne dersiniz?” diye sordu. O da şu cevabı verdi: “Ondan yaz. Çünkü o sika bir kimsedir. Ancak, İbn İshak’ın Hâris’ten naklettikleriyle Cabir el-Cu’fî’nin hadislerini alma.” İmam Şafii’nin de şöyle dediği söylenir: “Haram b. Osman’dan rivayet etmek haramdır.” (110)

Ebu Davut Sicistani : “Allah Mâlik’e rahmet etsin. O imamdı. Allah Şafiî’ye rahmet etsin. O da imamdı. Allah Ebû Hanife’ye rahmet etsin. O da imamdı.’’(111)



Tirmizi : “Bu konuyu anlayamayan bazı kimseler raviler hakkında konuşan hadisçileri ayıplamışlardır. Oysa tabiîn imamlarından birçoğunun raviler hakkında değerlendirmelerde bulunduğunu görmekteyiz. Örneğin, Hasan Basrî ile Tâvûs, Ma’bed el-Cuhenî hakkında konuşmuşlardır. Keza Saîd b. Cubeyr, Talk b. Habîb hakkında, İbrahim en-Nehaî ile Âmir eş-Şa’bî de Haris el-A’ver hakkında konuşmuşlardır.



Eyyûb es-Sehtiyânî, Abdullah b. Avn, Süleyman et-Teymî, Şu’be b. el-Haccâc, Sufyan es-Sevrî, Mâlik b. Enes, Evzâî, Abdullah b. Mübarek, Yahya b. Saîd el-Kattân, Vekî’ b. el-Cerrâh, Abdurrahman b. Mehdî ile diğer ilim erbabının raviler hakkında değerlendirmelerde bulundukları ve onları zayıf gördükleri rivayet edilmiştir.En iyisini Allah bilir, bize göre onları böyle davranmaya sevk eden şey müslümanlara nasihat etme, doğruyu gösterme düşüncesidir. Yoksa bundan, insanları suçlamayı ve gıybetlerini yapmayı amaçladıkları sanılmasın.’’ (112)



Şemsu’l eimme Serahsî Usûlu’l-Fıkh’ında şöyle demektedir: “İmam Ebû Hanife kendi döneminde hadisi en iyi bilen insandı. Ravinin hadisi hakkıyla zabtetmiş olma şartını aradığından dolayı naklettiği hadisler az olmuştur.” (113)

Kâsâni de, Bedâiu’s-Sanâi’ adlı eserinde şöyle demektedir: “Ebu Hanife hadis sarraflarından idi. Onun takip ettiği metot şuydu: Haberleri vahid de olsalar kıyasa tercih ederdi. Aradığı şart ravinin adil olması, bu yönünün açıkça bilinmesiydi.” (114)

Suyuti: Kitabını tanıtırken şöyle diyen Suyuti , “Hadis hafızlarını içeren ‘Tabakâtu’l-Huffâz’ adlı bu kitap, Nebevî ilmi taşıyan, adil kabul edilmiş, ravilerin güvenilir veya zayıf kabul edilmesinde keza hadislerin zayıf veya sahih sayılmasında değerlendirmelerine müracaat edilen kişilere yönelik bir çalışmadır…” sonra Tabakâtu’l-Huffâz adlı eserinde Ebû Hanife’yi zikretmiştir. (115) Hadis ilmi ile tüm dünyada tanınan Hafız Suyuti, Ebu Hanife’yi o kitabından zikretmesi , Ebu Hanife’nin hadis alanındaki konumunu gösterir.



Acluni:



Ebû Hanife hafız, hüccet ve fakih bir insandı. Çok hadis rivayet etmemişti çünkü ravilerle, hadis alımıyla, rivayetlerin kabulüyle ilgili koyduğu şartlar ağırdı.Ebû Hanife’nin, bu işin üstadı olduğu, büyük ilim merkezlerindeki imamlarından keza hadis hafızlarının önde gelenlerinden biri olduğu bir gerçektir. Hadis ilmiyle meşgul olan bir insanın Ebû Hanife’yi bilmemesi düşünülemez. O, ravilerin güvenilir veya zayıf kabul edilmesinde, hadislerin sahih veya zayıf diye değerlendirilmesinde görüşlerine müracaat edilen zevattandır. O Kitap ve sünneti en iyi bilenlerden biridir. (116)



Zehebî: Sahabe döneminin sonuna doğru ravileri cerh eden ilk insanları şöyle sıralar;

1- Şa’bî.

2- İbn Sîrîn ve diğerleri.

3- Ebû Hanife “Cabir el-Cu’fî’den daha yalancı birini görmedim” dedi.

4- A’meş bir gurup ravinin zayıf, diğer bir gurubun da güvenilir olduğunu belirtti.

5- Şu’be bazı ravileri tenkid etti.

6- Malik de aynı şeyi yaptı.” (117)



Sehâvi: Hafız İbn Hacer’in öğrencisi Abdurrahman es-Sehâvî şöyle demektedir;

“Zehebî’nin belirttiği gibi, sahabeden bir topluluk rical tenkidinde bulundu. Bunlardan sonra Şu’be, İbn Şîrîn gibi tabiînden bazı insanlar rical tenkidinde bulundular. Ancak tabiîn içinde bu işi yapan insan sayısı fazla değildi. Çünkü hadisleri alınan zevat içinde zayıf raviler azdı. Zira o dönemdeki ravilerin çoğu adil sahabilerdi. Birinci asır geçip ikinci asır girince, yüzyılın başlarında, tabiînin orta yaş gurubundan bir gurup ravi zayıf kabul edildi. Bunlar hadisleri almalarındaki ve zabtetmeîerindeki kusurlarından dolayı zayıf sayıldılar. Bunların mevkuf hadisi merfu olarak naklettiklerini, çok defa aradaki raviyi atlayarak Hz. Peygamberden direk hadis rivayet ettiklerini, bunun yanında bir takım hatalarının daha olduğunu görürsünüz. Ebû Harun el-Abdî bunlardan biridir.

Tabiînin döneminin sonu olan hicri 150’ye doğru, imamlardan bir topluluk ravilerin güvenilir veya zayıf oldukları hususunda değerlendirmelerde bulunmaya başladılar, örneğin Ebû Hanife şöyle dedi: “Cabir el-Cu’fî’den daha yalancı birini görmedim.” A’meş de bir gurup raviyi zayıf olarak değerlendirdi, bir gurubun da güvenilir olduğu-nu söyledi. Şu’be de ravileri o derece inceliyor ve titiz davranıyordu ki, neredeyse sika olmayan hiç kimseden hadis rivayet etmiyordu. Malik de böyleydi.” (118)



Hafız Abdulkadir Kureşî : “İmam Ebû Hanife’nin cerh-tadildeki tespitlerine itibar edilir. Bu ilmin bilginleri onun bu alandaki değerlendirmelerini almışlar ve uygulamışlardır. Tıpkı İmam Ahmed, Buhârî, İbn Maîn, İbnu’l-Medînî ve diğer bu işin üstadı olan kimselerden aldıkları gibi. (119)

İbn Hibbân: Ebu Hanife şöyle demiştir : “Karşılaştığım kimseler içinde Atâ’dan daha faziletli birini görmedim. Keza karşılaştığım kimseler için Cabir el-Cu’fî’den daha yalancı birini görmedim. Kendi reyime göre söylediğim her meselede bana bir hadis zikretti. Ayrıca iddiasına göre, yanında henüz aktarmadığı şu kadar bin hadis varmış.” bu sebepten ötürü Ebû Hanife Cabir el-Cu’fî’yi cerh ediyor ve yalancı biri olduğunu söylüyordu.” (120)



Sünnetin Kısımları Ve Ona Uymanın Hükmü

Hanefi usulcülere göre sünnet, iki çeşittir:

  1. Uyulması hidayet, terki dalalet olan sünnet (Sünnetü’1-Hüdâ/Müekket ve ğayri müekket sünnet)
  2. Uyulması güzel, terki mubah olan sünnet ki o da Sünnetü’z-Zevâittir. (121) Ebu Hanife, zayıf hadisin reyden evlâ olduğu görüşündedir.(122)
Ebu Hanife ve öğrencileri hadisleri tercihe ederken şunları kriter olarak görürdü ;

1-Kur’an’a uygunluk.

Bir rivayet Kur’an’a ters ise Ebu Hanife onu kabul etmezdi.Örnek :

Ebû Mukâtil (öğrenci): “Mümin zina edince, başından gömleğinin çıkarıldığı gibi, imanı da çıkarılır, sonra tövbe edince iman kendisine iade edilir.” (123) hadisini rivayet eden kimseler için ne dersiniz? Eğer tasdik ederseniz Haricîlerin (Ameli imandan cüz gören ve büyük günah işleyenin kâfir olduğunu iddia eden bir mezheptir.) prensiplerini kabul etmiş olursunuz. Onların görüşlerinden şüphe ederseniz, Haricîlerin prensiplerinde de şüpheye düşmüş ve ifade ettiğiniz haktan rücû’ etmiş olursunuz. Eğer, râvilerin sözünü tekzip edecek olursanız, onlar da sizi Hz. Peygamber’in sözünü yalanlamış olmakla suçlarlar. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’e ulaşıncaya kadar, bu hadisi muteber kişilerden nakletmişlerdir.

Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum,” diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz. Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın Resulünü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz. Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri kendiliğinden uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir: “Eğer peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik. Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.” (124) Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir. Çünkü Allah; Kur’ân-ı Kerîm’de “Zina eden kadın ve erkek..” (125) ayetinde zina eden erkek ve zina eden kadından iman vasfını nefyetmemiştir (kaldırmamıştır). Keza, “Sizden fuhşu irtikap edenlerin her ikisini de..” (126) ayetinde Allah “sizden” kaydı ile Yahudi ve Hıristiyanları değil, Müslümanları kastetmektedir. O halde Kur’ân-ı Kerim’in hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye râcidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik, onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz. Keza Hz. Peygamber’in, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine, Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mâni olmadığına şahitlik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Allah’ın emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın söylemediği hiçbir şeyi de, Allah’a isnat etmemiştir. Bunun için Allah Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (127) buyurmaktadır. (128)

2- Akla uygunluk.

3- İnsana verilen değer

4- Maslahata uygun olanı tercih.

5- Maksada uygun olanı tercih.

6- Örfe uygunluk.

7- Zamanla ortaya çıkan gelişmeleri dikkate alış. (129)



Sonuç

Ebu Hanife dindardı.Hadisleri kabul ederdi.Büyük hadis alimi,fıkıh alimi ve akait alimiydi.Hakkındaki suçlamaların tamamı hatalıdır. Kendisine karşı ciddi suçlamalar olsa da alimlerin çoğunluğu tarafından övülmüştür.Hakkındaki suçlamaların ‘rivayet zincirlerinin kimisinde zayıflık kimisinde asılsızlık’ söz konusudur.

_________________

DİPNOTLAR

1-DİA,C.10,S.131;Bağdadî,Tarihu Bağdat,13,330; İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s.191-246,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb; Ravzu’l Ezher fi Fıkhi’l Ekber,s.6,Daru Beşairu’l İslam,1.Baskı,1998,Beyrut;Vehbe Süleyman ,Ebu Hanife el-Numan imam eimmeyi fukaha,s. 47,5.Baskı,1993,Daru’l Kalem,Beyrut; Ebu Zehra,Ebu Hanife,s.14,Daru’l Fikr;Zehebi,Menakibu’l İmam Ebi Hanife,s.13, Tahkik: Muhammed Zahid el-Kevseri,Haydarabad-Hindistan

2-Mu’cemu’l Musannifin,2, 11

3-Mu’cemu’l Musannifin,2,11

4-Vehbe Süleyman,Ebu Hanife el-Numan imam eimmeyi fukaha,s.47,5.Baskı,1993,Daru’l Kalem,Beyrut

5-Bağdadî,Tarih,13,328

6-Bağdadî,Tarih,13,330;Zehebî,Siyer,6,403

7-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.37

8-DİA,C.12,S.544

9-DİA,C.10,S.134

10-Prof.Dr.Y.Nuri ÖZTÜRK,Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife -Esas Fikirleri Gölgelenen Önder,s.75

11-İmam Buhari,Sahih,Kitabu’l İman,Daru İbn Kesir,Beyrut,2002,1.Baskı

12-Fıkhı Ekber şerhi,Molla Aliyyül Kari,s.77,Daru Kutubi’l Arabiyyeti’l Kübra,Mısır; Fıkhı Ekber şerhi (Ravzul Ezher),s.250-255,Daru Beşairi’l İslamiyye,1.Baskı,1998) Aynı bilgi (imanın artıp eksilmez oluşu),Ebu Hanife’ye nispet edilen el-Vasiyye’de de geçmektedir. (Baberti şerhi,s.141,1.Vasiyet,Daru’l Feth,1.Baskı,2009

13-DİA,C.10,S.134

14-DİA,C.10,S.134

15-DİA,C.10,S.134

16-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.32-33,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990; Bu hadisleri İbn Abidin’in Reddü’l Muhtar ale’d Dürri’l Muhtar adlı eserinde de görmekteyiz.

17-Buhari,Sahih,4,1858,Daru İbn Kesir,Kitabu’t Tefsir,Süratu’l Cumua,373;Müslim,Sahih,4,1973,44,Kitabu fezaili sahabe,59,rakam 2546-231;Kenzül ummal,12,91,rakam 3413,Daha fazlası için bk. Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.32-33,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990; Müslim : لَوْ كَانَ الدِّينُ عِنْدَ الثُّرَيَّا لَذَهَبَ بِهِ رَجُلٌ مِنْ فَارِسَ، أَوَ قَالَ: مِنْ أَبْنَاءِ فَارِسَ حَتَّى يَتَنَاوَلَهُ A.B.Hanbel : لَوْ كَانَ الْعِلْمُ بِالثُّرَيَّا لَتَنَاوَلَهُ أُنَاسٌ مِنْ أَبْنَاءِ فَارِسَ Sahih,İbn Hibban : لَوْ كَانَ الْعِلْمُ بِالثُّرَيَّا، لَتَنَاوَلَهُ نَاسٌ مِنْ أَبْنَاءِ فَارِسٍ İbn Ebi Şeybe,Musannef : لَوْ كَانَ الدِّينُ مُعَلَّقًا بِالثُّرَيَّا لَتَنَاوَلَهُ نَاسٌ مِنْ أَبْنَاءِ فَارِسَ ; Kevseri Tenibul Hatib’te ‘’ Çeşitli tariklerin oluşu bu hadisin bir aslının olduğunu gösterir. ‘’bk. s.61

18-el-Veciz fi akideti’s Selefi’s Salihin,1.Baskı,Memleketü’l Arabiyyetu’s Suudiyye,h.1422;Daha geniş bilgi için bk. Mevsuatu’d Difa’ an Resulillah,4,139 ; Şerhu kitabi’t Tevhid,1,265 ; El-Müstahrec ale’l Müstedrek,1,15; Es-Subki,Mana Kavlil İmamil Muttalibi; Muhammed Zahid el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadisuhum ,s.56,tahkik : Allame Muhaddis fakih Abdul Fettah Ebu Ğudde,Mektebetu’l Ezher,2002;Aynı cümle İmam Şafii’ye de 4 mezhep imamına da izafe edilmiştir..Bk.İbn Hacer el-Askalani,Fethul Bari,2,630,Daru Tayyibe,1.Baskı,2005

19-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.104

20-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.33-34,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990;İbn Haldun,Mukaddime,410-412,Daru Şube

21-Kenzül ummal,9203;Taberani , Mucemul Kebir,10,90;İbn Mace;Beyhaki,Sünen-i Kübra;Ebu Yala,Müsned

22-Taberani,Mucemul Kebir,6,230/17,227-228

23-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.35-36,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990;İbn Haldun,Mukaddime,410-412,Daru Şube

24-Müslim,Sahih,3,1506,kitabul imare,38

25-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.36,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990;İbn Haldun,Mukaddime,410-412,Daru Şube

26-Tehânevi,Kavâid,37

27-Te’nîb,33; el-İntika 122-137

28-Suyûti, Tabakâtu’l-Huffâz,73;İbn Hacer,Tehzîbu’t Tehzîb,10,450

29-İbn Abdilberr, Camiu beyanil ilm ve fezlih,2,148,149

30-Tehânevî, Kavaîd,194 -Ebu Gudde’nin notu-

31-2,441

32-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.248,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

33-Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, VI/392. Beyrut-1405,3.Baskı;Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.16

34-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.19-20

35-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.7,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990

36-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.7,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990

37-Buhari,Sahih,kitabul iman,ilk konu,Daru İbn Kesir,1.Baskı,Beyrut,2002

38-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s.380-382,1990; Vehbe Süleyman,Ebu Hanife el-Numan imam eimmeyi fukaha,s. 213,5.Baskı,1993,Daru’l Kalem,Beyrut

39-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s.380-382…Daha fazlası için bk. Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.380,1990

40-Tehânevi, Ebu Hanife, 24

41-İbn Abdilber, Camiu Beyani’l İlm Ve Fezlih,2,148-149

42-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.279,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

43-Vasiyyet,1,s.141,Daru’l Feth,tahkik : Baberti

44-Tertibu’l Medarik,1,91 ve 3,181; İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.280,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

45-Bağdadî, Şerefu Ashâbil Hadis,76

46-Ebu Yusuf,er-Redd,2 -Afgani’nin girişi-

47-Ebu Yusuf,er-Redd,2-3 -Afgani’nin girişi-

48-Buhârî,Rehn,6; Tirmizî,Aĥkâm, 12

49-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.17,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990

50-A.B.Hanbel, Kitabu’l-İlel,2,224

51-İbn Hanbel,Kitabu’l-İlel,2,189

52-Bâcî,el- Müntekâ,7,300

53-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s. 269,1990;Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.113 ; el-Futuhâtu’r-Rabbaniye, II/155-6 ,bâbu tekbîrati’l-ihrâm; Zehebi,Menakibu’l İmam Ebi Hanife ve Sahibeyhi Ebi Yusuf ve Muhammed b. Hasan,Tahkik : Muhammed Zahid el-Kevseri ; İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s.246,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb; النَّاسُ عِيَالٌ عَلَى أَبِي حَنِيفَةَ فِي الْفِقْهِ rivayeti de vardır.

54-Musannef,Mektebetu’r Rüşd,2004

55- en-Nüketü’t-Tarife E’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebi Şeybe Ala Ebi Hanife,Mektebetü’l Ezheriyye,2000

56-A.İbn Hanbel, Kitabul-İlel ve Marifeti’r r-Ricâl,1,272

57-Buhari, Tarihu’l Kebir,8,81

58-Buhari, et-Tarihu’s-Sagir,2,100

59-Kevserî,Te’nîb,48,72,111

60-Kevserî,Te’nîb,48

61-Tehânevî,Kavâid,232,1 numaralı dipnot,Kevseri

62-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.7,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990;İbn Haldun,Mukaddime,410-412,Daru Şube

63-Tehânevî, Ebu Hanife, 12

64-Leknevî,er Ref,77

65-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.25,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990

66-Suyuti,Tebyizu’s Sahife bimenakibi Ebi Hanife,s.25-26,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.Baskı,1990

67-الناس في الفقه عيال على أبي حنيفة “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife’ye muhtaçtır./ennasu fil fikhi iyalun ala ebi hanife” (Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s. 269,1990;Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.113 ; el-Futuhâtu’r-Rabbaniye, II/155-6 ,bâbu tekbîrati’l-ihrâm; Zehebi,Menakibu’l İmam Ebi Hanife ve Sahibeyhi Ebi Yusuf ve Muhammed b. Hasan,Tahkik : Muhammed Zahid el-Kevseri ; İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s.246,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb)

Gazâlî’nin, bu kitabı gençlik yıllarında yazdığı, sonradan Ebu Hanife hakkındaki görüşlerini değiştirdiği belirtilmiştir.( Heytemî, el-Hayrâtu’l-Hısân,26

68-İhyâu Ulûmiddin,1,25-26

69-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.233,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

70-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.233,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

71-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,S.247,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

72-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,S.120

73-Buhari,ilim,13 (71 numaralı hadistir.);Müslim;İbn Mace;A.B.Hanbel;Darimi,Sünen;İbn Hibban,Sahih

74-Tehzîbu’t Tehzîb, 10,452;Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.120-122

75-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.124

76-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s. S. 278,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb; Zeylai,Nasbu’r Raye,1,355-356;Keşmiri,Feyzul bari,1,169

77-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s. S.281,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb;Buhari,Kitabu’z Zuafau ve’l Metrukin (zuafu’s Sağir)

78-Buhari ,Zuafau’s sağir,s.240,Daru’l Marife,Beyrut,1986

79-Dipnotta konu şöyle devam eder ; ‘’Esasında Mürcie olup olmaması uzun ve tartışmalı bir konudur.Kitabımızın konusu da bu değildir.Mürcie ikiye ayrılır.Ebu Hanife ,öğrencileri ve şeyhleri sapık olan Mürcie kolundan değildi.’’ Buhari , Zuafau’s sağir,s.241’in dipnotu, Daru’l Marife,Beyrut,1986;

Mürcie kelimesi lügatte iki anlama gelmektedir.Mürcie, “geriye bırakmak, geciktirmek” ile “ ümit etmek” anlamlarına gelen “recâ” kelimesinin ismi fâil kalıbındandır.(İbn Manzur, Lisanu’l Arap, Daru’l-Maarif,Thk.Abdullah Ali el-Kebir, Muhammed Ahmed, Haşim Muhammed eş-Şazelî, c.III, Mısır tarihsiz,s.1604-5) ‘İrcâ’ diye if ’al babından geldiğinde ‘ümit vermek’ anlamına gelmediği ifade edilmiştir. ( DİA, 32, s. 41) Değişik tanımlar olmakla birlikte şu tanım daha uygun görünmektedir.İrcâ; “Amelleri imandan veya inançtan sonraya bırakmaktır.’’ (Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Litera Yayıncılık, Çev: Mustafa Öz, İstanbul 2011, s. 129) Ebu Hanife de ‘’ İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdiktir.’’ (el-Vasiyye şerhi,Baberti,s.141,Daru’l Feth,1.Vasiyet) Dediği için bazı çevreler onu mürcie olarak lanse etmiştir.

80-İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s. S.278-279,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb;Buhari’yi reddeden Hanefi muhaddisler vardır.Bk.’Bağzu’n nas fi def’i’l vesvas,Matbaa,el-Hind,1308.Bk.İkazu’l Havas fima kalehu bağzu’n nas.Bu konuya Umdetu’l Kari’de B.Ayni de değinmiştir.

81-3,54,kitabu’z zekat,rikaz babı

82- Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî,Keşfu’l-iltibas Ammâ Evredehu’l-Buhârî alâ Bâzı’n-Nâs,s.7-8,Tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,1.Baskı,1993

83-Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî,Keşfu’l-iltibas Ammâ Evredehu’l-Buhârî alâ Bâzı’n-Nâs,s.61,Tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,1.Baskı,1993

84-4,45-46

85-Daha fazla örnek için bk. Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî,Keşfu’l-iltibas Ammâ Evredehu’l-Buhârî alâ Bâzı’n-Nâs ,s.10-11,Tahkik : Abdul Fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,1.Baskı,1993;

Sayfa 71’den itibaren ‘bazı insanlar’ tabirinin kullanıldığı yerler ve bundan kastın kimler olabileceği ele alınmıştır.Bk.Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî,Keşfu’l-iltibas Ammâ Evredehu’l-Buhârî alâ Bâzı’n-Nâs ,Tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,1.Baskı,1993

86-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.35-36,1990

87-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.44, 1990

88-Beyyine,5

89-Fetih,4

90-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.81,1990

91-Buhârî, iman, 37; İmanın artıp eksilebileceği yönündeki görüşler de genelde amelin imandan cüz olup olmaması ile ilgilidir.Amel,imandan cüzdür diyenler alimlerin ‘iman azalıp artabilen bir şeydir’ dediğini görmekteyiz ve bu konuda da bir hayli ihtilaf mevcuttur. (İbn Battal’ın kendi şerhinde belirttiğine göre ‘ ehli sünnetten bir guruba göre iman kavl ve ameldir ve artabilir ve eksilebilir.’’ İmam Malik’ten aktarılan bir görüşe göre ‘iman azalmaz çünkü azalırsa şüphe doğar ve islam dairesinden çıkılmış olunur.’ Abdurrezzak’ın rivayetine göre ‘ Süfyan-ı Sevri,Malik b. Enes,Ubeydullah b. Ömer , Evzai,İbn Atiyye imanı kavl ve amel olarak tanımlar ve azalıp çoğalacağını söylemişlerdir.’Bu görüş, İbn Mes’ud,Hasen el-Basri,Ata,Abdullah İbn Mübarek ve Mücahit’e aittir.Bk.Nevevi,el-Minhac şerhu sahihi Müslim,c.1,s.146,1.Baskı,1929,el Matbaatu’l Misriyye bi’l Ezher; İmam Azam’a göre iman artmaz ve eksilmez.İmam Şafii’ye göre ise artar ve eksilir.İmam Şafii’nin imanın artmasına yönelik delili Feth süresi 4 . ayet ve bir benzeri olan Enfal 2. Ayettir.İmam Şafii,hadisten delil olarak İshak b. Rahuye’nin Müsned’inde (3,671) geçen bir hadise ve Buhari,44;Müslim,193 hadislerine dayanmıştır. Bk.Nesefi,Bahrul Kelam,156-157,Daru Ferfur,2.Baskı,2000 ; İmam Azam,bir şeye olan inanç artmaz ve eksilmez fakat yakinilik açısından artma ve eksilme söz konusu olur.Bk.el-Ravzu’l Ezher fi Fıkhi’l Ekber,s.255,Daru Beşairu’l İslam,1.Baskı,1998,Beyrut; Nesefi,Temhids.384’te belirtildiğine göre iman artmaz ve eksilmez.) Esasen bu konu ehli sünnet arasında daha çok lafzi ihtilaf nedeni ile vuku bulmuştur.( İman kelimesinin manasının tefsiri hususunda ihtilaf çıktığından azalıp artma konusu gündeme gelmiştir.Kim iman tasdik ve ikrar ve ameldir derse imanın ziyadeliğini ve noksanlığını kabul etmiş olur.İman tasdikten ibarettir diyen için ise durum bunun zıttınadır.Nesefi,Temhid likavaidi’t Tevhid,s.384,1.Baskı,1986,Kahire

92-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s. 81-83,1990

93-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.90-95,1990

94-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.96-97,1990

95-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.105-106,1990

96-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.221,1990

97-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.217-218,1990

98-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.228-230,1990

99-Muhammed Zahid el-Kevseri,Te’nibu’l Hatib,s.269,1990;Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.113; el-Futuhâtu’r-Rabbaniye, II/155-6 ,bâbu tekbîrati’l-ihrâm; Zehebi,Menakibu’l İmam Ebi Hanife ve Sahibeyhi Ebi Yusuf ve Muhammed b.Hasan,Tahkik: Muhammed Zahid el-Kevseri; İbn Abdil Ber,el-İntika fi fezaili’l eimmeyi selaseti’l Fukaha,s.246,tahkik: Abdul Fettah Ebu Ğudde,1997,1.Baskı,Matbuatu’l İslami,Haleb

100-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s. 269,1990

101-bk.Camiu’l Mesanid,1,67

102- Müelllif, bu yazısını bir hadise dayandırmıştır. إِذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَصَابَ فَلَهُ أَجْرَانِ وَإِذَا حَكَمَ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَخْطَأَ فَلَهُ أَجْرٌ / “İctihadı ile hükmeden kadı isabet ederse iki ecir vardır. İctihadı ile hükmedip hata ederse bir ecir alır.” Bk.Buhârî, el-İ’tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel,3, 187;Beyhaki,Sünen-i Kübra;İbn Hibban,Sahih;Taberani,Mucemul Sağir…

103-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s.276,282 1990

104-3,321 ; Târîhu Bağdâd’da Hatîb’in bazı mezheplerin tanınmış şahsiyetleri aleyhindeki rivayetlere yer vermesi o mezhep taraftarlarının ağır tenkidine uğramıştır. Bu sebeple Zehebî, Hatîb’in bu rivayetleri eserine almamış olmasını temenni etmiştir. (A’lâmü’n-nûbelâ\XVIII, 289) Öte yandan Târîhu Bağdâd’da Ebû Hanîfe’nin biyografisine en geniş yeri ayıran (XIII, 323-454) Hatîb el-Bağdâdî, onun hayatı ve menâkıbına dair çeşitli bilgiler verdikten sonra Ebû Hanîfe’nin aleyhindeki nakilleri sıralamıştır. Ancak Hatîb’in güvenilir olduğunu söylediği bu nakillerin bir kısmının, Târîhu Bağdâd’da biyografilerini verirken ağır şekilde tenkit ettiği kimseler tarafından rivayet edilmesi söz konusu haberlerin esere sonradan eklendiği şüphesini uyandırmaktadır. Şüphe uyandıran diğer bir husus da Ebû Hanîfe aleyhindeki rivayetlerin Târîhu Bağdâd’ın bazı nüshalarında altıda bir oranında daha az veya daha çok sayıda bulunmasıdır.Ebû Hanîfe aleyhindeki rivayetlere eserinde yer vermesi sebebiyle Hatîb’e çeşitli devirlerde reddiyeler yazılmıştır;



1-Hanbelî iken Şâfiîliğe geçmekle suçlayan, hatta bilgisizlik, tarafgirlik ve dindar olmamakla itham eden İbnü’l- Cevzî’nin iki cüzden ibaret es-Sehmü’l- muşîb fî’r-red ‘ale’l-Hatîb adlı eseri.



2-el-Melikü’l- Muazzam’ın yazmış olduğu Kitâbü’r-Red ‘alâ Ebî Bekr el-Hatîb fîmâ zekere fî Târîhihî fî tercemeti’l- imâm sirâci’l-ümme Ebî Hanîfe en-Nucmân b. Sâbit adlı eser.



3-Ebü’l-Müeyyed Muhammed b.Mahmûd el-Hatîb el-Hârizmî,Camiu’l Mesanid adlı eserinin mukaddimesinde hasetçi diye andığı Hatîb’in iddialarını reddetmiştir.



4-Kevseri’nin Te’nîbü’l-Hatîb calâ mâ sâkahû fî tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-ekâzîb adlı eseri. Tenkitlerini Târîhu Bağdâd’dan alıntı yaptığı 150 noktada toplamıştır.Bk.DİA,c.16,s.452-455

105-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s.282-283, 1990

106-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s. 284-285, 1990

107-Muhammed Zahid el-Kevseri, Te’nibu’l Hatib,s.288, 1990

108-el-Hayrâtul-Hısân,76; Vehbe Süleyman ,Ebu Hanife el-Numan imam eimmeyi fukaha,s. 219,5.Baskı,1993,Daru’l Kalem,Beyrut

109-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik : Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,S.32

110-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.22

111-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,S.21

112-Tirmizî, 13,305-9 (Arızatu’l-Ahvezî ile birlikte) ,Mısır,1352

113-Usûlu’l-Fıkh,1,350,Daru’l Kutubi’l Arabi,1372

114-Bedâiu’s-Sanâi’ , 5,188,Mısır,1328

115-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,S.62

116-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.68;er-Risâletu’l-Aclûniyye,s.4-6,Mısır-1322

117-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.69-70

118-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.70-71;Fethu’l-Muğîs bi Şerhi Elfiyyeti’l-Hadîs, s. 479,Hindistan/Leknev-Envâr Muhammedî baskısı

119-Muhammed Abdur Reşid el-Numani,Mekanetu’l İmam Ebi Hanife fi’l Hadis,Muhakkik: Abdu’l fettah Ebu Ğudde,Matbuatu’l İslami,Haleb,s.71-72

120-Sahihi İbn Hibbân,3,273,Dâru’l-Kutubi’l İlmiyye,Beyrut

121-Serahsî, Usul,1, 114,Daru kutubil ilmiyye,Beyrut,1.B,1993

122-Tehânevî,Kavâid,59

123-Ebû Dâvûd, Sünnet,15; Tirmizî,İman,11

124-Hâkka,45-47

125-Nur,2

126-Nisa,16

127-Nisa,80

128-İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Tercüme, Mustafa Öz, 2. Baskı, İFAV Yayınları, İstanbul, 1992, “el-Âlim ve’l-Müteallim”, s.24-25

129-İmam Ebu Hanife’nin hadis anlayışı ve Hanefi mezhebinin hadis metodu,s.87,doktora tezi,tez sahibi;İsmail Hakkı ÜNAL,Tez danışmanı ;Prof.Dr.Talat KOÇYİĞİT,1979,Ankara

İMAM-I AZAM EBU HANİFE (R.A.)


İmam-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.) bütün ehl-i sünnet alimleri tarafından saygı gören dört büyük müctehid mezhep İmamının birincisidir. Gerek kıdem

ve gerekse mezhebindeki genişlik ve büyüklük bakımından kendine verilen “İmam-ı A’zam” ünvanına hakikaten layık olduğunu göstermiştir. Hicri 120 yılında hocası Hammad b. Süleyman (r.a.)’in vefatı üzerine boşalan kürsüye geçmiş, dörtbinin üzerinde öğrenci yetiştirmiş bunlardan 40’ı ictihad derecesine ulaşmıştır.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.), basta tabiin İmamları olmak üzere dörtbin kadar kişiden ve bu ilmi büyük bir itina ile öğrenmiş olduğundan İmam-ı Zehebi ve onun gibi meşhur tarihçiler yanında hafız muhaddisler tabakasına dahildir. (Hadis hafızı; Hadis ilminin bir çok esas ve detaylarını ezbere bilen, yüzbin hadisi senetleriyle birlikte ezberlemiş olan kimse demektir.)

O’nun hadis ilmine az i’tina gösterdiği seklinde yanlış düşünceye sahipolanlar, bilgisizliklerinden veya hasedlerinden bu hataya düşmüşlerdir. Büyük muhaddislerden İmam-ı A’meş hazretlerine bir takım mes’eleler

sorulduğunda, o sırada yanında bulunan İmam-ı A’zam (r.a.)’e hitaben: “Şu mes’elelerin cevabını veriniz” dedi. İmam-ı A’zam (r.a.) de güzel bir şekilde problemi halledince A’meş (r.a.)’in: “Bu cevapları siz nereden çıkarıyorsunuz?”

diye şaşkınlığını ifade etmesi üzerine: “Sizden dinlediğim hadislerden” deyip zikredilen hadisleri senedleriyle beraber okumaya başladı. Bir çoğunu açıkladıktan sonra A’meş (r.a.) söyle dedi: Okuduklarınız kâfidir. Benim bir ayda öğrendiğim bunca hadisi bir anda bana okuyorsunuz. Bu hadislerin gereğine tam anlamıyla uyduğunuzu zannetmezdim. Ben bilirim

ki; büyük fakihler hazîk tabiplere benzerler, bizler de (muhaddisler) eczacı ve attarlara benzeriz. Ey Ebû Hanife! Sense her iki kesiminde özelliğini bir arada toplamışsın.” (İmam Ebû Hanife (r.a.), s. 249)

İmam-ı A’zam (r.a.)’in içtihadındaki usûlü; önce Kur’an’a başvurur, bulamadığı zaman sünnete başvururdu. Ebû Hanife (r.a.)’in ictihad şûrasında birçok hadis hafızı bulunurdu. Hadislerin sahihliğini kabul konusunda çok titizdi. Sünnette de bulamazsa, bilginlerin icmâını kabul ederdi. İcma bulunmazsa sahabelerin söz ve uygulamalarına bakardı. Sahabelerin ittifak ettikleri

görüsü tartışmasız kabul eder, ihtilafa düşmeleri halinde birini tercih ederdi. Sahabeden sonra gelen neslin (tabiîn) görüş ve fetvalarına uymayı zorunlu görmez ve şöyle derdi; “ Hasan-ı Basrî, İbrâhim en-Nehâi, Said bin el-Mûseyyeb’e gelince biz de onlar gibi içtihad ederiz.” (İbni hacer, Heytemi). İslâm dîni, kıyâmete kadar meydana gelecek şahsi ve içtimâi hâdiselerin

ahkâmına kefil olduğu için rey ve içtihâda büyük ve geniş bir yer vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, hakkında vahiy bulunmayan bazı hususlarda ashâbı (r.a.) ile istişare etmişler ve ashâbının içtihâdda bulunmalarını buyurmuşlardır. Çeşitli yerlere çeşitli vazifelerlerle gönderdikleri Ashâbından pekçok sahâbenin içtihad yaptıkları görülmüştür. Bu hususta pekçok örnekten bir tanesini zikredelim; Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz Muâz İbn Cebel (r.a.)’i Yemen’e elçi olarak gönderirlerken Muâz ibn Cebel (r.a.)’e hitâben: “-Orada neyle hükmedeceksin?”Muâz (r.a.) de; “-Allâh’ın kitabıyla” diye cevab verdiler. Resûllulah (s.a.v.) de “-Onda bulamazsan neyle hükmedeceksin?” buyurdular. Muâz (r.a.) cevâben; “Resûlullah (s.a.v) Efendimizin sünnetiyle” diye

cevab verdiler. Resûlullah (s.a.v.) tekrâr; “-Ya onda da bulamazsan, ne yaparsın?” diye sordular. Muâz (r.a.) de; “-Re’yimle içtihâd ederim.” diye cevab verdiler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz “-Resûlü’nün elçisini,Resûlün hoşnud olacağı şeye muvaffak buyuran Allah’a hamdederim.” diyerek memnuniyetlerini izhâr buyurdular.

Eger ictihâd câiz olmasaydı, Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Muâz İbn Cebel (r.a.)’in bu cevabından hosnud olmaz, onu ictihâddan men ederlerdi. İmam- A’zam (r.a.) Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin torunu Muhammed Bâkır (r.a) ile Medine-i Münevverede karşılaştıkları zaman, “Sen ceddim, Resûlullah (s.a.v)’in hadis-i şeriflerine kıyas ile muhalefet ediyormuşsun” demiş. İmam-ı A’zam (r.a.) de “Hayır efendim Allah (c.c.) korusun, bunu hiçbir zaman kabul edemem. Oturunuzda anlatayım. Ceddiniz hürmetine

sizlere saygı göstermeye hepimiz borçluyuz. Muhammed Bâkır (r.a.) oturunca İmam-ı A’zam (r.a.) de karsısında diz çöküp oturarak söyle demiştir: “-Acaba erkekler mi daha zayıftır, kadınlar mı?, Muhammed Bâkır (r.a.); “-Kadınlar” diye cevab verdi. İmam-ı A’zam (r.a.) “-Mirasda hangisinin payı fazladır? diye sordu. Muhammed Bâkır (r.a.); “-Erkeklerin” deyince,

İşte ben, eğer kıyas ile hükmetmiş olsaydım kadınların payını artırırdım, dedi.

Daha sonra “-Namaz mı daha faziletlidir, oruç mu?” diye sordu. Muhammed Bâkır (r.a.); “-Namaz daha faziletlidir” deyince, “-Eğer ben re’y ile hükmetsem hayızlı kadınlara namazı kaza etmeyi emrederdim, orucu değil” diye karşılık verdi. Sonra dedi ki; “-Bevl mi daha pistir yoksa meni mi?” diye sordu. Muhammed Bâkır (r.a.); “-Bevl daha pistir” deyince şöyle dedi; “-Eğer ben re’ye yanlardan olsaydım, meni sebebiyle değil bevl sebebiyle guslü gerekli kılardım.” Ben hadis-i şeriflere aykırı görüş belirtmekten Allah’a sığınırım. Gayem Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerine hizmet etmektir. Bunun üzerine Hz. Hüseyin (r.a.)’in oğlu yerinden kalkıp İmam-ı A’zam (r.a.)’in mübarek yüzünü öptü. (İmam Ebû Hanife (r.a.), s. 226)

Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Sözümü işittiği gibi muhafaza edip, başkasına nakledenin Allah (c.c.) yüzünü nurlandırsın, zira kendisine hadis nakledilen nice kimseler nakleden kişiden daha kavrayışlıdır. (Ebû Davud,ilim) buyurmuş, İmam-ı A’zam Hazretleri de şahsında bunu göstermiştir. Çünkü fıkhı, ilk tedvin eden olmuş, âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerdeki maksûd manayı, derin, ince anlamları İslam hukukuna yansıtmış, İslam Âleminin istifadesine sunmuştur. İmam-ı Malik (r.a.)’e İmam-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.)’i sordular; “Sübhanallah! O’nun gibisini görmedim. Eğer, su sütun altındır dese, bu sözünün doğruluğunu kıyasî delillerle isbat eder.” diye cevap vermiştir.

İmam-ı Şafiî (r.a.); “Her kim Fıkhı anlamak isterse İmam-ı A’zam EbûHanife (r.a.)’e ve onun ashabına sımsıkı sarılsın. Çünkü fıkıh sahasında insanların tamamı İmam-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.)’in iyalidirler.” İmam-ı Gazalî (r.a.); “İmam-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.)’e gelince gerçekten O, dahi, abid, zahid, arif-i billah, Allah’tan korkan ilim ile Allah’ın rızasını dileyen bir zat idi.”
 

Son düzenleme:
Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye
Bütün zamanların müctehidi Ebu Hanife


İlim, Allah Teala’dan Efendimiz’e (s.a.v.), sonra ashabına, sonra tabiuna, sonra Ebu Hanife’ye, sonra da talebelerine intikal etti. Dileyen buna razı olsun, dileyen gücensin. Hakikat değişmez.[1]

Kültür Mahşeri: Kûfe

İslam coğrafyası Hz. Ömer (r.a.) zamanında ciddi anlamda bir imar faaliyetine sahne oldu. Bir çok yeni şehir kuruldu. Bu bağlamda hicretten 17 yıl sonra Basra ve Kûfe[3] şehirleri inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.) Kûfe’ye ayrı bir alaka gösterdi. Fasih Arapça konuşan kabileleri şehrin çevresinde konuşlandırdı. Abdullah b. Mesud’u (r.a.) halka ilim öğretmesi için Kûfe’ye gönderdi. Sa’d b. Ebi Vakkas, Huzeyfe, Ammar b. Yasir, Selman el-Farisi, ve Ebu Musa el-Eşari (r. anhum) gibi alim sahabiler de şehrin irfanına katkıda bulundu; İbn Mes’ud’a yardımcı oldular. Kûfe bir irfan şehrine dönüştü. Hz. Ali (r.a.) şehre geldiğinde fakihlerin çokluğundan memnun olup şöyle demişti: “Allah’ın rahmeti İbn Mes’ud’un üzerine olsun. Bu şehri ilimle doldurdu. Onun talebeleri şehrin kandilleridir.”[4]

Hz. Ali (r.a.) en az İbn Mes’ud (r.a.) kadar ilme önem verdi. Halka fıkıh öğretmeye devam etti. Kûfe’yi İslam Devleti’nin başkenti yaptıktan ve alim sahabilerin şehre gelmesinden sonra Kûfe, İslam şehirleri arasında fakihleri, muhaddisleri, Kur’an ve Arap dili ile iştigal eden alimlerinin çokluğu ile benzersiz bir şehir haline geldi.[5]

Muhammed b. Rebi’ el-Cîzî ve Suyuti Mısır’da yerleşen sahabileri sayı itibariyle kıymetlendirirlerken ancak üç yüz kişiyi tespit edebilirler. el-İclî ise sadece Kûfe’ye yerleşen sahabilerin bin beş yüz kadar olduklarını, bunların yetmiş kadarının da Bedir ashabı olduğunu bildirir.[6]

Sahabenin bereketli çalışmaları bütün bir şehri üniversiteye çevirdi. Enes b. Sirin Kûfe’yi anlatırken şunları söylemektedir: “Kûfe’ye geldiğimde baktım ki şehirde dört bin kişi hadis, dört yüz kişi de fıkıh tahsil etmekte idi.”[7] Şehrin ilimle bütünleşen bu yapısından dolayıdır ki Kûfe, Emevi zulmünün yaşandığı dönemde mustazaf müminlerin sığınağı olmuştur.

İrfana Doğru

Ebu Hanife (r.a.), alim sahabiler tarafından ilimle doldurulan Kûfe’de hicretten 80 yıl sonra dünyaya geldi. Ne var ki Onun doğduğu şehir ilk kurulduğu andaki safiyetini yitirmişti. Kûfe, sınırları içerisinde yer aldığı Irak’ın sosyo-kültürel yapısından ciddi şekilde etkilendi. Bu yüzden Şii, Harici, Mutezili ve zındık fırkaların en güçlü isimleri orada faaliyet göstermekte idi. Fakat sahabenin özellikle de İbn Mes’ud’un (r.a.) yetiştirdiği talebeler sayesinde bölgenin en güçlü oluşumu Ehl-i Sünnet’di.Ebu Hanife (r.a.) böylesine karışık bir coğrafyada dünyaya geldi. İlk olarak ticaretle iştigal etti. Zaman zaman da ilim meclislerine katıldı. Fakat bu süreklilik arz etmiyordu. İlim meclislerinde hazır bulunduğunda akdedilen münazaralara aktif olarak katıldı; Sapık fırkalara karşı Ehl-i Sünnet akidesini müdafaa etti. Ebu Hanife’nin münazaralardaki fevkalade başarısı devrin uleması tarafından takdirle karşılandı. Onlar, Ebu Hanife (r.a.) gibi bir dahinin mesaisinin büyük bölümünü ticarete adamasına rıza göstermediler. Onu ilme teşvik ettiler. Bu bağlamda İmam Şa’bi’nin teveccühü ayrı bir önemi haizdir.Ebu Hanife (r.a.) İmam Şa’bi vesilesiyle ilme yönelmesini anlatırken şunları söyler: “Bir gün çarşıya giderken İmam Şa’bi’nin yanından geçiyordum; beni çağırıp şöyle dedi:– Böyle sürekli kime gider-gelirsin?


– Çarşıya.


– Onu kastetmedim. Ulemadan kimlerin dersine gidersin?

– Hiçbir alimin dersine düzenli olarak gitmiyorum.- İlmi konularda araştırma yap, ulemanın ders halkalarına devam etme noktasında ihmalkar davranma. Zira sende muazzam bir dikkat ve cevvallik görmekteyim.Şa’bi’nin bu sözü üzerimde etkili oldu. Çarşıya gitmeyi bıraktım ve ilme başladım.”[8]Ebu Hanife (r.a.) ilim halkalarının müdavimi olunca ticaretten büsbütün kopmadı; Fakat aktif olarak da içerisinde yer almadı. Ticari faaliyetlerini ortakları vasıtasıyla yürüttü. Zaman zaman onları ziyaret edip İslami esaslar çerçevesinde çalışıp-çalışmadıklarını kontrol etti.



Kelam Halkaları
Ebu Hanife (r.a.) tahsile başlayacağı sırada bütün ilimleri göz ününe aldı ve her birini ayrı ayrı tahsil etti. İlk olarak “alet ilimleri”nin en önemlilerinden biri olan “Nahiv” ile ilgilendi. Sırasıyla diğerlerini de ikmal etti. Bu alanda iyi bir seviyeye gelince gaye ilimlerinin okutulduğu ders halkalarına katıldı. O yıllar itibariyle Kûfe mescitlerinde üç çeşit ilim halkası faaliyet göstermekte idi:

Akait ile alakalı temel meselelerin müzakere edildiği ve çeşitli fırka mensuplarının katıldığı Kelam meclisleri. Hadis müzakerelerinin yapıldığı ve rivayet kriterlerinin konuşulduğu hadis meclisleri. Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma ameliyesinin yapıldığı ve fetvalarının verildiği fıkıh meclisleri.[9]

Ebu Hanife’nin (r.a.) bütün mesaisini ilme adadığı yıllarda Kûfe’de yoğun bir şekilde itikadi tartışmalar yaşanmakta idi. Müslümanlar hem kendi aralarında hem de zındıklarla tartışıyorlardı. Ebu Hanife şartların etkisi ile kelam meclislerini tercih etti. Öyle ki kelam ilminde parmakla gösterilecek bir konuma ulaştı. Basra’da Kelam’la alakalı ciddi münazaraların akdedilmesi ve farklı fırka mümessillerinin orada olması ilgisini çekti. Yirmi küsür defa Basra’ya gitti. Bunun için bir yıl kadar Basra’da ikamet etti. O yıllar itibariyle kelamı en üstün ilim addetmekte idi. Zamanla bakış açısında ciddi değişmeler oldu. Şöyle düşündü: “Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabı ve tabiun bizim bildiğimiz her meseleye vakıftı. İlmi meselelerde daha fazla bir kudrete ve müktesebata sahiptiler. Fakat kelami tartışmalara dalmadılar. Bilakis bundan geri durdular ve yapılmasını şiddetle nehyettiler. Onlar, şeriatla alakalı konuları fıkhi meseleleri konuştular. Bunun için meclisler akdettiler. Bu tür derslerde hazır bulundular. İnsanları şeriatın esasını öğrenmeye çağırdılar. Fetva verdiler, fetva aldılar.”[10] Fakat kelami tartışmalarda taraf olmadılar. Bu fotoğraf gözünün önünde canlandıkça Kelam’a karşı soğukluk hissetmeye başladı.

Fıkıh Meclisleri
Ebu Hanife’nin zamanla fıkha karşı ise ilgisi arttı. Kelam meclislerinde üstadlığı bırakıp fıkıh halkalarında talebe olmayı tercih etti. Züfer b. Hüzeyl Ebu Hanife’nin (r.a.) fıkhı tercih etmesine neden olan hadiseyi anlatırken şunları nakleder: “Mescitte fıkıh dersleri okutan Hammad b. Ebi Süleyman’ın yakınında oturur kelam dersleri okuturdum. Bir gün yanıma bir kadın gelip; “Adamın cariye bir hanımı var. Sünnet’e uygun bir şekilde onu boşamak istiyor. Kaç talakla boşamalıdır?” şeklinde bir soru sordu. Cevabını bilemeyince suali Hammad’a sormasını, sonra da gelip Onun cevabını bana bildirmesini söyledim. Kadın Hammad’a sordu; O da şu şekilde cevap verdi: “Temizlik halinde ve cinsel ilişkiye girmeden onu bir talakla boşar, sonra ona yaklaşmaz ta ki kadın iki hayız dönemi geçirir ve ardından gusül abdesti alır. Bu durumda kadının evlenmesi helal olur.” Kadın dönüp bana Hammad’ın fetvasını nakletti. Bunun üzerine “Kelamla uğraşmaya değmez” dedim; Ayakkabılarımı alıp Hammad’ın meclisine gittim. Onu dikkatle dinleyip açıklamalarını ezberledim. Konuları en iyi ben kavrardım. Bu yüzden talebelerine; ‘Derste halkanın baş tarafında benim yanımda Ebu Hanife’den başkası oturmayacak’” demişti.[11]

Hocaları
Ebu Hanife (r.a.) ilimle olan münasebetini anlatırken şöyle demektedir: “Ben ilim ve fıkıh ocağı Kûfe’de yetiştim. Ulema meclisine oturdum. Özellikle bir büyük fakihin dersine sürekli katıldım.”[12] Ebu Hanife’nin (r.a.) dersini aksatmadığı fakih Hz. Ali ile İbn Mes’ud’un fıkhına varis olan Hammad b. Ebî Süleyman’dır.

O (r.a.), 18 yıl Hammad b. Ebî Süleyman’ın derslerine devam etti. Bir anlamda Hammad’a asistanlık yaptı. Hammad, şehir dışına çıkınca yerine ders okuttu, gelen soruları cevapladı.[13] Bir defasında Hammad iki ay Kûfe dışında kaldı. Bu esnada derse devam eden Ebu Hanife’ye (r.a.) hocasından duymadığı meseleler de soruldu. Onları da cevapladı fakat hocası dönünce ona arz etmek için tamamını kayda geçti. 60 kadar olan bu meseleleri Hammad dönünce kendisine arz etti. Hammad 40 fetvada Ebu Hanife’ye muvafakat 20’sinde ise muhalefet etti.[14]

Ebu Hanife’nin (r.a.) uzun yıllar ders halkasına iştirak ettiği Hammad’a fart-ı muhabbeti vardı. Ölene kadar birlikte olduğu hocasını ahirete irtihal ettikten sonra da hiç unutmadı. Kıldığı her namazdan sonra anne babası ile birlikte Hammad için de istiğfar etti. Sadace Hammad için değil ders okuduğu ve okuttuğu herkes için de dua ederdi.[15]

Ebu Hanife (r.a) Hammad’ın dışında daha bir çok alimden istifade etti. Ebu Hafs hocalarını sayı itibariyle kıymetlendirirken 4 bin rakamından bahseder. Bazı biyografi yazarları ise bu sayının sadece tabiinden olan hocalarını ifade ettiğini söylerler.[16] Bu rakam hiç de mübalağa değildir. Çünkü Ebu Hanife (r.a.) 55 defa hacca gitmiştir. Her hac mevsiminde İslam dünyasından çok sayıda müfessir, muhaddis ve fukahanın Harameyn’de bir araya geldiği muhakkaktır. Buna göre Ebu Hanife (r.a.) her bir haccında yetmiş alimle görüşüp onlardan Kitap ve Sünnet’in bilgisini alsa sadece hac süresince ders aldığı alimlerin sayısı dört bine yaklaşır.

O (r.a.) hac ibadeti dışında Emevilerin Irak Valisi İbn Hubeyre’nin zulmünden kurtulup Mekke’ye iltica etmesinden (h. 130)[17] Ebu Cafer el-Mansur’un saltanatı devralmasına kadar olan süreçte de Mekke’de ikamet etti. Ebu Cafer hicri 137 yılında sultan olduğuna göre, İmam-ı Azam Hazretleri Mekke’de yedi yıla yakın bir zaman kaldı demektir.[18] Bu zaman zarfında Abdullah b. Abbas’ın (r.a.) talebesi Ata b. Ebi Rabah, İbn Abbas’ın mevlası İkrime, İbn Ömer’in talebesi Nafi’nin ders halkalarına iştirak etti.[19]

Kûfe ve Mekke Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim tahsil ettiği iki ana merkezdir. İlkinde İbn Mes’ud’un (r.a.) ilmine, ikincisinde ise İbn Abbas (r.a.) ve İbn Ömer’in (r.a.) ilmine varis oldu. Kendisine ilimdeki nesebi sorulduğunda ilk olarak bu isimlerden bahsederdi. Bir defasında Abbasi Devlet başkanı Ebu Cafer’in yanına gitti. İsa b. Musa da orada idi. İsa b. Musa, Mansur’a;

– Bu gün dünyanın tek alimi bu Ebu Hanife’dir.

Mansur:

– Ey Ebu Hanife! İlmi kimden aldın?

Ebu Hanife:

– Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Mes’ud’tan okuyanlar vesilesiyle onların talebelerinden okudum. Öğrencilerinin derslerine katıldığım Abdullah b. Abbas’ın öyle geniş bir ilmi vardı ki, yaşadığı dönemde yeryüzünde ondan daha alimi yoktu.[20]

O (r.a.), her çiçeğe konup onlardan öz alan sonra da bütün özleri terkip edip yeni bir hale dönüştüren arı gibi, Kûfe’den Hz. Ali ile İbn Mes’ud’un; Mekke’den İbn Abbas ve İbn Ömer’in (r. anhum) daha başka şehirlerde yaşayıp da hac yoluyla ilimleri Harameyn’e intikal eden diğer alim sahabilerin malumatını bir araya getirip muazzam bir hasıla oluşturdu.

Görüştüğü Sahabiler
Ebu Hanife (r.a.) hakkında kaleme alınan biyografi kitaplarının tamamı Onun bazı sahabilerle görüştüğünü rivayet ederler. Biyografistlerin bir kısmı da -özellikle muhakkik Hanefi alimler- sahabeden hadis rivayet ettiğine vurgu yaparlar.[21]

Kişinin “Tabiun”dan olabilmesi için ashabı görmesi yeterlidir. Hadis rivayet etme şartı yoktur. Nitekim İbn Hacer Askalani “Tabiun” tanımıyla alakalı farklı mülahazalar içerisinde en muteber olanının bu görüş olduğunu bildirmektedir. İmam Nevevi de “Tabiun”u tarif ederken “Sahabi ile karşılaşan/görüşen kişi” demektedir.[22]

Kişinin Tabiun”dan kabul edilebilmesi için rivayet şartını ileri sürmek Müslim’in naklettiği hadise de aykırıdır. Allah Resulü (s.a.v.): “Tabiun’un en hayırlısı Uveys denen adamdır.” buyurmaktadır. Efendimiz’in (s.a.v.) tabiunun en hayırlısı olarak nitelediği “Uveys” sahabeyi sadece görmüştür. Onlardan hadis rivayet etmemiştir.

Muhal farz Ebu Hanife’nin sahabeden rivayeti olmadığı zannedilse dahi yine o tabiundan kabul edilir. İbn Hacer Askalani bu noktada şunları söylemektedir: Ebu Hanife (r.a.) hicri 80 yılında Kûfe’de dünyaya geldikten sonra şehirde yaşayan bir çok sahabiye yetişti. Bu açıdan tabiun kuşağından addedilir. Bu cihetle muasırı olan diğer fakihlerden daha üstündür.[23]

Ebu Hanife’nin (r.a.) kendileri ile görüşüp onlardan hadis rivayet ettiği bir çok sahabi vardır. Onlarla görüşmesinin kronolojik açıdan imkanını şu şekilde tahlil edebiliriz:

1. Enes b. Malik: Enes b. Malik’in (r.a.) vefat tarihi ile alakalı üç farklı rivayet vardır. Bunlar sırasıyla hicri 91, 92 ve 93 yıllarıdır.[24] Ebu Hanife’nin (r.a.) doğumu ise 80’dir. Bu durumda Enes b. Malik’in vefatıyla alakalı en erken tarih muteber kabul edilse dahi yine Ebu Hanife’nin Onunla görüşmesine mani bir durum söz konusu değildir. Nitekim muhakkik alimler de bunu ikrar etmişlerdir. Muhammed Zahid Kevseri bu noktada hayli kabarık bir isim listesi vermiştir.[25]

2. Abdullah b. Cezi ez-Zebidi(Zübeydi) (r.a.): Ebu Hanife (r.a.) hicri 96 yılında 16 yaşında iken babası ile birlikte yaptığı hac ibadeti esnasında akdettiği hadis halkasında Allah Resulü’nden işittiklerini rivayet eden Abdullah’ı (r.a.) görmüştür. Abdullah (r.a.), hicri 97 yılında ahirete irtihal etmiştir. [26]

3. Abdullah b. Ebi Evfa (r.a.): Hicri 87 yılında vefat eden Abdullah’ı (r.a.) Ebu Hanife (r.a.) son defa gördüğünde 7 yaşında idi.[27]

4. Abdullah b. Uneys (r.a.): Hicri 94 yılında Kûfe’ye gelen Abdullah (r.a.) ile Ebu Hanife (r.a.) karşılaştığında O 14 yaşında idi.[28] İmam-ı Azam Abdullah’tan (r.a.) hadis dinlediğini bildirmektedir.[29]

5. Vasile b. el-Eska’ (r.a.): Ebu Hanife 85 yılında vefat eden Vasile (r.a.) ile (r.a.) görüştüğünde 5 yaşında idi.[30]

6. Ebu’t-Tufeyl Amir b. Vasile: Ebu’t-Tufeyl (r.a.) en son vefat eden sahabidir. 102 yılında Mekke’de ahirete irtihal etmiştir.[31]

Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim adamlarına karşı olan rağbeti herkesçe malumdur. O ticarette aktifken dahi ilim meclislerine devam eder, Ehl-i Sünnet’i müdafaa noktasında akdedilen münazaralarda yaptığı mübahaselerle devrin alimlerinin takdirini celp ederdi. Bu durumdaki bir ilim adamı için yaşadığı dönemde Kûfe’de ikamet eden sahabilerle görüşmemiş olması nasıl düşünülebilir?! Ya da onlarla görüştüğü halde hadis rivayet etmemesi nasıl tasavvur edilebilir?! Bu, Ebu Hanife’nin kadrini idrak edemeyenlere ait mücerred bir iddiadır. Bunu söylerken İmam-ı Azam’ın (r.a.) hayatını delil olarak kullanıyoruz. Nitekim O (r.a.) şöyle bir hadise nakletmektedir: Hicri 96 yılında 16 yaşında iken babamla birlikte Hacca gittim. Mescid-i Haram’a girince büyük bir ilim halkası gördüm. Babama, bu kimin halkasıdır dedim. Babam: “Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabından Abdullah b. Cezi ez-Zebidi’nin (r.a.)” dedi. Bunun üzerine Ona doğru ilerledim ve Peygamberimiz’den (s.a.v.) duyduğunu söylediği şu hadisi işittim: “Kim kendini Allah’ın dinine adarsa Allah Teala da Onu endişe duyduğu şeylerden korur ve hesap etmediği yerden Onun rızkını karşılar.”[32]

Bazıları Ebu Hanife’nin (r.a.) Enes b. Malik’le (r.a.) görüştüğünü kabul ediyor, fakat Ondan (r.a.) hadis aldığını reddediyor. Diğer bir kısım ise yaş itibariyle bir grup sahabiye yetiştiğini söylüyor fakat onlarla görüşüp hadislerini rivayet ettiğini inkar ediyor. İkinci grup red meselesinde bir adım daha ilerde duruyor; fakat her iki grup da nefy üzere şahadet ediyor. İddialarını delillendirirken de “Sahabe ile görüştüğünü falan falan alim rivayet etmedi” diyorlar. Böyle bir itiraz geçersizdir. Çünkü “yokluk” üzerinden fikir yürütüyorlar. Bu noktada Kerderi şunları söylüyor: “Bazı muhaddisler Ebu Hanife’nin sahabe ile görüştüğünü inkar ediyor; Talebeleri ise sahih isnatlarla bunu belgeliyor. Talebeleri, Ebu Hanife’nin (r.a.) durumunu daha iyi bilmektedirler. Bu yüzden Onun sahabe ile görüşüp onlardan hadis rivayet ettiğini kabul edenlerin görüşü karşı çıkanlardan daha güçlüdür.[33]

Ebu Hanife, “Tabiun”[34] kuşağına ahirde yetişen -sahabe devri müstesna- İslam tarihinin en büyük müçtehididir. Tabiun olması hasebiyle şu ayette övülen kadroya da dahildir: “(İslam’a girme noktasında) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya! İşte Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[35]

Ders Okutmaya Başlaması
Ebu Hanife’nin (r.a.) derslerine devam ettiği Hammad, 120[36] yılında vefat edince Iraklılar onun yerini dolduracak bir halef arayışına girdiler. İlk olarak yerine oğlu İsmail’i geçirmek istediler. Fakat onda aradıklarını bulamadılar.[37] Çünkü İsmail, fıkıhtan ziyade şiire ve Araplarla alakalı önemli olayları/hikayeleri öğrenmeye meyilli idi.[38] Bu yüzden babasının meclisinden geri durdu. Hammad’ın ders halkasına Musa b. Ebi Kesir oturdu. Kûfeliler fıkıhta kabiliyeti olmayan Musa’nın büyük alimlerin meclislerinde bulunmasından dolayı bu görevi ifa edebileceğini düşünmüşlerdi. Fakat O, talepleri karşılayamadı.[39]

Musa hacca gidince Kûfeliler, yerine Ebu Hanife’nin geçmesi noktasında görüş birliğine vardırlar. O da vazifeyi kabul etti. Niçin kabul ettiği kendisine sorulduğunda ise şöyle demişti: “İlmin yok olmasına gönlüm razı olmadı.”[40]

Kûfeliler, Ebu Hanife’nin (r.a.) ders halkasına gidip gelmeye başlayınca her konuda onun meclisinde kapsamlı ilim olduğunu gördüler. Derslerine devam ettiler, sair ders meclislerine gitmeyi bıraktılar. Dinde alim oluncaya kadar Onun yanında merhale merhale yetiştiler.[41]

Günler ilerledikçe Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim ve dehası daha iyi idrak edildi. Şöhreti Kûfe sınırlarını aştı. Sadece talebeler değil, ulema da Onun derslerine ilgi duydu. Çünkü O (r.a.) en zor meseleleri çözen, her işkali def eden olağan üstü bir zekaya sahipti. Fadl b. Musa es-Sinani Onun ders halkasını diğerleri ile mukayese ederken şunları söylemektedir: “Hicaz ve Irak’taki alimlerin derslerine devam ederdik; Ebu Hanife’nin meclisinden daha bereketli ve daha faydalı bir ders halkası yoktu.”[42]

İlminin bereketi fark edildikçe diğer hocaların ders halkaları küçüldü. Çünkü talebeler en ayrıntılı bilgiyi Onda buldular. Abdullah b. Mübarek Onun ilme katkısını anlatırken şöyle demektedir: “İlim tahsili için bir çok alime ve şehre gidip geldim. Ebu Hanife ile karşılaşıncaya kadar helal ve haramın illetlerini bilmiyordum.”[43]

Çağının tanığı bir çok alim O ders okutmaya başlayınca talebesizlikten ders okutamaz hale geldi. Kimi “İhkak-ı Hak” kabilinden “Ebu Hanife’nin ders okuttuğu bir zamanda bize ancak talebe olmak yakışır” deyip Onun ders halkasına katıldı. Kimi de hasedinden hakkında türlü iftiralar uydurup, onların tevziatı ile meşgul oldu. Hatib Bağdadi’nin “Tarih”i başta olmak üzere bazı eserlerde yer alan menfi ifadelerin çoğu, Ebu Hanife’nin (r.a.) ders okutmaya başlaması ile itibarlarını kaybeden haset sahiplerine aittir.

Fıkıh Akademisi
Ebu Hanife’nin (r.a.) ders takrir etmeye başladığı yıllarda İslam coğrafyasının sınırları İspanya’dan Güney Asya sahillerine kadar uzanmıştı. Farklı inanç ve kültüre ait bir çok millet İslam ülkesinin sınırları içerisinde yaşamakta idi. Bunların bir kısmı İslam’ı seçerken diğerleri “zimmi” statüsünde kendi dinlerini yaşamaya devam etti. Kûfe’nin Abbasilerin gözde şehirlerinden biri olması, devletin sınırları içerisinde yaşayan “zimmi” ve “müste’men” statülerine sahip gayri müslimleri buraya yerleşmeye ya da bura üzerinden İslam şehirlerine açılmaya sevk etti. Öyle ki Hz. Ömer’in Müslüman Arap kabilelerini yerleştirerek iskana açtığı şehir, kurulduktan bir asır sonra İslam coğrafyasındaki mezhep ve ideolojilerin bir hasılası konumuna geldi.

İslam’ın ilerleyişi karşısında yeni stratejiler belirleme yoluna giden gayri müslimler ümmetin birliğini parçalayabilmek, mezhepler arasındaki anlayış farklılıklarını fürudan usule taşıyabilmek için Kûfe gibi büyük şehirlerde Müslüman kılığında yoğun bir faaliyet içerisine girdiler. Akşamdan sabaha kadar hadis uydurup, sabah yalan yanlış senetlerle onları tevzi ettiler. Bu yüzden Kûfe’de ders okutmak ayrı bir dikkat gerektiriyordu. Hem sorun çoktu hem de yanlış doğrunun içerisine karıştırılmıştı.

Böylesine karışık bir ortamda ders okutmaya başlayan İmam Azam (r.a.) öncelikle Hz. Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında uygulanan şura içtihadını aktif hale getirdi. Bunun için 40 kişiden müteşekkil bir fıkıh akademisi kurdu. Akademinin üyeleri fıkıh, hadis Kur’an ilimleri ve Arap dilinde derin ilme sahip seçkin öğrencilerden oluşmakta idi.[44]

Ebu Hanife’nin (r.a.) meseleleri istişare ettiği müçtehit talebelerden bazıları şunlardır: Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, Züfer b. Hüzeyl et-Temimi, Hasan b. Ziyad el-Lü’lui, Veki’ b. el-Cerrah, Abdullah b. Mübarek, Bişr b. Ğiyas el-Merîsi, Afiyet b. Yezid, Davud et-Tai, Yusuf b. Halid es-Semti, Malik b. Miğvel ve Nuh b. Ebi Meryem.[45]

İslam’a ve Müslümanlara karşı olan sorumluluğu Onu böyle bir akademi kurmaya yöneltti. Zira İslam toplumundaki çok kültürlü yapı, beraberinde siyasi, içtimai, iktisadi, itikadi ve de ahlaki bir çok sorun üretmişti. Devletler arası hukuktaki tıkanmışlıktan, medeni ve kazai davalarda çözüm bekleyen sorunlara kadar hayatın bütün şubelerinde Kur’an ve Sünnet’ten hareketle çözümler getirilmeliydi. Evzai, Malik b. Enes gibi geniş müktesebata sahip bir çok müçtehit vardı; fakat sorunlar bir anda çözülebilecek gibi değildi. Bu yüzden Ebu Hanife’nin dersleri ayrı bir alaka gördü. Hac mevsimi Mescid-i Haram’da oturduğunda doğu ve batıdan büyük fakihler etrafında toplanır, onlara fetva verirdi.[46]

Kollektif bilginin etkin olduğu akademide Ebu Hanife (r.a.) ortaya bir mesele atar öğrencilerine görüşlerini sorardı. Onlar da söz alır, görüşlerini ve delillerini serd ederlerdi. Ebu Hanife gelen itirazlara cevap verir; derken mesele olgunlaşır ve en sonunda görüşünü beyan ederdi. Mesele karara bağlanınca içeriden “Allahü Ekber” sesleri yükselirdi.[47]

Birisi, Ebu Hanife’ye (r.a.) sahabenin bile ihtilafa düştüğü bir konuyu nasıl çözdüğünü sorduğunda O şöyle cevap verdi: “Zannediyor musun ki ben bu görüşe gelişi güzel ulaştım? Bu önemli konu hakkında yirmi yıl düşündüm, bununla ilgili bütün bilgi ve hükümleri topladım ve sahabenin her birinin fikirlerini teker teker inceledim.”[48] Neticede bu hükme ulaştım.

Ebu Hanife (r.a.) öğrencileri ile müzakere ettiği konuyu tam bir dikkat ve derin bir tahasssus içerisinde incelerdi. Bazen bir meseleyi onlarla bir ay ya da daha fazla tartıştığı olurdu. Konu üzerinde genel bir kabul oluşunca meclisin katibi Ebu Yusuf hükmü kayda geçerdi.[49]

O, müçtehitlerin hocasıydı. Mutlak müçtehit olarak kabul edilen fakat talebelerinin içtihatlarını tedvin etmemelerinden dolayı mezhepleri günümüze kadar ulaşmayan ya da ulaşan müçtehitler işkallerini ona arz ederlerdi.

Büyük hadis alimi Ameş hacca gitmek istediği zaman hac menasikini kendisi için düzenli bir şekilde yazması için ona haber göndermişti. Ameş etrafındakilere şöyle derdi: “Hac menasikini Ebu Hanife’den öğreniniz. Zira haccın ne farz ne de nafilesini Ondan daha iyi bilen birisini tanımıyorum.”[50]

Çözdüğü Meseleler
Fıkhın en canlı dönemi hicri ikinci asrın ilk yıllarından başlayıp dördüncü asrın ortalarına kadar devam eden “müçtehit imamlar” devridir. Bu dönem fıkhın “Altın çağı”dır. Meşhur ve muteber dört mezhebin kurucuları bu dönemde yaşamıştır. En fazla içtihat bu dönemde yapılmıştır. Bu dönemin dolayısıyla da Saadet Asrı sonrası bütün zamanların en büyük müçtehidi Ebu Hanife’dir. Çünkü O, bütün ümmetin “İmam-ı Azam”ıdır.

Ebu Hanife’nin (r.a.) fıkıh alanında çözüme kavuşturduğu meseleler beş yüz bine ulaşmaktadır(Rakkam hususunda ittifak yoktur).[51] Bu sayı ilk planda insana mübalağa gibi görünebilir. Vakıayı doğru değerlendirebilmek için öncelikle Kûfe’nin siyasi/içtimai konumunu ve diğer müçtehitlerin yaşadığı şehirlerle münasebetini iyi bilmek gerekmektedir.

Mesela İmam Malik Medine’de; Allah Resulü’nün (s.a.v.) yaşadığı şehirde sahabe çocuklarına fetva veriyordu. Medine’de mekan ve insan itibariyle ciddi bir değişim olmadığından hadis-i şerifler Ona yöneltilen soruları içtihada ihtiyaç duymadan karşılayabiliyordu. Kûfe’de ise tam bir kültür ve inanç mozaiği vardı. Bunun için problemler hem sayı itibariyle çok hem de değişikti. Böyle bir ortamda beş yüz bin meselenin oluşmasını imkansız kılacak bir durum yoktur. Ayrıca Ebu Hanife’ye (r.a.) özellikle hac mevsiminde devrin fakihleri tarafından çözülemeyen problemlerin de getirildiği ve Onun sadece olmuş olaylara değil olması ihtimal dahilinde olan hadiseler (takdiri meseleler) hakkında da fetva verdiği göz önünde tutulmalıdır. Bu usulle verdiği fetvaların 60 bin civarında olduğu düşünülmektedir.[52]

Vuku bulmayan fakat vuku bulması farz edilen konularda fetva vermek anlamına gelen “takdiri fıkhı” Ebu Hanife (r.a.) çokça kullanırdı. Katade ile arasında geçen şu konuşma buna niçin baş vurduğunu açıklamaktadır: Ebu Hanife:

– Ey Ebu Hattab! Kendisinden haber alınamayan bir adamın eşi hakkında görüşünüz nedir?

– Hz. Ömer’in fetvasını söylerim; Dört yıl bekler eğer bu sürede kocası gelirse onunla evliliği devam eder. Kocası dönmezse, eşleri ölen kadınlar gibi 4 ay 10 gün iddet bekler, ardından bir başkasıyla evlenebilir.

– Bu durumda ilk eş döner ve evlenen hanımına “Ey kötü iş yapan kadın! Ben yaşadığım halde sen başkası ile evlendin.” der; Sonraki koca da “Ey kadın! Eşin olduğu halde benimle evlendin” diye çıkışırsa kadın kimin eşi kabul edilir ve hangi adamla lanetleşir?[53]

– Bu hadise gerçekleşti mi?

– Hayır.

– O halde olmamış bir meseleyi bana niçin soruyorsun?

– Alimler belaya hazırlanırlar, gelmeden önce ondan korunurlar. Gelince de onu tanırlar, nereden girip nereden çıkacaklarını bilirler.[54]

Bu ön bilgiden sonra, beş yüz bin fetvayı Onun aktif olarak içtihat ettiği 30 yıla (H. 120-150) yayarsak her gününe 45 mesele düşmektedir. 40 müçtehitle birlikte meseleleri müzakere eden ve sabahtan yatsıya kadar bütün zamanını ilme adayan[55] Ebu Hanife gibi bir müçtehit için bu sayı hiç de kabarık değildir.

500 bin mesele hakkında hüküm beyan eden Ebu Hanife’nin kıyas ve istihsanı çok kullanmasından dolayı içtihatlarındaki yanılma oranı selefilerin iddia ettiği gibi yüksek midir? Bu sorunun en doğru cevabı Onu herkesten daha iyi tanıyan öğrencileri tarafından verilmiştir. Nitekim bir adam, talebelerinden Veki’in huzurunda İmam-ı Azam’ın yanıldığını söyleyince Veki’ şöyle diyerek adama karşı çıkmıştı: “Böyle diyen kişiler hayvanlar gibidirler; Hatta benimsedikleri yol itibariyle onlardan daha da aşağıdırlar. Yanında Ebu Yusuf ve Muhammed b. Şeybani gibi fıkıh alimleri, hadis imamları, Arap dili uzmanları, Fudayl ve Davud et-Tai gibi züht ve vera’ abideleri olan bir Ebu Hanife nasıl hata edebilir?! Böylesine muazzam bir öğrenci/müçtehit kadrosuna sahip birisi hata edemez. Çünkü yanıldığında müçtehit talebeleri müdahale ederek Onu doğruya yönlendirirler.”[56]

Kitapları
İmam-ı Azam (r.a.) bu gün olduğu şekliyle fıkıh ilmini tedvin eden ve bab bab, kitap kitap tertip eden ilk alimdir. İmam Malik (r.a.) de “Muvatta”yı telif ederken Onun tedvin usulünü takip etmiştir.[57]

Bu noktada Muvaffak b. Ahmed el-Mekki şunları nakletmektedir: “Ebu Hanife (r.a.) şeriat ilmini ilk tedvin eden kişidir. Ondan önce kimse bunu yapmamıştır. Çünkü ne sahabe ne de tabiun (r. anhum) şeriat ilmini sistematik bir şekilde bab ve kitaplara ayırmıştı. Onlar idrak güçlerine itimat ederlerdi, kalplerini bilgilerine dağarcık yapmışlardı. Onlardan sonra yetişen Ebu Hanife (r.a.) ilmin yayıldığına tanıklık eti. Yeni neslin ilmi zayi etmesinden korktu. Nitekim bu noktaya dikkat çeken Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Allah Teala insanların elinden çekip almak suretiyle ilmi ortadan kaldırmaz. İlmi, alimlerin ölmesiyle söküp alır. Geriye cahil reisler kalır; İlimleri olmadığı halde fetva verirler, hem saparlar hem de sapıtırlar.” İşte bunun için Ebu Hanife (r.a.) fıkhı tedvin etti. Onu baplara ayırdı. Bölüm bölüm tertip etti.[58]

Bölümlerin tasnifine ilk olarak “Taharet” ile başladı sonra “Namaz” ve peşi sıra diğer ibadetleri yazdı. İbadetleri takiben “Muamelatı” kaleme aldı. Tertibi “Miras”la bitirdi. O (r.a.) fıkhın tedvinine “Taharet”le başlayıp “Namaz”la devam etti. Çünkü kişinin sağlam bir akideden sonra, sorumlu olduğu ilk ibadet namazdır. Namaz ibadetlerin en özeli ve vücub itibariyle de en genelidir. “Muamelat”ı da ibadetten sonra getirdi. Çünkü -esas olan- kişi taraf olmadıkça “Muamelat” yok hükmündedir. Yani ibadet gibi mükellef, evvel emirde ondan sorumlu değildir. Ebu Hanife (r.a.) fıkhın tedvinini “Vasiyet” ve “Miras”la tamamladı. Çünkü bunlar insanın son anlarıyla alakalı hükümlerdir.[59]

Ebu Hanife’den (r.a.) sonra gelen müçtehitler Onun bu tasnif sisteminden faydalandılar. Ona uydular. Kitaplarını Onun eserlerine bakarak şekillendirdiler. Bunun içindir ki, İmam Şafii; “Alimler, fıkıhta Ebu Hanife’nin çocukları mesabesindedir.” demiştir.[60]

Muvaffak Mekki, fıkıh ile alakalı meseleleri Ebu Hanife (r.a.) tedvin etti derken, bunu Onun yönetiminde öğrencilerinin yaptığını kastetmektedir. Mekki’nin ifadelerinde “Mecaz-ı Akli” vardır. Bu, tıpkı “Hz. Ömer (r.a.) Kûfe’yi inşa etti.” cümlesindeki manaya benzer. Burada şehri gerçekte inşa eden Hz. Ömer (r.a.) değil Onun görevlendirdiği mühendis ve işçilerdir. Hz. Ömer’in (r.a.) inşa emrini vermesi fiilin Ona isnadını mümkün kılmaktadır. Fıkıhla alakalı eserlerin tedvinine sebep olan, bunu imla yoluyla bizzat yaptıran da Ebu Hanife olduğundan tedvin ameliyesinin Ona isnat edilmesi uygundur.

İmam-ı Azam (r.a.) fıkıh ilmine yaptığı büyük katkıya rağmen bizzat kendisi fıkha dair bir eser telif etmemiştir. Her ne kadar “el-Fıkhu’l-Ekber”in fıkıhla alakalı bir kitap olduğu 60 bin ya da daha fazla meseleyi içerdiği söylense de eldeki “el-Fıkhu’l-Ekber” nüshaları akide ile alakalı olduğundan, olmayan bir şey hakkında konuşup hüküm vermek doğru değildir.[61]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) bizzat telif ettiği bir fıkıh kitabının olmaması Onun adına bir eksiklik değildir. Çünkü kitap telifi Ebu Hanife’nin ahirete irtihalinden sonra ya da hayatının son anlarında şuyu’ bulmuştur.[62]

Sahabe asrındaki müçtehitler fetva ya da içtihatlarını tedvin etmekten sakınmışlardı. Hatta dinin esasına dair bir araya getirilen tek kitap Kur’an-ı Kerim olsun diye hadisleri bile -daha sonraki zamanlarda görülen keyfiyette- tedvin etmemişlerdi. Sonraki dönem alimleri hadisleri ve fetvaları bir araya getirme zorunluluğu duydular. Medine Fakihleri Abdullah b. Ömer, Aişe, İbn Abbas (r. anhum) ile onlardan sonra gelen tabiun kuşağı fetvalarını bir araya getirdi. Onlara bakar, meseleleri onlar üzerine bina ederlerdi. Iraklı fakihler de İbn Mesud’un fetvaları ile Hz. Ali, Şüreyh ve diğer Kûfe kadılarının fetva ve hükümlerini bir araya getirdiler. Kûfe fakihlerinden İbrahim Nehai, fetvaları ve fıkhi esasları bir risalede cem etti. Hammad da benzer bir çalışma yaptı. Bu risalelerin hiç biri fıkhi bablara göre tasnif edilmemişti. Halka dağıtılmayan bu çalışmalar unutma durumunda müçtehidin müracaat edeceği şekilde hazırlanan özel notlardan ibaretti.[63]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) fıkıhla alakalı içtihatlarını günümüze taşıyan eserler öğrencileri tarafından kaleme alındı. “Sahibeyn/imameyn” diye bilinen mezhebin iki önemli şahsiyeti Ebû Yusuf ve İmam Muhammed başta olmak üzere Züfer b. Hüzeyl, Hasan b. Ziyad gibi diğer talebelerinin Ondan rivayet ettikleri fıkhî meseleleri İmam Muhammed, “Zâhiru’r-Rivâye” adıyla şöhret bulan altı kitapta bir araya getirdi. Fakat, “Zâhiru’r-Rivâye” kitaplarının içerikleri hakkındaki yaygın kanaat, bunların üç imamdan ya da onların bir kısmından nakledilen meseleler olduğu istikametindedir.[64] Altı kitaptan oluşan ve tamamı İmam Muhammed tarafından tedvin edilen ‘Zâhiru’r-Rivâye’ kitaplarına bu ismin verilmesi, onların, İmam Muhammed’den güvenilir bir rivayet zinciriyle nakledilmelerinden dolayıdır.[65]

Mütevatir bir rivayet zincirine sahip olmadıklarından dolayı “Nevadir” başlığı altında toplanan[66] kitaplarda da Ebu Hanife’nin çok sayıda içtihadı yer almaktadır.[67]

İmam-ı Azam (r.a.) kelam ilminde de geniş bir müktesabata sahipti. Devrin ihtiyaçlarını dikkate alarak akide ile alakalı meselelerde de ümmete yol gösterdi. Bu alandaki mütalealarının bir kısmı öğrencileri tarafından kayda geçirildi. Bir kısmı da kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplarla şekillendi. Maturidi mezhebinin de temelini oluşturan bu kitaplar şunlardır: “el-Fıkhu’l-Ekber”, el-Fıkhu’l-Ebsat”, “el-Alim ve’l-Müteallim”, “er-Risale”, “el-Vasiyye”.[68]

İçtihat Usulü
Ebu Hanife (r.a.) içtihat ederken deliller arasında nasıl bir sıralama takip ederdi; Nelere öncelik verirdi? Birilerinin iddia ettiği gibi O sahih hadislere rağmen “Kıyas” ve “İstihsan”a başvurur mu idi? Sahih kabul ettiği hadislerin yekünü 17 adet mi idi?[69]

Sünnet’e rağmen bir İslam oluşturmayı hedefleyen modernist Müslümanlar düşüncelerine meşruiyet kazandırabilmek için Ebu Hanife’yi (r.a.) kendilerine göre tanımlama gayreti içerisine girdiler. Halbuki O, değil Sünnet’i devre dışı bırakmak, sahabe sözünü bile hüccet kabul ederdi. Nitekim içtihat usulünde izlediği yolu anlatırken şöyle demektedir: “Öncelikle Allah’ın Kitabı’nda olanı alırım. Onda bulamazsam Sünnet’e müracaat ederim. Kitap ve Sünnet’te bulamadığım takdirde sahabe sözüne başvururum. Onların sözlerinden dilediğimi alır dilediğimi terk ederim. Sahabenin sözünü bırakıp da başkasının sözünü almam. Fakat iş İbrahim en-Nehai, Şa’bi, İbn Sirin, Hasan Basri, Ata, Said b. Müseyyeb’e… ulaşırsa bunlar içtihat eden bir topluluktur. Ben de onlar gibi içtihat ederim.”[70] Muvaffak Mekki devamla Ebu Hanife’nin (r.a.) içtihat sistemini açıklarken şunları söyler: “O, meseleleri kıyas yaparak bir sonuca bağlardı. Kıyas uygun olmuyorsa “istihsan”da bulunurdu. İstihsanla da bir sonuca ulaşamadıysa Müslümanların aralarında dikkate aldıklara muameleye/örfe müracaat ederdi.[71]

Yukarıdaki ifadelerden bedihi bir şekilde anlaşılmaktadır ki, Ebu Hanife (r.a.) bir konuda hüküm verirken öncelikle Kitab’a, ardından Sünnet’e sonra da sahabe görüşüne müracaat ederdi. Eğer sahabe arasında icma yoksa yine de onların görüşlerinin dışına çıkmaz, sözleri arasından Kur’an ve Sünnet’e en uygun olanı seçerdi.[72] Söz konusu delillerde konuyla alakalı bir hüküm bulamadıysa sırasıyla kıyas ve istihsan yapar ya da sahih örfü dikkate alırdı.

Buna göre Ebu Hanife’nin (r.a.) hüküm çıkarırken kullandığı deliller şunlardır: Kitap, Sünnet, sahabe icmaı, sahabe kavli, kıyas, istihsan, örf ve icma.

TENKİTLER
Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenlerin ifadeleri tahlil edildiğinde görülecektir ki; münekkitler ya kıskanç ya cahil ya da mutaassıb kimselerdir. Bazı ilim adamları ilimdeki dirayetine, ümmet nezdindeki itibarına haset edip Ona iftira ettiler. Böylece Onun gölgesinden kurtulacaklarını düşündüler. Cahiller de gayreti diniye adına haset sahibi alimlerin yalanlarını hakikat diye müdafaa ettiler. İmam-ı Azam’ı (r.a.) tenkit eden taifenin üçüncüsü ise taassubun görme melekelerini öldürdüğü kişilerdir. Bunların başında bir çok esere imza atan Hatib Bağdadi gelmektedir.

Bağdadi’nin Hezeyanları

Bağdadi meşhur eseri “Tarihu Medineti’s-Selam/Bağdat”ın XV. cildinde 444’ten 587’ye kadar olan sahifelerde (143 sayfa) Ebu Hanife’yi anlatır. İlk 60 sahifede Ebu Hanife’nin ilmi, takvası ve cömertliği ile alakalı nakillerde bulunur. İlk bölümün sonunda Onun (r.a.) sahabe sözünü dahi kendi içtihadına tercih ettiğini anlatır. Bunun hemen akabinde Ebu Hanife’yi (r.a.) cerhe başlar ki muzahrafat tam 82 sahife devam eder. Bağdadi’nin Ebu Hanife’ye (r.a.) dair naklettiği iftiralar altı ana başlıkta toplanır: 1. Ebu Hanife aleyhinde konuşan alimlerin ifadeleri. 2. Ebu Hanife’den iman konusunda rivayet edilen sözler. 3. İmam-ı Azam’a isnat edilen “halku’l-Kur’an” ile alakalı görüşler. 4. Devlet adamlarına başkaldırmak ile alakalı nakiller. 5. Din hakkında uydurulup Ebu Hanife’ye isnat edilen çirkin sözler. 6. Onun içtihatlarını yeren ve Ondan sakınmayı öğütleyen bazılarının sözleri.

Birinci başlık altında rivayet edilen nakillerle alakalı şunlar söylenebilir: Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenlerin ifadelerine bakıldığında görülmektedir ki, bunlar Onun ilmini çekemeyen insanlardır. Ayrıca Hatib Bağdadi’nin naklettiği sözlerin senetlerinde yer alan bir çok ravi yalanda şöhret bulmuş kişilerdir. Bu yüzden rivayetleri metruktur. Ravide problem olmadığı farzedilse dahi çağdaş iki alimden birinin diğerini tenkit etmesi, tenkit edilenin değerini düşürmez. Bundan dolayı zan altında da bırakılmaz. Zira muasır alimlerin birbirlerini tenkit etmeleri sahabe devrinden günümüze kadar hep devam ede gelmiştir. Aynı devirde yaşayan alimlerin, birbirlerini anlatırken kullandıkları üslubun sert, ifadelerin ön yargılı olması, söz konusu açıklamalara ihtiyatla yaklaşılmasını gerekli kılmıştır. İnsan psikolojisinin dayanılmaz baskısı altında söylenen ithamları değerlendirirken İbn Abbâs’ın şu sözünü zihinde canlı tutmak doğru hükmün kılavuzu olacaktır: “Alimlerin bilgisini kabul edin, fakat birbirleri hakkındaki kanaatlerinde onları doğrulamayın. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, onların vuruşan iki koçtan daha farklı durumları yoktur.”[73] İmam Taceddin es-Subki talebelerine, ulemanın birbirleri hakkında sarf ettikleri sözlere, aralarında cereyan eden olaylara karşı sessiz kalmalarını telkin eder.[74] İbn Abidin de muasır alimlerin birbirlerinin yargılarına göre değerlendirilmelerinin doğru olmadığını belirtir.

Haset sahibi insanların iftiralarını dikkate alarak Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenler hakikatle yüzleştiklerinde tövbe edip Allah’tan mağfiretlerini istemişlerdir. Nitekim Onun muasırlarından Şam diyarının fakihi Evzai (r.a.) Abdullah b. Mübarek’le karşılaştığında “Kûfe’de ortaya çıkan ve Ebu Hanife künyesiyle şöhret bulan bu bidatçi kimdir? diye sorar. İbn Mübarek kim olduğunu söylemeden muğlak meseleleri, onları anlama usullerini ve o konudaki fetvaları zikretmeye başlar. Evzai:

– Bu fetvalar kime aittir?

– Irak’ta karşılaştığım bir alime.

– Bu kişi ulemanın büyüklerindendir. Git Ondan daha fazla mesele öğren.

– İşte bu alim az önce bidatçi diye tenkit ettiğin Ebu Hanife’dir.

Daha sonra İmam Evzai ile Ebu Hanife Mekke’de bir araya gelir, İbn Mübarek’in anlattığı konuları müzakere ederler. Ebu Hanife konuları daha da açar. Ayrıldıklarında Evzai İbn Mübarek’e: “İlminin çok ve aklının mükemmel oluşuna gıpta ettim. Allah Teala’dan hakkında söylediklerimden dolayı affımı istiyorum. Apaçık bir yanlışın içerisinde imişim. Sana gelince İbn Mübarek, sakın Ondan ayrılma!”[75]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) ilim ve takvasını takdir eden muasırlarına gelince onların tavsifleri hasetçilerin iftiralarına kıyas edilmeyecek derecede çoktur. İmam Malik’e Ebu Hanife’yi (r.a.) gördün mü diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Evet, öyle bir adam gördüm ki, sana bu sütunun altın olduğunu söylese mutlaka -altın olduğuna dair- delillerini getirir.”[76] Ondan daha fakihini görmedim[77] diyen İbn Mübarek “Eğer Allah Teala bana Ebu Hanife ve Süfyan’a talebe olmayı nasip etmeseydi sıradan birisi olurdum.”[78] itirafında bulunmuştur.

Bağdadi, Ebu Hanife’yi (r.a.) cerh etmeye devam ettiği diğer beş bölümde de meçhul ya da mecruh ravilerin hezeyanlarını bilgi diye nakleder. Bağdadi’nin İmam-ı Azam’a (r.a.) isnat ettiği imanla alakalı rivayetlerin önemli bir bölümünün senedinde adalet vasfını yitiren raviler vardır. Bu nevi ravilerin sözlerine itimat edilmez. Diğer taraftan Ebu Hanife’ye isnat edilen Kur’an’ın yaratılmış olduğu şeklindeki iddialar da doğru değildir. Zira İmam-ı Azam (r.a.) akide ile alakalı olan eseri “el-Fıkhu’l-Ekber”de Kur’an’ı Kerim’in yaratılmış olmadığını, Allah Teala’nın kelamı olduğu belirtmektedir.[79]

Bağdadi, Ebu Hanife’ye (r.a.), hiçbir müslümanın söylemeyeceği ifadeleri isnat eder. Bunlar içerisinde en kabul edilmezi “Eğer Allah Resulü bana ya da ben Ona yetişseydim, muhakkak ki bir çok görüşümü kabul ederdi.”[80] iddiasıdır. Bu rivayetin ilk halkasında Yusuf b. Esbad vardır ki, cerh ve tadil otoriteleri Onun rivayetlerinin delil olamayacağını bildirmektedirler.[81] Ne var ki Bağdadi hadis uydurmakla ün yapan böyle bir adamın Ebu Hanife hakkında uydurduğu bir sözü bilgi diye eserine almış, ümmetin imamına iftira etmiştir.

Bağdadi’nin, Ebu Hanife (r.a.) biyografisinin son bölümünde İmam’ın -haşa- “Deccal” olduğunu iddia eden rivayetleri[82] nakletmesi ise ne ilim ne de ahlaki kriterlerle bağdaşır.

İbn Hacer Mekki, Bağdadi’nin Ebu Hanife (r.a.) hakkındaki menfi rivayetleri kritik ederken metinleri nakleden ravilerin neredeyse tamamının mecruh ve meçhul olduğuna vurgu yapar. Mekki, yapılanı sorgularken de şöyle der: “Bu tür rivayetlerle her hangi bir müslümanın şerefini lekelemek icmaen caiz değilken, bunlar nasıl olur da ümmetin müçtehitlerinden bir büyük imama reva görülebilir?”[83]

Abdulhayy el-Leknevi, Hatib Bağdadi’nin taassub sahibi bir alim olduğunu bu yüzden de Ebu Hanife (r.a.) ve öğrencileri hakkındaki cerhlerinin ilmi bir kıymet arz etmediğini belirtir.[84]

Tarih boyu Bağdadi’ye bir çok reddiye yazılmıştır. Onlardan bazıları şunlardır: el-Meliku’l-Muazzam İsa b. Ebi Bekir el-Eyyubi’nin “es-Sehmu’l-Musib fi’r-Reddi ala Ebi Bekr el-Hatib”i, Sıbt-u İbni’l-Cevzi’nin “el-İntisar li İmami E’immeti’l-Emsar”ı ile “Miratu’z-Zaman”ı, Ebu’l-Müeyyed el-Harizmi’nin “Cami’u Mesanidi Ebi Hanife”si (Bu eserin sadece baş tarafında Bağdadi’ye cevap ihtiva eden bir bölüm vardır.) Ezher ulemasından oluşan bir komisyonun eserin Ebu Hanife’yi cerh eden kısmına yaptığı ve eserle birlikte basılan notları, Muhammed Zahid Kevseri’nin “Te’nibu’l-Hatib ala Ma Sakehu fi Tercemeti Ebi Hanifete mine’l-Ekazib”i.[85] Tarih-i Bağdat’taki ilgili rivayetleri hem metin hem de senet itibariyle etraflı bir şekilde tahlil eden Kevseri’nin “Te’nib”i, hem muazzam bir müdafaname hem de bir irfan hazinesidir.

“Az Hadis Bilirdi” İddiası
Ebu Hanife (r.a.) karşıtlarının ortak buluşma noktası Ona hadisle alakalı yönelttikleri tenkitlerdir. Onlara göre İmam-ı Azam az hadis bilen ve görüşünü hadise tercih eden bir ilim adamıdır.

Bu iddialara cevap vermek gerekirse şunlar söylenebilir:

Her şeyden önce Ebu Hanife’nin (r.a.) az sayıda hadis bildiği meselesi hilafı hakikat bir iddiadır. Çünkü hadis otoriteleri Onun hadiste “İmam” olduğuna şehadet etmektedirler. Ebu Hanife’nin (r.a.) hadis ilminde geniş bir malumata sahip olduğunu söylenen alimler arasında Ebu Davud, Tirmizi, Hakim, Beyhaki, İbn Kayyım, İbn Kesir[86] gibi büyük hadisçiler vardır.

Muarızlar Ebu Hanife’nin bildiği hadislerin sayılı olduğunu iddia ederlerken Onun talebelerinden Hasan b. Ziyad “Ebu Hanife’nin iki bini Hammad’tan, iki bini de diğer hocalarından olmak üzere dört bin hadis rivayet ettiğini” bildirmektedir.[87]

Ebu Hanife’nin (r.a.) -diğer üç imam gibi- bizzat tedvin ettiği bir hadis kitabının olmamasını istismar edenlere karşı Muhammed b. Mahmud el-Harizmi İmam-ı Azam’a ait hadisleri cem eden bir “Müsned” telif ederek cevap vermiştir. Müellif, Müsned’in hadislerini 15 büyük hadis aliminin Ebu Hanife’nin hadislerini bir araya getirdiği müsnedlerinden oluşturmuştur.[88]

Muvaffak Mekki, Ebu Hanife’nin el-Asar’daki rivayetleri (el-Asar, Ebu Yusuf ve Muhammed’e ait aynı adı taşıyan iki ayrı mecmuadır ki, Ebu Hanife’den rivayet edilen hadisleri muhtevidirler.) 40 bin hadis arasından seçtiğini nakletmektedir.[89]

Hadise bu derece vukufiyeti olan Ebu Hanife (r.a.) niçin rivayetini 4 binlerle sınırlandırmıştır? Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, Ebu Hanife ahad olarak rivayet edilen hadisleri kabulde herkesten daha fazla titiz davranmıştır. Çünkü Onun yaşadığı dönemde zındıklar ve bidatçiler sürekli hadis uydurmakta idiler. İkincisi ise, Ebu Hanife muhaddislerin adeti olduğu üzere oturup hadis rivayet etmemiştir.[90] Fakat muhaddislerin ameliyesinden daha mühim bir vazife ifa etmiştir ki, o da hadisleri tahlil edip onlardan şeriatın maksatları çerçevesinde hükümler çıkarmaktır. Şafii ulemasından Muhammed b. Yusuf es-Salihi bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hanife (r.a.), hüküm çıkarma ile meşgul olduğundan çok sayıda hadis bilmesine rağmen rivayeti fazla olmamıştır. Aynı sebepten dolayı İmam Malik ve Şafi’den rivayet edilen hadisler de bildiklerine oranla azdır. Bu durum sahabe için de geçerlidir. Nitekim geniş malumatlarına rağmen Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi büyük sahabilerin rivayet ettiği hadisler onların derecelerinde olmayanlara nisbetle az olmuştur.”[91]

Aslında Onun çözüme kavuşturduğu binlerce mesele, hadis ilmindeki vukufiyetini gözler önüne sermektedir. Nitekim Kevseri de bu noktaya dikkat çekmektedir: “Ebu Hanife’nin çok hadis bildiği fıkıh baplarında zikrettiği delillerden ve seçkin talebeleri tarafından tedvin edilen 17 müsnetteki hadislerinden anlaşılmaktadır.”[92]

“İçtihadını Hadise Tercih Ederdi” İddiası
Önceki sayfalarda Ebu Hanife’nin (r.a.) bir meseleyi çözüme bağlarken ilk olarak Kur’an’a, Onda bulamayınca Sünnet’e, Onda da bulamayınca sahabe kavline müracaat ettiğini nakletmiştik. Sahabe kavlinin olduğu yerde dahi içtihat etmeyen bir müçtehit için nasıl olur da içtihadını hadise tercih ederdi, denilebilir?! Bilakis, ulema arasında şöhret bulan güvenilir ravilerin mürsellerini delil olarak kullanmasına bakarak Onun Sünnet’e aşırı derecede bağlı olduğunu söylemek gerekir.

O, muhaddisler kadar hadis rivayet etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bu doğruluk İmam-ı Azam adına bir nakısa değildir. Çünkü O, hadislerden hüküm çıkarmakla meşguldü. Ona bir hadis ulaştığında onu asıl kabul edip üzerine benzer hükümleri kıyas eder, ona göre fetvalar verirdi. Bazen hadisten çıkardığı hükmü belirtir, metni rivayet etmez, bazen de hem metni rivayet eder hem de hükmü beyan ederdi. Sahabenin müçtehitleri de böyle yapardı.

Dört halife, Abdullah b. Mes’ud ve Ammar b. Yasir (r. anhum) uzun yıllar Allah Resulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık yapmalarına, seferde ve hazarda neredeyse Ondan hiç ayrılmamalarına rağmen son üç yılında Allah Resulü’ne (s.a.v.) yetişen Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmemişlerdir. Şimdi bu fotoğraftan hareketle Ebu Hureyre (r.a.) dört halifeden daha fazla hadis dinledi ya da onların gördüklerinden daha fazla şeye tanık oldu da bu yüzden insanlar Ondan diğerlerine nisbetle daha fazla hadis rivayet ettiler mi denilecek?! Dört halife başta olmak üzere müçtehit sahabiler rivayetten ziyade hadislerden hüküm çıkarma ya da onları asıl kabul edip üzerlerine yeni meseleleri kıyas etme işi ile iştigal ettiler. Bu yüzden rivayetleri sınırlı sayıda oldu.

Herkes şu noktada hem fikirdir ki, Ebu Hanife (r.a.) en fazla hüküm çıkaran müçtehittir. Fıkhi hükümlerinin çok olması Onun fazla hadis bildiğine delalet eder. Verdiği fetvaların sahih olması kullandığı delillerin de sahih olduğuna işaret eder. Yine herkes kabul eder ki Ebu Hanife kıyasta diğer müçtehitlerden daha güçlü ve onu diğerlerinden daha iyi bilir. Kıyas da bir ayete ya da bir hadise yapıldığına göre Onun çok kıyasının olması çok hadis bildiğine ve onları etraflı bir şekilde idrak ettiğine delalet eder.[93]

Bazı hadislere muhalefet etmesine gelince, söz konusu hadisler ya sıhhat için belirlediği kriterlere uymamaktadır ya ravisinde bir problem vardır ya nesh edilmiştir ya da daha kuvvetli kabul ettiği bir başka hadisle tearuz halindedir. Bu durumlardaki hadisleri reddetmeyen hiçbir müçtehit yoktur.

Ebu Hanife, haset sahibi insanların, hakkında yaydıkları dedikoduları işittiğinde şöyle demişti: “Bu insanlara şaşıyorum; Ancak bir nassa dayanarak fetva vermeme rağmen şahsi kanaatimi dikkate alarak içtihatta bulunduğumu iddia ediyorlar.”[94]

Bütün bu bilgiler ortada iken İbn Haldun’un kime ait olduğunu belirtmeden “Ebu Hanife’nin rivayet ettiği hadislerin 17 civarında olduğunu söylemesi”[95] Onun aleyhinde bir delil olamaz. Zira İbn Haldun, bu ifadeden hemen sonra bu türlü sözlerin doğru olmadığını, hadis bilgisi az olanın içtihad edemeyeceğini, İmam’ın, hadis konusunda da büyük bir Müçtehid olduğunu söyler. Bu durumda iddia hiç bir kıymet ifade etmez. Çünkü ilmi ölçülere göre eğer bu bir iddia ise delilini, yok eğer rivayet ise senedini belirtmek gerekir. Fakat İbn Haldun delil ve senet bulamadığından ifadesini “Yukalü/denir ki” diye nakletmektedir.

Ebu Hanife’nin hadiste kudreti yoktu diyenlerin iddiası ya senetsiz ya da Onun karşısında itibarını kaybeden haset sahibi insanların iftiralarına dayanıyor. Ümmetin her mezhepten alimleri ise yüksek sesle Onun hadiste “imam” olduğunu söylüyorlar. Hadise karşısında “Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?”[96] ayetini okumaktan başka ne söylenebilir ki?

Hatime
Ebu Hanife’nin (r.a.) ilimdeki dirayetini, Kur’an ve Sünnet’e vukufiyetini anlayabilmek için çözüme kavuşturduğu meseleleri tanımak/mütalaa etmek gerekir. Bunun için de asgari bir ilim adamı nosyonuna sahip olmak lazımdır. Bu nosyondan mahrum olanların, Onu (r.a.), çözülmez gibi görünen sorunları halleden “Hallalu’l-Meşakil” kimliğiyle anlamaları aşırı iyimserlik olacaktır. Ebu Hanife’yi (r.a.), bu kimliğiyle en doğru İmam Malik (r.a.) ve Şafii (r.a.) gibi mutlak ya da Ebu Yusuf (r.a.) ve İmam Muhammed (r.a.) gibi müntesip müçtehit ünvanına sahip alimler anladı. İslam’ın yenilenmesinden bahseden kimi modernist ya da selefilerin çözüm üretme yerine Ebu Hanife’yi (r.a.) aşağılar bir tavır içerisinde yer almaları ise, ancak büyük bir marifet içerisinde cahil kalmalarıyla ifade edilebilir.

Hanefi nisbesini taşımak ya da İslam Hukukunda akademik kariyer yapmakla Ebu Hanife’yi (r.a.) anlamak eş değer değildir. Eğer böyle olsaydı Onu (r.a.) en iyi anlayan Ona herkesten daha yakın olan annesi olurdu. Ne var ki annesi, Onun ilimdeki kudretini takdir edemediğinden fetvaları oğluna değil de mahallenin imamına sorardı. Bu noktada Hasan b. Ziyad şöyle bir hadise nakletmektedir: “Bir gün Ebu Hanife’nin annesi yemin etti. Daha sonra da yeminini bozdu. Oğluna fetva sordu, fakat aldığı cevaba razı olmadı. Ebu Hanife’ye (r.a.), fetva hususunda ancak Zuratu’l-Kas’ın dediğini kabul edeceğini söyledi. Ebu Hanife annesini alıp Zura’ya götürdü. Kadın sorusunu sorunca Zura hayret içerisinde “Ey Kadin! Kûfe fakihi yanında olduğu halde mi ben sana fetva vereceğim?!” dedi. Ebu Hanife (r.a.) Zura’ya annesini kastederek ‘Şöyle şöyle diyerek ona fetva ver.’ dedi. Zura Ebu Hanife’den dinlediği fetvayı nakletti de kadın öyle razı oldu.”[2]

Bu gün “Büyük fikir adamı”, “Büyük müçtehit” etiketiyle takdim edilen, görüşleri hakkında doktora tezleri hazırlanan Müslüman modernistlerin ilmi yeterliliği Ebu Hanife’ye (r.a.) kıyasla mahalle imamına bile eş değer olamaz. Fakat bunu idrak etmenin yolu bir takım nisbe ya da kariyerlere sahip olmaktan değil, İmam Serahsi gibi ilim adamı nosyonuna sahip olmaktan geçer.

İslam coğrafyası Hz. Ömer (r.a.) zamanında ciddi anlamda bir imar faaliyetine sahne oldu. Bir çok yeni şehir kuruldu. Bu bağlamda hicretten 17 yıl sonra Basra ve Kûfe[3] şehirleri inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.) Kûfe’ye ayrı bir alaka gösterdi. Fasih Arapça konuşan kabileleri şehrin çevresinde konuşlandırdı. Abdullah b. Mesud’u (r.a.) halka ilim öğretmesi için Kûfe’ye gönderdi. Sa’d b. Ebi Vakkas, Huzeyfe, Ammar b. Yasir, Selman el-Farisi, ve Ebu Musa el-Eşari (r. anhum) gibi alim sahabiler de şehrin irfanına katkıda bulundu; İbn Mes’ud’a yardımcı oldular. Kûfe bir irfan şehrine dönüştü. Hz. Ali (r.a.) şehre geldiğinde fakihlerin çokluğundan memnun olup şöyle demişti: “Allah’ın rahmeti İbn Mes’ud’un üzerine olsun. Bu şehri ilimle doldurdu. Onun talebeleri şehrin kandilleridir.”[4]

Hz. Ali (r.a.) en az İbn Mes’ud (r.a.) kadar ilme önem verdi. Halka fıkıh öğretmeye devam etti. Kûfe’yi İslam Devleti’nin başkenti yaptıktan ve alim sahabilerin şehre gelmesinden sonra Kûfe, İslam şehirleri arasında fakihleri, muhaddisleri, Kur’an ve Arap dili ile iştigal eden alimlerinin çokluğu ile benzersiz bir şehir haline geldi.[5]

Muhammed b. Rebi’ el-Cîzî ve Suyuti Mısır’da yerleşen sahabileri sayı itibariyle kıymetlendirirlerken ancak üç yüz kişiyi tespit edebilirler. el-İclî ise sadece Kûfe’ye yerleşen sahabilerin bin beş yüz kadar olduklarını, bunların yetmiş kadarının da Bedir ashabı olduğunu bildirir.[6]

Sahabenin bereketli çalışmaları bütün bir şehri üniversiteye çevirdi. Enes b. Sirin Kûfe’yi anlatırken şunları söylemektedir: “Kûfe’ye geldiğimde baktım ki şehirde dört bin kişi hadis, dört yüz kişi de fıkıh tahsil etmekte idi.”[7] Şehrin ilimle bütünleşen bu yapısından dolayıdır ki Kûfe, Emevi zulmünün yaşandığı dönemde mustazaf müminlerin sığınağı olmuştur.

Ebu Hanife (r.a.), alim sahabiler tarafından ilimle doldurulan Kûfe’de hicretten 80 yıl sonra dünyaya geldi. Ne var ki Onun doğduğu şehir ilk kurulduğu andaki safiyetini yitirmişti. Kûfe, sınırları içerisinde yer aldığı Irak’ın sosyo-kültürel yapısından ciddi şekilde etkilendi. Bu yüzden Şii, Harici, Mutezili ve zındık fırkaların en güçlü isimleri orada faaliyet göstermekte idi. Fakat sahabenin özellikle de İbn Mes’ud’un (r.a.) yetiştirdiği talebeler sayesinde bölgenin en güçlü oluşumu Ehl-i Sünnet’di.

Ebu Hanife (r.a.) böylesine karışık bir coğrafyada dünyaya geldi. İlk olarak ticaretle iştigal etti. Zaman zaman da ilim meclislerine katıldı. Fakat bu süreklilik arz etmiyordu. İlim meclislerinde hazır bulunduğunda akdedilen münazaralara aktif olarak katıldı; Sapık fırkalara karşı Ehl-i Sünnet akidesini müdafaa etti. Ebu Hanife’nin münazaralardaki fevkalade başarısı devrin uleması tarafından takdirle karşılandı. Onlar, Ebu Hanife (r.a.) gibi bir dahinin mesaisinin büyük bölümünü ticarete adamasına rıza göstermediler. Onu ilme teşvik ettiler. Bu bağlamda İmam Şa’bi’nin teveccühü ayrı bir önemi haizdir.

Ebu Hanife (r.a.) İmam Şa’bi vesilesiyle ilme yönelmesini anlatırken şunları söyler: “Bir gün çarşıya giderken İmam Şa’bi’nin yanından geçiyordum; beni çağırıp şöyle dedi:

– Böyle sürekli kime gider-gelirsin?

– Çarşıya.

– Onu kastetmedim. Ulemadan kimlerin dersine gidersin?

– Hiçbir alimin dersine düzenli olarak gitmiyorum.

– İlmi konularda araştırma yap, ulemanın ders halkalarına devam etme noktasında ihmalkar davranma. Zira sende muazzam bir dikkat ve cevvallik görmekteyim.

Şa’bi’nin bu sözü üzerimde etkili oldu. Çarşıya gitmeyi bıraktım ve ilme başladım.”[8]

Ebu Hanife (r.a.) ilim halkalarının müdavimi olunca ticaretten büsbütün kopmadı; Fakat aktif olarak da içerisinde yer almadı. Ticari faaliyetlerini ortakları vasıtasıyla yürüttü. Zaman zaman onları ziyaret edip İslami esaslar çerçevesinde çalışıp-çalışmadıklarını kontrol etti.

Ebu Hanife (r.a.) tahsile başlayacağı sırada bütün ilimleri göz ününe aldı ve her birini ayrı ayrı tahsil etti. İlk olarak “alet ilimleri”nin en önemlilerinden biri olan “Nahiv” ile ilgilendi. Sırasıyla diğerlerini de ikmal etti. Bu alanda iyi bir seviyeye gelince gaye ilimlerinin okutulduğu ders halkalarına katıldı. O yıllar itibariyle Kûfe mescitlerinde üç çeşit ilim halkası faaliyet göstermekte idi:

Akait ile alakalı temel meselelerin müzakere edildiği ve çeşitli fırka mensuplarının katıldığı Kelam meclisleri. Hadis müzakerelerinin yapıldığı ve rivayet kriterlerinin konuşulduğu hadis meclisleri. Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma ameliyesinin yapıldığı ve fetvalarının verildiği fıkıh meclisleri.[9]

Ebu Hanife’nin (r.a.) bütün mesaisini ilme adadığı yıllarda Kûfe’de yoğun bir şekilde itikadi tartışmalar yaşanmakta idi. Müslümanlar hem kendi aralarında hem de zındıklarla tartışıyorlardı. Ebu Hanife şartların etkisi ile kelam meclislerini tercih etti. Öyle ki kelam ilminde parmakla gösterilecek bir konuma ulaştı. Basra’da Kelam’la alakalı ciddi münazaraların akdedilmesi ve farklı fırka mümessillerinin orada olması ilgisini çekti. Yirmi küsür defa Basra’ya gitti. Bunun için bir yıl kadar Basra’da ikamet etti. O yıllar itibariyle kelamı en üstün ilim addetmekte idi. Zamanla bakış açısında ciddi değişmeler oldu. Şöyle düşündü: “Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabı ve tabiun bizim bildiğimiz her meseleye vakıftı. İlmi meselelerde daha fazla bir kudrete ve müktesebata sahiptiler. Fakat kelami tartışmalara dalmadılar. Bilakis bundan geri durdular ve yapılmasını şiddetle nehyettiler. Onlar, şeriatla alakalı konuları fıkhi meseleleri konuştular. Bunun için meclisler akdettiler. Bu tür derslerde hazır bulundular. İnsanları şeriatın esasını öğrenmeye çağırdılar. Fetva verdiler, fetva aldılar.”[10] Fakat kelami tartışmalarda taraf olmadılar. Bu fotoğraf gözünün önünde canlandıkça Kelam’a karşı soğukluk hissetmeye başladı.

Ebu Hanife’nin zamanla fıkha karşı ise ilgisi arttı. Kelam meclislerinde üstadlığı bırakıp fıkıh halkalarında talebe olmayı tercih etti. Züfer b. Hüzeyl Ebu Hanife’nin (r.a.) fıkhı tercih etmesine neden olan hadiseyi anlatırken şunları nakleder: “Mescitte fıkıh dersleri okutan Hammad b. Ebi Süleyman’ın yakınında oturur kelam dersleri okuturdum. Bir gün yanıma bir kadın gelip; “Adamın cariye bir hanımı var. Sünnet’e uygun bir şekilde onu boşamak istiyor. Kaç talakla boşamalıdır?” şeklinde bir soru sordu. Cevabını bilemeyince suali Hammad’a sormasını, sonra da gelip Onun cevabını bana bildirmesini söyledim. Kadın Hammad’a sordu; O da şu şekilde cevap verdi: “Temizlik halinde ve cinsel ilişkiye girmeden onu bir talakla boşar, sonra ona yaklaşmaz ta ki kadın iki hayız dönemi geçirir ve ardından gusül abdesti alır. Bu durumda kadının evlenmesi helal olur.” Kadın dönüp bana Hammad’ın fetvasını nakletti. Bunun üzerine “Kelamla uğraşmaya değmez” dedim; Ayakkabılarımı alıp Hammad’ın meclisine gittim. Onu dikkatle dinleyip açıklamalarını ezberledim. Konuları en iyi ben kavrardım. Bu yüzden talebelerine; ‘Derste halkanın baş tarafında benim yanımda Ebu Hanife’den başkası oturmayacak’” demişti.[11]

Ebu Hanife (r.a.) ilimle olan münasebetini anlatırken şöyle demektedir: “Ben ilim ve fıkıh ocağı Kûfe’de yetiştim. Ulema meclisine oturdum. Özellikle bir büyük fakihin dersine sürekli katıldım.”[12] Ebu Hanife’nin (r.a.) dersini aksatmadığı fakih Hz. Ali ile İbn Mes’ud’un fıkhına varis olan Hammad b. Ebî Süleyman’dır.

O (r.a.), 18 yıl Hammad b. Ebî Süleyman’ın derslerine devam etti. Bir anlamda Hammad’a asistanlık yaptı. Hammad, şehir dışına çıkınca yerine ders okuttu, gelen soruları cevapladı.[13] Bir defasında Hammad iki ay Kûfe dışında kaldı. Bu esnada derse devam eden Ebu Hanife’ye (r.a.) hocasından duymadığı meseleler de soruldu. Onları da cevapladı fakat hocası dönünce ona arz etmek için tamamını kayda geçti. 60 kadar olan bu meseleleri Hammad dönünce kendisine arz etti. Hammad 40 fetvada Ebu Hanife’ye muvafakat 20’sinde ise muhalefet etti.[14]

Ebu Hanife’nin (r.a.) uzun yıllar ders halkasına iştirak ettiği Hammad’a fart-ı muhabbeti vardı. Ölene kadar birlikte olduğu hocasını ahirete irtihal ettikten sonra da hiç unutmadı. Kıldığı her namazdan sonra anne babası ile birlikte Hammad için de istiğfar etti. Sadace Hammad için değil ders okuduğu ve okuttuğu herkes için de dua ederdi.[15]

Ebu Hanife (r.a) Hammad’ın dışında daha bir çok alimden istifade etti. Ebu Hafs hocalarını sayı itibariyle kıymetlendirirken 4 bin rakamından bahseder. Bazı biyografi yazarları ise bu sayının sadece tabiinden olan hocalarını ifade ettiğini söylerler.[16] Bu rakam hiç de mübalağa değildir. Çünkü Ebu Hanife (r.a.) 55 defa hacca gitmiştir. Her hac mevsiminde İslam dünyasından çok sayıda müfessir, muhaddis ve fukahanın Harameyn’de bir araya geldiği muhakkaktır. Buna göre Ebu Hanife (r.a.) her bir haccında yetmiş alimle görüşüp onlardan Kitap ve Sünnet’in bilgisini alsa sadece hac süresince ders aldığı alimlerin sayısı dört bine yaklaşır.

O (r.a.) hac ibadeti dışında Emevilerin Irak Valisi İbn Hubeyre’nin zulmünden kurtulup Mekke’ye iltica etmesinden (h. 130)[17] Ebu Cafer el-Mansur’un saltanatı devralmasına kadar olan süreçte de Mekke’de ikamet etti. Ebu Cafer hicri 137 yılında sultan olduğuna göre, İmam-ı Azam Hazretleri Mekke’de yedi yıla yakın bir zaman kaldı demektir.[18] Bu zaman zarfında Abdullah b. Abbas’ın (r.a.) talebesi Ata b. Ebi Rabah, İbn Abbas’ın mevlası İkrime, İbn Ömer’in talebesi Nafi’nin ders halkalarına iştirak etti.[19]

Kûfe ve Mekke Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim tahsil ettiği iki ana merkezdir. İlkinde İbn Mes’ud’un (r.a.) ilmine, ikincisinde ise İbn Abbas (r.a.) ve İbn Ömer’in (r.a.) ilmine varis oldu. Kendisine ilimdeki nesebi sorulduğunda ilk olarak bu isimlerden bahsederdi. Bir defasında Abbasi Devlet başkanı Ebu Cafer’in yanına gitti. İsa b. Musa da orada idi. İsa b. Musa, Mansur’a;

– Bu gün dünyanın tek alimi bu Ebu Hanife’dir.

Mansur:

– Ey Ebu Hanife! İlmi kimden aldın?

Ebu Hanife:

– Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Mes’ud’tan okuyanlar vesilesiyle onların talebelerinden okudum. Öğrencilerinin derslerine katıldığım Abdullah b. Abbas’ın öyle geniş bir ilmi vardı ki, yaşadığı dönemde yeryüzünde ondan daha alimi yoktu.[20]

O (r.a.), her çiçeğe konup onlardan öz alan sonra da bütün özleri terkip edip yeni bir hale dönüştüren arı gibi, Kûfe’den Hz. Ali ile İbn Mes’ud’un; Mekke’den İbn Abbas ve İbn Ömer’in (r. anhum) daha başka şehirlerde yaşayıp da hac yoluyla ilimleri Harameyn’e intikal eden diğer alim sahabilerin malumatını bir araya getirip muazzam bir hasıla oluşturdu.

Ebu Hanife (r.a.) hakkında kaleme alınan biyografi kitaplarının tamamı Onun bazı sahabilerle görüştüğünü rivayet ederler. Biyografistlerin bir kısmı da -özellikle muhakkik Hanefi alimler- sahabeden hadis rivayet ettiğine vurgu yaparlar.[21]

Kişinin “Tabiun”dan olabilmesi için ashabı görmesi yeterlidir. Hadis rivayet etme şartı yoktur. Nitekim İbn Hacer Askalani “Tabiun” tanımıyla alakalı farklı mülahazalar içerisinde en muteber olanının bu görüş olduğunu bildirmektedir. İmam Nevevi de “Tabiun”u tarif ederken “Sahabi ile karşılaşan/görüşen kişi” demektedir.[22]

Kişinin Tabiun”dan kabul edilebilmesi için rivayet şartını ileri sürmek Müslim’in naklettiği hadise de aykırıdır. Allah Resulü (s.a.v.): “Tabiun’un en hayırlısı Uveys denen adamdır.” buyurmaktadır. Efendimiz’in (s.a.v.) tabiunun en hayırlısı olarak nitelediği “Uveys” sahabeyi sadece görmüştür. Onlardan hadis rivayet etmemiştir.

Muhal farz Ebu Hanife’nin sahabeden rivayeti olmadığı zannedilse dahi yine o tabiundan kabul edilir. İbn Hacer Askalani bu noktada şunları söylemektedir: Ebu Hanife (r.a.) hicri 80 yılında Kûfe’de dünyaya geldikten sonra şehirde yaşayan bir çok sahabiye yetişti. Bu açıdan tabiun kuşağından addedilir. Bu cihetle muasırı olan diğer fakihlerden daha üstündür.[23]

Ebu Hanife’nin (r.a.) kendileri ile görüşüp onlardan hadis rivayet ettiği bir çok sahabi vardır. Onlarla görüşmesinin kronolojik açıdan imkanını şu şekilde tahlil edebiliriz:

1. Enes b. Malik: Enes b. Malik’in (r.a.) vefat tarihi ile alakalı üç farklı rivayet vardır. Bunlar sırasıyla hicri 91, 92 ve 93 yıllarıdır.[24] Ebu Hanife’nin (r.a.) doğumu ise 80’dir. Bu durumda Enes b. Malik’in vefatıyla alakalı en erken tarih muteber kabul edilse dahi yine Ebu Hanife’nin Onunla görüşmesine mani bir durum söz konusu değildir. Nitekim muhakkik alimler de bunu ikrar etmişlerdir. Muhammed Zahid Kevseri bu noktada hayli kabarık bir isim listesi vermiştir.[25]

2. Abdullah b. Cezi ez-Zebidi(Zübeydi) (r.a.): Ebu Hanife (r.a.) hicri 96 yılında 16 yaşında iken babası ile birlikte yaptığı hac ibadeti esnasında akdettiği hadis halkasında Allah Resulü’nden işittiklerini rivayet eden Abdullah’ı (r.a.) görmüştür. Abdullah (r.a.), hicri 97 yılında ahirete irtihal etmiştir. [26]

3. Abdullah b. Ebi Evfa (r.a.): Hicri 87 yılında vefat eden Abdullah’ı (r.a.) Ebu Hanife (r.a.) son defa gördüğünde 7 yaşında idi.[27]

4. Abdullah b. Uneys (r.a.): Hicri 94 yılında Kûfe’ye gelen Abdullah (r.a.) ile Ebu Hanife (r.a.) karşılaştığında O 14 yaşında idi.[28] İmam-ı Azam Abdullah’tan (r.a.) hadis dinlediğini bildirmektedir.[29]

5. Vasile b. el-Eska’ (r.a.): Ebu Hanife 85 yılında vefat eden Vasile (r.a.) ile (r.a.) görüştüğünde 5 yaşında idi.[30]

6. Ebu’t-Tufeyl Amir b. Vasile: Ebu’t-Tufeyl (r.a.) en son vefat eden sahabidir. 102 yılında Mekke’de ahirete irtihal etmiştir.[31]

Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim adamlarına karşı olan rağbeti herkesçe malumdur. O ticarette aktifken dahi ilim meclislerine devam eder, Ehl-i Sünnet’i müdafaa noktasında akdedilen münazaralarda yaptığı mübahaselerle devrin alimlerinin takdirini celp ederdi. Bu durumdaki bir ilim adamı için yaşadığı dönemde Kûfe’de ikamet eden sahabilerle görüşmemiş olması nasıl düşünülebilir?! Ya da onlarla görüştüğü halde hadis rivayet etmemesi nasıl tasavvur edilebilir?! Bu, Ebu Hanife’nin kadrini idrak edemeyenlere ait mücerred bir iddiadır. Bunu söylerken İmam-ı Azam’ın (r.a.) hayatını delil olarak kullanıyoruz. Nitekim O (r.a.) şöyle bir hadise nakletmektedir: Hicri 96 yılında 16 yaşında iken babamla birlikte Hacca gittim. Mescid-i Haram’a girince büyük bir ilim halkası gördüm. Babama, bu kimin halkasıdır dedim. Babam: “Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabından Abdullah b. Cezi ez-Zebidi’nin (r.a.)” dedi. Bunun üzerine Ona doğru ilerledim ve Peygamberimiz’den (s.a.v.) duyduğunu söylediği şu hadisi işittim: “Kim kendini Allah’ın dinine adarsa Allah Teala da Onu endişe duyduğu şeylerden korur ve hesap etmediği yerden Onun rızkını karşılar.”[32]

Bazıları Ebu Hanife’nin (r.a.) Enes b. Malik’le (r.a.) görüştüğünü kabul ediyor, fakat Ondan (r.a.) hadis aldığını reddediyor. Diğer bir kısım ise yaş itibariyle bir grup sahabiye yetiştiğini söylüyor fakat onlarla görüşüp hadislerini rivayet ettiğini inkar ediyor. İkinci grup red meselesinde bir adım daha ilerde duruyor; fakat her iki grup da nefy üzere şahadet ediyor. İddialarını delillendirirken de “Sahabe ile görüştüğünü falan falan alim rivayet etmedi” diyorlar. Böyle bir itiraz geçersizdir. Çünkü “yokluk” üzerinden fikir yürütüyorlar. Bu noktada Kerderi şunları söylüyor: “Bazı muhaddisler Ebu Hanife’nin sahabe ile görüştüğünü inkar ediyor; Talebeleri ise sahih isnatlarla bunu belgeliyor. Talebeleri, Ebu Hanife’nin (r.a.) durumunu daha iyi bilmektedirler. Bu yüzden Onun sahabe ile görüşüp onlardan hadis rivayet ettiğini kabul edenlerin görüşü karşı çıkanlardan daha güçlüdür.[33]

Ebu Hanife, “Tabiun”[34] kuşağına ahirde yetişen -sahabe devri müstesna- İslam tarihinin en büyük müçtehididir. Tabiun olması hasebiyle şu ayette övülen kadroya da dahildir: “(İslam’a girme noktasında) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya! İşte Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[35]

Ebu Hanife’nin (r.a.) derslerine devam ettiği Hammad, 120[36] yılında vefat edince Iraklılar onun yerini dolduracak bir halef arayışına girdiler. İlk olarak yerine oğlu İsmail’i geçirmek istediler. Fakat onda aradıklarını bulamadılar.[37] Çünkü İsmail, fıkıhtan ziyade şiire ve Araplarla alakalı önemli olayları/hikayeleri öğrenmeye meyilli idi.[38] Bu yüzden babasının meclisinden geri durdu. Hammad’ın ders halkasına Musa b. Ebi Kesir oturdu. Kûfeliler fıkıhta kabiliyeti olmayan Musa’nın büyük alimlerin meclislerinde bulunmasından dolayı bu görevi ifa edebileceğini düşünmüşlerdi. Fakat O, talepleri karşılayamadı.[39]

Musa hacca gidince Kûfeliler, yerine Ebu Hanife’nin geçmesi noktasında görüş birliğine vardırlar. O da vazifeyi kabul etti. Niçin kabul ettiği kendisine sorulduğunda ise şöyle demişti: “İlmin yok olmasına gönlüm razı olmadı.”[40]

Kûfeliler, Ebu Hanife’nin (r.a.) ders halkasına gidip gelmeye başlayınca her konuda onun meclisinde kapsamlı ilim olduğunu gördüler. Derslerine devam ettiler, sair ders meclislerine gitmeyi bıraktılar. Dinde alim oluncaya kadar Onun yanında merhale merhale yetiştiler.[41]

Günler ilerledikçe Ebu Hanife’nin (r.a.) ilim ve dehası daha iyi idrak edildi. Şöhreti Kûfe sınırlarını aştı. Sadece talebeler değil, ulema da Onun derslerine ilgi duydu. Çünkü O (r.a.) en zor meseleleri çözen, her işkali def eden olağan üstü bir zekaya sahipti. Fadl b. Musa es-Sinani Onun ders halkasını diğerleri ile mukayese ederken şunları söylemektedir: “Hicaz ve Irak’taki alimlerin derslerine devam ederdik; Ebu Hanife’nin meclisinden daha bereketli ve daha faydalı bir ders halkası yoktu.”[42]

İlminin bereketi fark edildikçe diğer hocaların ders halkaları küçüldü. Çünkü talebeler en ayrıntılı bilgiyi Onda buldular. Abdullah b. Mübarek Onun ilme katkısını anlatırken şöyle demektedir: “İlim tahsili için bir çok alime ve şehre gidip geldim. Ebu Hanife ile karşılaşıncaya kadar helal ve haramın illetlerini bilmiyordum.”[43]

Çağının tanığı bir çok alim O ders okutmaya başlayınca talebesizlikten ders okutamaz hale geldi. Kimi “İhkak-ı Hak” kabilinden “Ebu Hanife’nin ders okuttuğu bir zamanda bize ancak talebe olmak yakışır” deyip Onun ders halkasına katıldı. Kimi de hasedinden hakkında türlü iftiralar uydurup, onların tevziatı ile meşgul oldu. Hatib Bağdadi’nin “Tarih”i başta olmak üzere bazı eserlerde yer alan menfi ifadelerin çoğu, Ebu Hanife’nin (r.a.) ders okutmaya başlaması ile itibarlarını kaybeden haset sahiplerine aittir.

Ebu Hanife’nin (r.a.) ders takrir etmeye başladığı yıllarda İslam coğrafyasının sınırları İspanya’dan Güney Asya sahillerine kadar uzanmıştı. Farklı inanç ve kültüre ait bir çok millet İslam ülkesinin sınırları içerisinde yaşamakta idi. Bunların bir kısmı İslam’ı seçerken diğerleri “zimmi” statüsünde kendi dinlerini yaşamaya devam etti. Kûfe’nin Abbasilerin gözde şehirlerinden biri olması, devletin sınırları içerisinde yaşayan “zimmi” ve “müste’men” statülerine sahip gayri müslimleri buraya yerleşmeye ya da bura üzerinden İslam şehirlerine açılmaya sevk etti. Öyle ki Hz. Ömer’in Müslüman Arap kabilelerini yerleştirerek iskana açtığı şehir, kurulduktan bir asır sonra İslam coğrafyasındaki mezhep ve ideolojilerin bir hasılası konumuna geldi.

İslam’ın ilerleyişi karşısında yeni stratejiler belirleme yoluna giden gayri müslimler ümmetin birliğini parçalayabilmek, mezhepler arasındaki anlayış farklılıklarını fürudan usule taşıyabilmek için Kûfe gibi büyük şehirlerde Müslüman kılığında yoğun bir faaliyet içerisine girdiler. Akşamdan sabaha kadar hadis uydurup, sabah yalan yanlış senetlerle onları tevzi ettiler. Bu yüzden Kûfe’de ders okutmak ayrı bir dikkat gerektiriyordu. Hem sorun çoktu hem de yanlış doğrunun içerisine karıştırılmıştı.

Böylesine karışık bir ortamda ders okutmaya başlayan İmam Azam (r.a.) öncelikle Hz. Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında uygulanan şura içtihadını aktif hale getirdi. Bunun için 40 kişiden müteşekkil bir fıkıh akademisi kurdu. Akademinin üyeleri fıkıh, hadis Kur’an ilimleri ve Arap dilinde derin ilme sahip seçkin öğrencilerden oluşmakta idi.[44]

Ebu Hanife’nin (r.a.) meseleleri istişare ettiği müçtehit talebelerden bazıları şunlardır: Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, Züfer b. Hüzeyl et-Temimi, Hasan b. Ziyad el-Lü’lui, Veki’ b. el-Cerrah, Abdullah b. Mübarek, Bişr b. Ğiyas el-Merîsi, Afiyet b. Yezid, Davud et-Tai, Yusuf b. Halid es-Semti, Malik b. Miğvel ve Nuh b. Ebi Meryem.[45]

İslam’a ve Müslümanlara karşı olan sorumluluğu Onu böyle bir akademi kurmaya yöneltti. Zira İslam toplumundaki çok kültürlü yapı, beraberinde siyasi, içtimai, iktisadi, itikadi ve de ahlaki bir çok sorun üretmişti. Devletler arası hukuktaki tıkanmışlıktan, medeni ve kazai davalarda çözüm bekleyen sorunlara kadar hayatın bütün şubelerinde Kur’an ve Sünnet’ten hareketle çözümler getirilmeliydi. Evzai, Malik b. Enes gibi geniş müktesebata sahip bir çok müçtehit vardı; fakat sorunlar bir anda çözülebilecek gibi değildi. Bu yüzden Ebu Hanife’nin dersleri ayrı bir alaka gördü. Hac mevsimi Mescid-i Haram’da oturduğunda doğu ve batıdan büyük fakihler etrafında toplanır, onlara fetva verirdi.[46]

Kollektif bilginin etkin olduğu akademide Ebu Hanife (r.a.) ortaya bir mesele atar öğrencilerine görüşlerini sorardı. Onlar da söz alır, görüşlerini ve delillerini serd ederlerdi. Ebu Hanife gelen itirazlara cevap verir; derken mesele olgunlaşır ve en sonunda görüşünü beyan ederdi. Mesele karara bağlanınca içeriden “Allahü Ekber” sesleri yükselirdi.[47]

Birisi, Ebu Hanife’ye (r.a.) sahabenin bile ihtilafa düştüğü bir konuyu nasıl çözdüğünü sorduğunda O şöyle cevap verdi: “Zannediyor musun ki ben bu görüşe gelişi güzel ulaştım? Bu önemli konu hakkında yirmi yıl düşündüm, bununla ilgili bütün bilgi ve hükümleri topladım ve sahabenin her birinin fikirlerini teker teker inceledim.”[48] Neticede bu hükme ulaştım.

Ebu Hanife (r.a.) öğrencileri ile müzakere ettiği konuyu tam bir dikkat ve derin bir tahasssus içerisinde incelerdi. Bazen bir meseleyi onlarla bir ay ya da daha fazla tartıştığı olurdu. Konu üzerinde genel bir kabul oluşunca meclisin katibi Ebu Yusuf hükmü kayda geçerdi.[49]

O, müçtehitlerin hocasıydı. Mutlak müçtehit olarak kabul edilen fakat talebelerinin içtihatlarını tedvin etmemelerinden dolayı mezhepleri günümüze kadar ulaşmayan ya da ulaşan müçtehitler işkallerini ona arz ederlerdi.

Büyük hadis alimi Ameş hacca gitmek istediği zaman hac menasikini kendisi için düzenli bir şekilde yazması için ona haber göndermişti. Ameş etrafındakilere şöyle derdi: “Hac menasikini Ebu Hanife’den öğreniniz. Zira haccın ne farz ne de nafilesini Ondan daha iyi bilen birisini tanımıyorum.”[50]

Fıkhın en canlı dönemi hicri ikinci asrın ilk yıllarından başlayıp dördüncü asrın ortalarına kadar devam eden “müçtehit imamlar” devridir. Bu dönem fıkhın “Altın çağı”dır. Meşhur ve muteber dört mezhebin kurucuları bu dönemde yaşamıştır. En fazla içtihat bu dönemde yapılmıştır. Bu dönemin dolayısıyla da Saadet Asrı sonrası bütün zamanların en büyük müçtehidi Ebu Hanife’dir. Çünkü O, bütün ümmetin “İmam-ı Azam”ıdır.

Ebu Hanife’nin (r.a.) fıkıh alanında çözüme kavuşturduğu meseleler beş yüz bine ulaşmaktadır(Rakkam hususunda ittifak yoktur).[51] Bu sayı ilk planda insana mübalağa gibi görünebilir. Vakıayı doğru değerlendirebilmek için öncelikle Kûfe’nin siyasi/içtimai konumunu ve diğer müçtehitlerin yaşadığı şehirlerle münasebetini iyi bilmek gerekmektedir.

Mesela İmam Malik Medine’de; Allah Resulü’nün (s.a.v.) yaşadığı şehirde sahabe çocuklarına fetva veriyordu. Medine’de mekan ve insan itibariyle ciddi bir değişim olmadığından hadis-i şerifler Ona yöneltilen soruları içtihada ihtiyaç duymadan karşılayabiliyordu. Kûfe’de ise tam bir kültür ve inanç mozaiği vardı. Bunun için problemler hem sayı itibariyle çok hem de değişikti. Böyle bir ortamda beş yüz bin meselenin oluşmasını imkansız kılacak bir durum yoktur. Ayrıca Ebu Hanife’ye (r.a.) özellikle hac mevsiminde devrin fakihleri tarafından çözülemeyen problemlerin de getirildiği ve Onun sadece olmuş olaylara değil olması ihtimal dahilinde olan hadiseler (takdiri meseleler) hakkında da fetva verdiği göz önünde tutulmalıdır. Bu usulle verdiği fetvaların 60 bin civarında olduğu düşünülmektedir.[52]

Vuku bulmayan fakat vuku bulması farz edilen konularda fetva vermek anlamına gelen “takdiri fıkhı” Ebu Hanife (r.a.) çokça kullanırdı. Katade ile arasında geçen şu konuşma buna niçin baş vurduğunu açıklamaktadır: Ebu Hanife:

– Ey Ebu Hattab! Kendisinden haber alınamayan bir adamın eşi hakkında görüşünüz nedir?

– Hz. Ömer’in fetvasını söylerim; Dört yıl bekler eğer bu sürede kocası gelirse onunla evliliği devam eder. Kocası dönmezse, eşleri ölen kadınlar gibi 4 ay 10 gün iddet bekler, ardından bir başkasıyla evlenebilir.

– Bu durumda ilk eş döner ve evlenen hanımına “Ey kötü iş yapan kadın! Ben yaşadığım halde sen başkası ile evlendin.” der; Sonraki koca da “Ey kadın! Eşin olduğu halde benimle evlendin” diye çıkışırsa kadın kimin eşi kabul edilir ve hangi adamla lanetleşir?[53]

– Bu hadise gerçekleşti mi?

– Hayır.

– O halde olmamış bir meseleyi bana niçin soruyorsun?

– Alimler belaya hazırlanırlar, gelmeden önce ondan korunurlar. Gelince de onu tanırlar, nereden girip nereden çıkacaklarını bilirler.[54]

Bu ön bilgiden sonra, beş yüz bin fetvayı Onun aktif olarak içtihat ettiği 30 yıla (H. 120-150) yayarsak her gününe 45 mesele düşmektedir. 40 müçtehitle birlikte meseleleri müzakere eden ve sabahtan yatsıya kadar bütün zamanını ilme adayan[55] Ebu Hanife gibi bir müçtehit için bu sayı hiç de kabarık değildir.

500 bin mesele hakkında hüküm beyan eden Ebu Hanife’nin kıyas ve istihsanı çok kullanmasından dolayı içtihatlarındaki yanılma oranı selefilerin iddia ettiği gibi yüksek midir? Bu sorunun en doğru cevabı Onu herkesten daha iyi tanıyan öğrencileri tarafından verilmiştir. Nitekim bir adam, talebelerinden Veki’in huzurunda İmam-ı Azam’ın yanıldığını söyleyince Veki’ şöyle diyerek adama karşı çıkmıştı: “Böyle diyen kişiler hayvanlar gibidirler; Hatta benimsedikleri yol itibariyle onlardan daha da aşağıdırlar. Yanında Ebu Yusuf ve Muhammed b. Şeybani gibi fıkıh alimleri, hadis imamları, Arap dili uzmanları, Fudayl ve Davud et-Tai gibi züht ve vera’ abideleri olan bir Ebu Hanife nasıl hata edebilir?! Böylesine muazzam bir öğrenci/müçtehit kadrosuna sahip birisi hata edemez. Çünkü yanıldığında müçtehit talebeleri müdahale ederek Onu doğruya yönlendirirler.”[56]

İmam-ı Azam (r.a.) bu gün olduğu şekliyle fıkıh ilmini tedvin eden ve bab bab, kitap kitap tertip eden ilk alimdir. İmam Malik (r.a.) de “Muvatta”yı telif ederken Onun tedvin usulünü takip etmiştir.[57]

Bu noktada Muvaffak b. Ahmed el-Mekki şunları nakletmektedir: “Ebu Hanife (r.a.) şeriat ilmini ilk tedvin eden kişidir. Ondan önce kimse bunu yapmamıştır. Çünkü ne sahabe ne de tabiun (r. anhum) şeriat ilmini sistematik bir şekilde bab ve kitaplara ayırmıştı. Onlar idrak güçlerine itimat ederlerdi, kalplerini bilgilerine dağarcık yapmışlardı. Onlardan sonra yetişen Ebu Hanife (r.a.) ilmin yayıldığına tanıklık eti. Yeni neslin ilmi zayi etmesinden korktu. Nitekim bu noktaya dikkat çeken Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Allah Teala insanların elinden çekip almak suretiyle ilmi ortadan kaldırmaz. İlmi, alimlerin ölmesiyle söküp alır. Geriye cahil reisler kalır; İlimleri olmadığı halde fetva verirler, hem saparlar hem de sapıtırlar.” İşte bunun için Ebu Hanife (r.a.) fıkhı tedvin etti. Onu baplara ayırdı. Bölüm bölüm tertip etti.[58]

Bölümlerin tasnifine ilk olarak “Taharet” ile başladı sonra “Namaz” ve peşi sıra diğer ibadetleri yazdı. İbadetleri takiben “Muamelatı” kaleme aldı. Tertibi “Miras”la bitirdi. O (r.a.) fıkhın tedvinine “Taharet”le başlayıp “Namaz”la devam etti. Çünkü kişinin sağlam bir akideden sonra, sorumlu olduğu ilk ibadet namazdır. Namaz ibadetlerin en özeli ve vücub itibariyle de en genelidir. “Muamelat”ı da ibadetten sonra getirdi. Çünkü -esas olan- kişi taraf olmadıkça “Muamelat” yok hükmündedir. Yani ibadet gibi mükellef, evvel emirde ondan sorumlu değildir. Ebu Hanife (r.a.) fıkhın tedvinini “Vasiyet” ve “Miras”la tamamladı. Çünkü bunlar insanın son anlarıyla alakalı hükümlerdir.[59]

Ebu Hanife’den (r.a.) sonra gelen müçtehitler Onun bu tasnif sisteminden faydalandılar. Ona uydular. Kitaplarını Onun eserlerine bakarak şekillendirdiler. Bunun içindir ki, İmam Şafii; “Alimler, fıkıhta Ebu Hanife’nin çocukları mesabesindedir.” demiştir.[60]

Muvaffak Mekki, fıkıh ile alakalı meseleleri Ebu Hanife (r.a.) tedvin etti derken, bunu Onun yönetiminde öğrencilerinin yaptığını kastetmektedir. Mekki’nin ifadelerinde “Mecaz-ı Akli” vardır. Bu, tıpkı “Hz. Ömer (r.a.) Kûfe’yi inşa etti.” cümlesindeki manaya benzer. Burada şehri gerçekte inşa eden Hz. Ömer (r.a.) değil Onun görevlendirdiği mühendis ve işçilerdir. Hz. Ömer’in (r.a.) inşa emrini vermesi fiilin Ona isnadını mümkün kılmaktadır. Fıkıhla alakalı eserlerin tedvinine sebep olan, bunu imla yoluyla bizzat yaptıran da Ebu Hanife olduğundan tedvin ameliyesinin Ona isnat edilmesi uygundur.

İmam-ı Azam (r.a.) fıkıh ilmine yaptığı büyük katkıya rağmen bizzat kendisi fıkha dair bir eser telif etmemiştir. Her ne kadar “el-Fıkhu’l-Ekber”in fıkıhla alakalı bir kitap olduğu 60 bin ya da daha fazla meseleyi içerdiği söylense de eldeki “el-Fıkhu’l-Ekber” nüshaları akide ile alakalı olduğundan, olmayan bir şey hakkında konuşup hüküm vermek doğru değildir.[61]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) bizzat telif ettiği bir fıkıh kitabının olmaması Onun adına bir eksiklik değildir. Çünkü kitap telifi Ebu Hanife’nin ahirete irtihalinden sonra ya da hayatının son anlarında şuyu’ bulmuştur.[62]

Sahabe asrındaki müçtehitler fetva ya da içtihatlarını tedvin etmekten sakınmışlardı. Hatta dinin esasına dair bir araya getirilen tek kitap Kur’an-ı Kerim olsun diye hadisleri bile -daha sonraki zamanlarda görülen keyfiyette- tedvin etmemişlerdi. Sonraki dönem alimleri hadisleri ve fetvaları bir araya getirme zorunluluğu duydular. Medine Fakihleri Abdullah b. Ömer, Aişe, İbn Abbas (r. anhum) ile onlardan sonra gelen tabiun kuşağı fetvalarını bir araya getirdi. Onlara bakar, meseleleri onlar üzerine bina ederlerdi. Iraklı fakihler de İbn Mesud’un fetvaları ile Hz. Ali, Şüreyh ve diğer Kûfe kadılarının fetva ve hükümlerini bir araya getirdiler. Kûfe fakihlerinden İbrahim Nehai, fetvaları ve fıkhi esasları bir risalede cem etti. Hammad da benzer bir çalışma yaptı. Bu risalelerin hiç biri fıkhi bablara göre tasnif edilmemişti. Halka dağıtılmayan bu çalışmalar unutma durumunda müçtehidin müracaat edeceği şekilde hazırlanan özel notlardan ibaretti.[63]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) fıkıhla alakalı içtihatlarını günümüze taşıyan eserler öğrencileri tarafından kaleme alındı. “Sahibeyn/imameyn” diye bilinen mezhebin iki önemli şahsiyeti Ebû Yusuf ve İmam Muhammed başta olmak üzere Züfer b. Hüzeyl, Hasan b. Ziyad gibi diğer talebelerinin Ondan rivayet ettikleri fıkhî meseleleri İmam Muhammed, “Zâhiru’r-Rivâye” adıyla şöhret bulan altı kitapta bir araya getirdi. Fakat, “Zâhiru’r-Rivâye” kitaplarının içerikleri hakkındaki yaygın kanaat, bunların üç imamdan ya da onların bir kısmından nakledilen meseleler olduğu istikametindedir.[64] Altı kitaptan oluşan ve tamamı İmam Muhammed tarafından tedvin edilen ‘Zâhiru’r-Rivâye’ kitaplarına bu ismin verilmesi, onların, İmam Muhammed’den güvenilir bir rivayet zinciriyle nakledilmelerinden dolayıdır.[65]

Mütevatir bir rivayet zincirine sahip olmadıklarından dolayı “Nevadir” başlığı altında toplanan[66] kitaplarda da Ebu Hanife’nin çok sayıda içtihadı yer almaktadır.[67]

İmam-ı Azam (r.a.) kelam ilminde de geniş bir müktesabata sahipti. Devrin ihtiyaçlarını dikkate alarak akide ile alakalı meselelerde de ümmete yol gösterdi. Bu alandaki mütalealarının bir kısmı öğrencileri tarafından kayda geçirildi. Bir kısmı da kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplarla şekillendi. Maturidi mezhebinin de temelini oluşturan bu kitaplar şunlardır: “el-Fıkhu’l-Ekber”, el-Fıkhu’l-Ebsat”, “el-Alim ve’l-Müteallim”, “er-Risale”, “el-Vasiyye”.[68]

Ebu Hanife (r.a.) içtihat ederken deliller arasında nasıl bir sıralama takip ederdi; Nelere öncelik verirdi? Birilerinin iddia ettiği gibi O sahih hadislere rağmen “Kıyas” ve “İstihsan”a başvurur mu idi? Sahih kabul ettiği hadislerin yekünü 17 adet mi idi?[69]

Sünnet’e rağmen bir İslam oluşturmayı hedefleyen modernist Müslümanlar düşüncelerine meşruiyet kazandırabilmek için Ebu Hanife’yi (r.a.) kendilerine göre tanımlama gayreti içerisine girdiler. Halbuki O, değil Sünnet’i devre dışı bırakmak, sahabe sözünü bile hüccet kabul ederdi. Nitekim içtihat usulünde izlediği yolu anlatırken şöyle demektedir: “Öncelikle Allah’ın Kitabı’nda olanı alırım. Onda bulamazsam Sünnet’e müracaat ederim. Kitap ve Sünnet’te bulamadığım takdirde sahabe sözüne başvururum. Onların sözlerinden dilediğimi alır dilediğimi terk ederim. Sahabenin sözünü bırakıp da başkasının sözünü almam. Fakat iş İbrahim en-Nehai, Şa’bi, İbn Sirin, Hasan Basri, Ata, Said b. Müseyyeb’e… ulaşırsa bunlar içtihat eden bir topluluktur. Ben de onlar gibi içtihat ederim.”[70] Muvaffak Mekki devamla Ebu Hanife’nin (r.a.) içtihat sistemini açıklarken şunları söyler: “O, meseleleri kıyas yaparak bir sonuca bağlardı. Kıyas uygun olmuyorsa “istihsan”da bulunurdu. İstihsanla da bir sonuca ulaşamadıysa Müslümanların aralarında dikkate aldıklara muameleye/örfe müracaat ederdi.[71]

Yukarıdaki ifadelerden bedihi bir şekilde anlaşılmaktadır ki, Ebu Hanife (r.a.) bir konuda hüküm verirken öncelikle Kitab’a, ardından Sünnet’e sonra da sahabe görüşüne müracaat ederdi. Eğer sahabe arasında icma yoksa yine de onların görüşlerinin dışına çıkmaz, sözleri arasından Kur’an ve Sünnet’e en uygun olanı seçerdi.[72] Söz konusu delillerde konuyla alakalı bir hüküm bulamadıysa sırasıyla kıyas ve istihsan yapar ya da sahih örfü dikkate alırdı.

Buna göre Ebu Hanife’nin (r.a.) hüküm çıkarırken kullandığı deliller şunlardır: Kitap, Sünnet, sahabe icmaı, sahabe kavli, kıyas, istihsan, örf ve icma.

Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenlerin ifadeleri tahlil edildiğinde görülecektir ki; münekkitler ya kıskanç ya cahil ya da mutaassıb kimselerdir. Bazı ilim adamları ilimdeki dirayetine, ümmet nezdindeki itibarına haset edip Ona iftira ettiler. Böylece Onun gölgesinden kurtulacaklarını düşündüler. Cahiller de gayreti diniye adına haset sahibi alimlerin yalanlarını hakikat diye müdafaa ettiler. İmam-ı Azam’ı (r.a.) tenkit eden taifenin üçüncüsü ise taassubun görme melekelerini öldürdüğü kişilerdir. Bunların başında bir çok esere imza atan Hatib Bağdadi gelmektedir.

Bağdadi’nin Hezeyanları

Bağdadi meşhur eseri “Tarihu Medineti’s-Selam/Bağdat”ın XV. cildinde 444’ten 587’ye kadar olan sahifelerde (143 sayfa) Ebu Hanife’yi anlatır. İlk 60 sahifede Ebu Hanife’nin ilmi, takvası ve cömertliği ile alakalı nakillerde bulunur. İlk bölümün sonunda Onun (r.a.) sahabe sözünü dahi kendi içtihadına tercih ettiğini anlatır. Bunun hemen akabinde Ebu Hanife’yi (r.a.) cerhe başlar ki muzahrafat tam 82 sahife devam eder. Bağdadi’nin Ebu Hanife’ye (r.a.) dair naklettiği iftiralar altı ana başlıkta toplanır: 1. Ebu Hanife aleyhinde konuşan alimlerin ifadeleri. 2. Ebu Hanife’den iman konusunda rivayet edilen sözler. 3. İmam-ı Azam’a isnat edilen “halku’l-Kur’an” ile alakalı görüşler. 4. Devlet adamlarına başkaldırmak ile alakalı nakiller. 5. Din hakkında uydurulup Ebu Hanife’ye isnat edilen çirkin sözler. 6. Onun içtihatlarını yeren ve Ondan sakınmayı öğütleyen bazılarının sözleri.

Birinci başlık altında rivayet edilen nakillerle alakalı şunlar söylenebilir: Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenlerin ifadelerine bakıldığında görülmektedir ki, bunlar Onun ilmini çekemeyen insanlardır. Ayrıca Hatib Bağdadi’nin naklettiği sözlerin senetlerinde yer alan bir çok ravi yalanda şöhret bulmuş kişilerdir. Bu yüzden rivayetleri metruktur. Ravide problem olmadığı farzedilse dahi çağdaş iki alimden birinin diğerini tenkit etmesi, tenkit edilenin değerini düşürmez. Bundan dolayı zan altında da bırakılmaz. Zira muasır alimlerin birbirlerini tenkit etmeleri sahabe devrinden günümüze kadar hep devam ede gelmiştir. Aynı devirde yaşayan alimlerin, birbirlerini anlatırken kullandıkları üslubun sert, ifadelerin ön yargılı olması, söz konusu açıklamalara ihtiyatla yaklaşılmasını gerekli kılmıştır. İnsan psikolojisinin dayanılmaz baskısı altında söylenen ithamları değerlendirirken İbn Abbâs’ın şu sözünü zihinde canlı tutmak doğru hükmün kılavuzu olacaktır: “Alimlerin bilgisini kabul edin, fakat birbirleri hakkındaki kanaatlerinde onları doğrulamayın. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, onların vuruşan iki koçtan daha farklı durumları yoktur.”[73] İmam Taceddin es-Subki talebelerine, ulemanın birbirleri hakkında sarf ettikleri sözlere, aralarında cereyan eden olaylara karşı sessiz kalmalarını telkin eder.[74] İbn Abidin de muasır alimlerin birbirlerinin yargılarına göre değerlendirilmelerinin doğru olmadığını belirtir.

Haset sahibi insanların iftiralarını dikkate alarak Ebu Hanife’yi (r.a.) tenkit edenler hakikatle yüzleştiklerinde tövbe edip Allah’tan mağfiretlerini istemişlerdir. Nitekim Onun muasırlarından Şam diyarının fakihi Evzai (r.a.) Abdullah b. Mübarek’le karşılaştığında “Kûfe’de ortaya çıkan ve Ebu Hanife künyesiyle şöhret bulan bu bidatçi kimdir? diye sorar. İbn Mübarek kim olduğunu söylemeden muğlak meseleleri, onları anlama usullerini ve o konudaki fetvaları zikretmeye başlar. Evzai:

– Bu fetvalar kime aittir?

– Irak’ta karşılaştığım bir alime.

– Bu kişi ulemanın büyüklerindendir. Git Ondan daha fazla mesele öğren.

– İşte bu alim az önce bidatçi diye tenkit ettiğin Ebu Hanife’dir.

Daha sonra İmam Evzai ile Ebu Hanife Mekke’de bir araya gelir, İbn Mübarek’in anlattığı konuları müzakere ederler. Ebu Hanife konuları daha da açar. Ayrıldıklarında Evzai İbn Mübarek’e: “İlminin çok ve aklının mükemmel oluşuna gıpta ettim. Allah Teala’dan hakkında söylediklerimden dolayı affımı istiyorum. Apaçık bir yanlışın içerisinde imişim. Sana gelince İbn Mübarek, sakın Ondan ayrılma!”[75]

İmam-ı Azam’ın (r.a.) ilim ve takvasını takdir eden muasırlarına gelince onların tavsifleri hasetçilerin iftiralarına kıyas edilmeyecek derecede çoktur. İmam Malik’e Ebu Hanife’yi (r.a.) gördün mü diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Evet, öyle bir adam gördüm ki, sana bu sütunun altın olduğunu söylese mutlaka -altın olduğuna dair- delillerini getirir.”[76] Ondan daha fakihini görmedim[77] diyen İbn Mübarek “Eğer Allah Teala bana Ebu Hanife ve Süfyan’a talebe olmayı nasip etmeseydi sıradan birisi olurdum.”[78] itirafında bulunmuştur.

Bağdadi, Ebu Hanife’yi (r.a.) cerh etmeye devam ettiği diğer beş bölümde de meçhul ya da mecruh ravilerin hezeyanlarını bilgi diye nakleder. Bağdadi’nin İmam-ı Azam’a (r.a.) isnat ettiği imanla alakalı rivayetlerin önemli bir bölümünün senedinde adalet vasfını yitiren raviler vardır. Bu nevi ravilerin sözlerine itimat edilmez. Diğer taraftan Ebu Hanife’ye isnat edilen Kur’an’ın yaratılmış olduğu şeklindeki iddialar da doğru değildir. Zira İmam-ı Azam (r.a.) akide ile alakalı olan eseri “el-Fıkhu’l-Ekber”de Kur’an’ı Kerim’in yaratılmış olmadığını, Allah Teala’nın kelamı olduğu belirtmektedir.[79]

Bağdadi, Ebu Hanife’ye (r.a.), hiçbir müslümanın söylemeyeceği ifadeleri isnat eder. Bunlar içerisinde en kabul edilmezi “Eğer Allah Resulü bana ya da ben Ona yetişseydim, muhakkak ki bir çok görüşümü kabul ederdi.”[80] iddiasıdır. Bu rivayetin ilk halkasında Yusuf b. Esbad vardır ki, cerh ve tadil otoriteleri Onun rivayetlerinin delil olamayacağını bildirmektedirler.[81] Ne var ki Bağdadi hadis uydurmakla ün yapan böyle bir adamın Ebu Hanife hakkında uydurduğu bir sözü bilgi diye eserine almış, ümmetin imamına iftira etmiştir.

Bağdadi’nin, Ebu Hanife (r.a.) biyografisinin son bölümünde İmam’ın -haşa- “Deccal” olduğunu iddia eden rivayetleri[82] nakletmesi ise ne ilim ne de ahlaki kriterlerle bağdaşır.

İbn Hacer Mekki, Bağdadi’nin Ebu Hanife (r.a.) hakkındaki menfi rivayetleri kritik ederken metinleri nakleden ravilerin neredeyse tamamının mecruh ve meçhul olduğuna vurgu yapar. Mekki, yapılanı sorgularken de şöyle der: “Bu tür rivayetlerle her hangi bir müslümanın şerefini lekelemek icmaen caiz değilken, bunlar nasıl olur da ümmetin müçtehitlerinden bir büyük imama reva görülebilir?”[83]

Abdulhayy el-Leknevi, Hatib Bağdadi’nin taassub sahibi bir alim olduğunu bu yüzden de Ebu Hanife (r.a.) ve öğrencileri hakkındaki cerhlerinin ilmi bir kıymet arz etmediğini belirtir.[84]

Tarih boyu Bağdadi’ye bir çok reddiye yazılmıştır. Onlardan bazıları şunlardır: el-Meliku’l-Muazzam İsa b. Ebi Bekir el-Eyyubi’nin “es-Sehmu’l-Musib fi’r-Reddi ala Ebi Bekr el-Hatib”i, Sıbt-u İbni’l-Cevzi’nin “el-İntisar li İmami E’immeti’l-Emsar”ı ile “Miratu’z-Zaman”ı, Ebu’l-Müeyyed el-Harizmi’nin “Cami’u Mesanidi Ebi Hanife”si (Bu eserin sadece baş tarafında Bağdadi’ye cevap ihtiva eden bir bölüm vardır.) Ezher ulemasından oluşan bir komisyonun eserin Ebu Hanife’yi cerh eden kısmına yaptığı ve eserle birlikte basılan notları, Muhammed Zahid Kevseri’nin “Te’nibu’l-Hatib ala Ma Sakehu fi Tercemeti Ebi Hanifete mine’l-Ekazib”i.[85] Tarih-i Bağdat’taki ilgili rivayetleri hem metin hem de senet itibariyle etraflı bir şekilde tahlil eden Kevseri’nin “Te’nib”i, hem muazzam bir müdafaname hem de bir irfan hazinesidir.

Ebu Hanife (r.a.) karşıtlarının ortak buluşma noktası Ona hadisle alakalı yönelttikleri tenkitlerdir. Onlara göre İmam-ı Azam az hadis bilen ve görüşünü hadise tercih eden bir ilim adamıdır.

Bu iddialara cevap vermek gerekirse şunlar söylenebilir:

Her şeyden önce Ebu Hanife’nin (r.a.) az sayıda hadis bildiği meselesi hilafı hakikat bir iddiadır. Çünkü hadis otoriteleri Onun hadiste “İmam” olduğuna şehadet etmektedirler. Ebu Hanife’nin (r.a.) hadis ilminde geniş bir malumata sahip olduğunu söylenen alimler arasında Ebu Davud, Tirmizi, Hakim, Beyhaki, İbn Kayyım, İbn Kesir[86] gibi büyük hadisçiler vardır.

Muarızlar Ebu Hanife’nin bildiği hadislerin sayılı olduğunu iddia ederlerken Onun talebelerinden Hasan b. Ziyad “Ebu Hanife’nin iki bini Hammad’tan, iki bini de diğer hocalarından olmak üzere dört bin hadis rivayet ettiğini” bildirmektedir.[87]

Ebu Hanife’nin (r.a.) -diğer üç imam gibi- bizzat tedvin ettiği bir hadis kitabının olmamasını istismar edenlere karşı Muhammed b. Mahmud el-Harizmi İmam-ı Azam’a ait hadisleri cem eden bir “Müsned” telif ederek cevap vermiştir. Müellif, Müsned’in hadislerini 15 büyük hadis aliminin Ebu Hanife’nin hadislerini bir araya getirdiği müsnedlerinden oluşturmuştur.[88]

Muvaffak Mekki, Ebu Hanife’nin el-Asar’daki rivayetleri (el-Asar, Ebu Yusuf ve Muhammed’e ait aynı adı taşıyan iki ayrı mecmuadır ki, Ebu Hanife’den rivayet edilen hadisleri muhtevidirler.) 40 bin hadis arasından seçtiğini nakletmektedir.[89]

Hadise bu derece vukufiyeti olan Ebu Hanife (r.a.) niçin rivayetini 4 binlerle sınırlandırmıştır? Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, Ebu Hanife ahad olarak rivayet edilen hadisleri kabulde herkesten daha fazla titiz davranmıştır. Çünkü Onun yaşadığı dönemde zındıklar ve bidatçiler sürekli hadis uydurmakta idiler. İkincisi ise, Ebu Hanife muhaddislerin adeti olduğu üzere oturup hadis rivayet etmemiştir.[90] Fakat muhaddislerin ameliyesinden daha mühim bir vazife ifa etmiştir ki, o da hadisleri tahlil edip onlardan şeriatın maksatları çerçevesinde hükümler çıkarmaktır. Şafii ulemasından Muhammed b. Yusuf es-Salihi bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hanife (r.a.), hüküm çıkarma ile meşgul olduğundan çok sayıda hadis bilmesine rağmen rivayeti fazla olmamıştır. Aynı sebepten dolayı İmam Malik ve Şafi’den rivayet edilen hadisler de bildiklerine oranla azdır. Bu durum sahabe için de geçerlidir. Nitekim geniş malumatlarına rağmen Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi büyük sahabilerin rivayet ettiği hadisler onların derecelerinde olmayanlara nisbetle az olmuştur.”[91]

Aslında Onun çözüme kavuşturduğu binlerce mesele, hadis ilmindeki vukufiyetini gözler önüne sermektedir. Nitekim Kevseri de bu noktaya dikkat çekmektedir: “Ebu Hanife’nin çok hadis bildiği fıkıh baplarında zikrettiği delillerden ve seçkin talebeleri tarafından tedvin edilen 17 müsnetteki hadislerinden anlaşılmaktadır.”[92]

Önceki sayfalarda Ebu Hanife’nin (r.a.) bir meseleyi çözüme bağlarken ilk olarak Kur’an’a, Onda bulamayınca Sünnet’e, Onda da bulamayınca sahabe kavline müracaat ettiğini nakletmiştik. Sahabe kavlinin olduğu yerde dahi içtihat etmeyen bir müçtehit için nasıl olur da içtihadını hadise tercih ederdi, denilebilir?! Bilakis, ulema arasında şöhret bulan güvenilir ravilerin mürsellerini delil olarak kullanmasına bakarak Onun Sünnet’e aşırı derecede bağlı olduğunu söylemek gerekir.

O, muhaddisler kadar hadis rivayet etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bu doğruluk İmam-ı Azam adına bir nakısa değildir. Çünkü O, hadislerden hüküm çıkarmakla meşguldü. Ona bir hadis ulaştığında onu asıl kabul edip üzerine benzer hükümleri kıyas eder, ona göre fetvalar verirdi. Bazen hadisten çıkardığı hükmü belirtir, metni rivayet etmez, bazen de hem metni rivayet eder hem de hükmü beyan ederdi. Sahabenin müçtehitleri de böyle yapardı.

Dört halife, Abdullah b. Mes’ud ve Ammar b. Yasir (r. anhum) uzun yıllar Allah Resulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık yapmalarına, seferde ve hazarda neredeyse Ondan hiç ayrılmamalarına rağmen son üç yılında Allah Resulü’ne (s.a.v.) yetişen Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmemişlerdir. Şimdi bu fotoğraftan hareketle Ebu Hureyre (r.a.) dört halifeden daha fazla hadis dinledi ya da onların gördüklerinden daha fazla şeye tanık oldu da bu yüzden insanlar Ondan diğerlerine nisbetle daha fazla hadis rivayet ettiler mi denilecek?! Dört halife başta olmak üzere müçtehit sahabiler rivayetten ziyade hadislerden hüküm çıkarma ya da onları asıl kabul edip üzerlerine yeni meseleleri kıyas etme işi ile iştigal ettiler. Bu yüzden rivayetleri sınırlı sayıda oldu.

Herkes şu noktada hem fikirdir ki, Ebu Hanife (r.a.) en fazla hüküm çıkaran müçtehittir. Fıkhi hükümlerinin çok olması Onun fazla hadis bildiğine delalet eder. Verdiği fetvaların sahih olması kullandığı delillerin de sahih olduğuna işaret eder. Yine herkes kabul eder ki Ebu Hanife kıyasta diğer müçtehitlerden daha güçlü ve onu diğerlerinden daha iyi bilir. Kıyas da bir ayete ya da bir hadise yapıldığına göre Onun çok kıyasının olması çok hadis bildiğine ve onları etraflı bir şekilde idrak ettiğine delalet eder.[93]

Bazı hadislere muhalefet etmesine gelince, söz konusu hadisler ya sıhhat için belirlediği kriterlere uymamaktadır ya ravisinde bir problem vardır ya nesh edilmiştir ya da daha kuvvetli kabul ettiği bir başka hadisle tearuz halindedir. Bu durumlardaki hadisleri reddetmeyen hiçbir müçtehit yoktur.

Ebu Hanife, haset sahibi insanların, hakkında yaydıkları dedikoduları işittiğinde şöyle demişti: “Bu insanlara şaşıyorum; Ancak bir nassa dayanarak fetva vermeme rağmen şahsi kanaatimi dikkate alarak içtihatta bulunduğumu iddia ediyorlar.”[94]

Bütün bu bilgiler ortada iken İbn Haldun’un kime ait olduğunu belirtmeden “Ebu Hanife’nin rivayet ettiği hadislerin 17 civarında olduğunu söylemesi”[95] Onun aleyhinde bir delil olamaz. Zira İbn Haldun, bu ifadeden hemen sonra bu türlü sözlerin doğru olmadığını, hadis bilgisi az olanın içtihad edemeyeceğini, İmam’ın, hadis konusunda da büyük bir Müçtehid olduğunu söyler. Bu durumda iddia hiç bir kıymet ifade etmez. Çünkü ilmi ölçülere göre eğer bu bir iddia ise delilini, yok eğer rivayet ise senedini belirtmek gerekir. Fakat İbn Haldun delil ve senet bulamadığından ifadesini “Yukalü/denir ki” diye nakletmektedir.

Ebu Hanife’nin hadiste kudreti yoktu diyenlerin iddiası ya senetsiz ya da Onun karşısında itibarını kaybeden haset sahibi insanların iftiralarına dayanıyor. Ümmetin her mezhepten alimleri ise yüksek sesle Onun hadiste “imam” olduğunu söylüyorlar. Hadise karşısında “Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?”[96] ayetini okumaktan başka ne söylenebilir ki?

Ebu Hanife (r.a.) beşyüz bin (bir rivayete göre seksen üç bin) mesele hakkında hüküm verdi.[97] İçtihatlarıyla ümmetin önünü açtı. Olağan üstü zekası, gayreti ve ihlası onu daha henüz hayatta iken müçtehitlerin müracaat kaynağı konumuna getirdi. Asrının tanıkları onu anlatırken “Ebu Hanife’den daha alim birsini görmediklerine”[98] vurgu yaparlardı. İmam Şafi’nin (r.a.) hocası Veki’ b. Cerrah “Ebu Hanife’den daha fakih birisi ile karşılaşmadığını”[99] söylemişti. Bu yüzdendir ki İmam Malik çözemediği meseleleri biriktirir Medine’ye gelince Ona arz ederdi. Ameş hacca giderken Ondan kendisi için Hac menasikini yazmasını istemişti.[100] O sadece avamın değil müçtehitlerin de imamıydı.

İHSAN ŞENOCAK HOCA

——————————————————-

[1] Ebubekir Ahmed b. Ali el-Hatib el-Bağdadi, Tarih-u Medineti’s-Selam, Beyrut, 2001, XV, 460.

[2] el-Bağdadi, a.g.e., 2001, XV, 501.

[3] Şihabuddin el-Hamevi, Mu’cemu’l-Buldan, Beyrut, ty., IV, 558.

[4] Muhammed Zahid Kevseri, Fıkh-u Ehli’l-Irak ve Hadisuhum, (Zeyla’î’nin Nasbu’r-Raye’si ile birlikte), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1996, I, 15; Ayrıca bkz. Kevseri, Makalatu’l-Kevseri, el-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kahire, ty., s. 130-1; Şihabuddin Ahmed b. Hacer el-Mekki, Hayratu’l-Hısan, Daru’l-Erkam, Beyrut, ty. s. 50-1, (Dipnot no: 1).

[5] Kevseri, Fıkh-u Ehli’l-Irak , I, 15-6; Ayrıca bkz. İbn Hacer el-Mekki, a.g.e., s. 50-1, (Dipnot no: 1).

[6] Kevseri, Fıkh-u Ehli’l-Irak, I, 15-6.

[7] Kevseri, Fıkh-u Ehli’l-Irak, I, 20; Kevseri, Makalat, s. 132.

[8] El-Muvaffak b. Ahmed el-Mekki, Menakib-u Ebi Hanife, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1981, s. 54.

[9] Muhammed Ebu Zehre, Ebu Hanife Hayatuhu ve Asruhu-Arauhu ve Fıkhuhu, Daru’l-Fikri’l-Arabi, Kahire, 1997, s. 21.

[10] Ebu Zehre, a.g..e., s. 23.

[11] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 456; Muhammed b. Ahmed ez-Zehebi, Siyer-u A’lami’n-Nübela, er-Risale, Beyrut, 1998, VI, 397; Muvaffak el-Mekki, Menakib, s. 51.

[12] Ebu Zehre, a.g..e., s. 58.

[13] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 457.

[14] Bkz. el-Bağdadi, a.g.e., XV, 457.

[15] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 457.

[16] İbn Hacer el-Mekki, a.g.e., s. 50.

[17] Muvaffak Mekki, Menakib, I, 276.

[18] İbn Hacer el-Mekki, a.g.e., s. 51, (Dipnot no: 1)

[19] Ebu Zehre, a.g..e., s. 58.

[20] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 458 (Tercümede kısmen de olsa aynı sahifede yer alan birinci rivayetten de istifade edilmiştir.)

[21] Ebu Zehre, a.g.e., s. 59.

[22] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 43, (Dipnot no: 2); Kevseri, Te’nib, s. 59 ?.

[23] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 44,

[24] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 27-29.

[25] Kevseri, Te’nib, ; Ayrıca bkz. Celaluddin es-Suyuti, Tebyizu’s-Sahife, Daru’l-Erkam, Beyrut, ty., s. 64, (Dipnot no: 64).

[26] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 28.

[27] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 31.

[28] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 31.

[29] Bkz. İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 45.

[30] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 31.

[31] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 47.

[32] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 31; Rivayetin tahlili için bkz. İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 45, (Dipnot no: 3).

[33] Hafızuddin b. Muhammed el-Kerderi, Menakib-u Ebi Hanife, Daru’l-Kutubi’l-Arabi, Beyrut, t.y., s. 28.

[34] Ebu Zehre, a.g.e., s. 59.

[35] Kur’an, Tevbe(9): 100.

[36] et-Temimi, a.g.e., III, 187.

[37] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 60.

[38] Ahmed Emin, Duha’l-İslam, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2004, II, 142.

[39] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 65; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 60; .

[40] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 65; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 60.

[41] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 60; Benzer bir rivayet için bkz. Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 64.

[42] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 306.

[43] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 306.

[44] Kevseri, Makalat, s. 132.

[45] Kerderi, a.g.e., s. 56.

[46] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 312.

[47] Yunus Vehbi Yavuz, “Ebu Hanife’nin Hayatından Çizgiler ve Bıraktığı Miras”, İmam Azam Ebu Hanife ve Düşünce Sistemi (Tebliğ Metni), Kurav Yayınları, Bursa, 2005, I, 79.

[48] Kerderi, a.g.e., s. 150.

[49] Kerderi, a.g.e., s. 57.

[50] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 64.

[51] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 395.

[52] Ebu Zehre, a.g.e., s. 202.

[53] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 92.

[54] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 93; Aralarındaki “lian” bağından dolayı iki rivayet birleştirilmiştir.

[55] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 487; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 75; ed-Temimî, a.g.e., I, 100.

[56] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 65; Benzer bir rivayet için bkz. Kevseri, İhkaku’l-Hakk bi İbtali’l-Batıl fi Müğisi’l-Halk, el-Mektebetu’l-Ezheriyye, y.y., 1998, s. 24-5.

[57] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 65.

[58] Muvaffak Mekki, a.g.e., s 394.

[59] Muvaffak Mekki, a.g.e., s 394.

[60] Muvaffak Mekki, a.g.e., s 394.

[61] Ebu Zehre, a.g.e., s. 166.

[62] Ebu Zehre, a.g.e., s. 166.

[63] Ebu Zehre, a.g.e., s. 166-7.

[64] et-Temîmi, a.g.e., 1970, s.43.

[65] İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, I, 61.

[66] Leknevi, Mukaddime, I, 10.

[67] Hakimu’ş-Şehid Muhammed b.Muhammed el-Mervezi (ö.334/945) ‘Zâhiru’r-Rivâye’ kitaplarını “el-Kafi” adı altında bir araya getirdi. Nevadirle ilgili üçyüz eserin özeti olan, “el-Münteka”yı kaleme aldı. Bu iki çalışma, İmam Muhammed’in eserlerinden sonra mezhebin klasikleri olarak kabul edildi. Bkz. Leknevi, Fevâid, s.185-186; Kâtip Çelebi, a.g.e., II,1378; İbn Abidin, Resmu’l-Mufti, s.20-21.

[68] Bkz. Muhammed b. Abdirrahman el-Humeyyis, Usuliddin İnde’l-İmam-i Ebi Hanife, Riyad, 1996, s. 115 vd.

[69] Yavuz, a.g.e., s. 76.

[70] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 504; Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 80; Ebu Zehre, a.g.e., s. 207.

[71] Muvaffak Mekki, a.g.e., s. 75.

[72] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 62.

[73] Ebû Ömer Yusuf b. Abdilberr en-Nemeri el-Kurtubi, Camiu Beyâni’l-İlm ve Fadlihi vema Yenbaği fî Rivayetihi ve Hamlihi, (neşr. Abdurrahman Hassan Mahmud), Daru’l-Kütübi’l-Hadisiyye, Kahire, 1975, II, 151.

[74] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 143.

[75] Esad Muhammed Said es-Sağirci, el-Fıkhu’l-Hanefiyyu ve Edilletuhu, Daru’l-Kelimi’t-Tayyib, Dımeşk, 2000, I, 8; Ayrıca bkz. İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 68.

[76] Zehebi, a.g.e., VI, 399.

[77] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 66.

[78] Zehebi, a.g.e., VI, 398.

[79] Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber, (Aliyyu’l-Kari şerhi ile birlikte), Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1984, 41.

[80] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 532.

[81] Suyuti, a.g.e., (el-Faidetu’s-Saniye), s. 39.

[82] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 532.

[83] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 141-2.

[84] İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hadis İlmindeki Yeri, D.İ.B.Y., Ankara, 2001, s. 254.

[85] Suyuti, (Muhakkik), a.g.e., (el-Faidetu’s-Saniye), s. 47.

[86] Muhammed Abdurreşid en-Nu’mani, Mekanetu’l-İmam Ebi Hanife fi’l-Hadis, Beyrut, 1416, s. 21 vd.

[87] Kevseri, Fıkhu Ehli’l-Irak, I, 25.

[88] Suyuti, a.g.e., (el-Faidetu’s-Salise), s. 53.

[89] Abdulaziz Yahya es-Sa’di, el-İmam-u Azam Ebu Hanife ve’s-Sünaiyyatu fi Mesanidihi, Beyrut, 2005, s. 66.

[90] Molla Aliyyulkari, Şerh-u Müsnedi Ebi Hanife, (Mukaddime), Beyrut, ty., s. z.

[91] Suyuti, a.g.e., (el-Faidetu’s-Salise), s. 53.

[92] Kevseri, Fıkhu Ehli’l-Irak, I, 25.

[93] et-Temimi, a.g.e., I, 117.

[94] Suyuti, a.g.e., s. 128.

[95] Abdurrahman B. Haldun, Mukaddime, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, s. 352.

[96] Kur’an, Yunus(10): 32.

[97] İbn Hacer Mekki, a.g.e. içerisinde el-Mevahibu’ş-Şerife, s. 180.

[98] Suyuti, a.g.e., s. 115.

[99] İbn Hacer Mekki, a.g.e. içerisinde el-Mevahibu’ş-Şerife, s. 178.

[100] Temimi, a.g.e., I, 148


Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn. Vel ‘akıbetü’l müttakîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ seyyidinã ve Nebiyyinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihi ve sahbihî ve ezvâcihî ve’l-muhâcirîne ve’l-ensâr radıyallâhü anhüm ecma‘în. Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn vettayyibîne vettâhirine ecmaîn.
Mekânetü’l İmâm A‘zam Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs (İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe radıyallâhü anh’in Hadîs İlmindeki Yeri) isimli iş bu mübârek kitabın Misvak Neşriyat adına Berka Ajans tarafından Ağustos 2004’te yapılan birinci baskısı, şimdi bizzat Misvak Neşriyat tarafından yapılmakta ve Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in istifâdesine arz edilmektedir. Bu vesîleyle mü’min kardeşlerimize “Hatırlat; çünkü hatırlatmak, mü’mine fayda verir” (Zâriyât s. 55) emr-i İlâhî’sine istinâden deriz ki:
Evvelâ: Dalâlete düşmemek için sünnete sarılmak; sünnete sarılmak için de sünneti mutlak müctehîd imâmlardan öğrenmek elzemdir. Bunun te’hiri câiz değildir. Sünnete sarılmak, bizzât Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in kesin emr-i Nebevîleridir.

Ahmed ibn Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Hakîm, Dârimî ve Begavî’de İrbâz bin Sâriye (r.a.)’den rivâyetle şöyle denilir: Resûlullâh (s.a.v.) bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra bize yönelip öyle te’sirli bir va’z ettiler ki ondan kalbler ürperip titredi, gözlerden yaşlar aktı. Bunun üzerine Ashâb (r.a.e.)’den birisi: “Yâ Resûllallâh (s.a.v.)! Bu sanki bir vedâ edicinin va’zıdır, bize neleri tavsiye buyurursunuz?” dedi. Resûlullâh aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm: “Ben sizi, gecesi bile gündüz gibi apaydınlık olan bir dîn üzerine bırakmış oluyorum. Benden sonra ancak helâk olacak kimse ondan sapar. Allâh’ın emirlerine karşı gelmekten sakınınız. Başınızda kara bir köle de olsa, âmirinizin emirlerini dinleyiniz ve kendisine itâat ediniz. Sizden, yaşayan kimse, pekçok ihtilâflar, anlaşmazlıklar görecektir. O zaman siz gerek benim sünnetimden bildiğiniz şeylere ve gerekse hidâyete erdirilmiş olan Hûlefâ-yı Râşidîn’in sünnetlerine, canınızı dişlerinize alarak, sımsıkı yapışınız. Sonradan ihdâs edilen (dînde yeri olmayan) şeylerden de sakınınız. Çünkü (dînde olmayan) sonradan ihdâs edilen şeyler bid‘attır. Her bid‘at dalâ-lettir” buyurdular.

Yine Ahmed ibn Hanbel rahîmehullâh Ashâb-ı Kirâm’dan İmran bin Husayn (r.a.)’den şöyle rivâyet eder: “Kur’ân indirildi. Resûlullâh aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm da sünnetleri işlemeği sünnet kıldı. Sünnetleri işlemekte bize tâbi olunuz, uyunuz. Vallâhi bunu yap-mazsanız dalâlete düşer, doğru yoldan saparsınız” diye buyurmuştur. (M. Âsım Köksal (r.h.), İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, Ank. 1994, 163-164. s.)
Ebû Nu‘aym el-İsfehânî, İmâm Beyhakî, İmâm Suyûtî Hz. Ömer (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Allâh’ın Kitâb’ından size herhangi bir hüküm verilirse, onunla amel vâcibdir, terk edildiğinde özür kabûl edilmez. Eğer aradığınız hükmü Allâh’ın Kitâb’ında bulamazsanız benim sünne-time tâbi olunuz. Sünnetimde de o hükme âid bir şey bulamazsanız, Ashâbımın sünnetine sarılınız. Zirâ Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birinin sünnetine sarılırsanız hidâyete erersiniz. Ashâbımın ihtilâfı da sizin için bir rahmettir.”

Hadîs-i Şerîf’te: “Nebîler ve Resûller müstesnâ Ebû Bekir’den daha fazîletli bir kimsenin üzerine güneş ne doğdu, ne battı” buyuruluyor. İşte Ebû Bekirü’s-Sıddîk (r.a.) Efendimiz: “İslâm’dan başka dîn, Kur’ân-ı Kerîm’den derc edilmiş ahlâktan başka ahlâk, Nebî (s.a.v.)’in yolundan başka doğru yol var mı?… Resûlullâh (s.a.v.) bu ümmeti başıboş ve perîşân ve bâtıla yönelebilecek ve hakkdan gâfil, bakıcısı yok, yedicisi yok mu bıraktı sanırsın? Öyle değil Vallâhi! Rabb Te‘âlâ Hazretleri’nin dergâhına rızâsına cennetine yürümeyi niyâz etmeden önce Allâh’ın rızâsına ve cen-netiyle cemâliyle müşerref olmanın bütün alâmetlerini, şartlarını apaçık ortaya koydu; onları besbelli hâle ge-tirdi; yolları belirledi; durakları ve gidilecek kanalları hazırlayıp ta‘yîn etti ve bu yoldaki bütün kolaylıkları tesbît ve te‘mîn etti.” (Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (r.a.) 119-121. s.)
Mü’minin tek hedefi, Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsına er-mek cennet ve cemâl-i bâ-kemâliyle şereflenmektir. Bu da ancak Efendimiz, Kurtarıcımız, Bir ve Birtek Önde-rimiz Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz’in ve O’nun Yüce Ashâb’ının sünnetlerine uymakla mümkündür. Bunun yolu da sünneti önce hakîkî âlimlerden öğren-mek; öğrendiğini yaşamak; yaşadığını öğretmek ve öğrettiğini de yaşatmaktan geçer.

“Âlimler, Nebîlerin vârisleridir” diye haber verilen ma‘rifetullâh ehli yani âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır. Bu Hadîs-i Şerîf’e şu ma‘nâ verilmiştir: “Kim ki Nebîlere vâris ise, ancak âlim odur.” Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyene, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye hakîkî âlim denilemez. Âlimibillâh olan, her-hangi bir maddî gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir men-faat karşılığında olmayarak sâdece Allâh rızâsı için hakk yoluna, Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da‘vet eder.
Âl-i İmrân sûresi 110. âyette geçen “hayrü’l-ümmeti”den murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri, pederden evlâda intikal eden maddî (gelir olan) şeylere denir. Zâhir ulemâsının ilmi irsî değil sonradan kazanılmış olandır. Sonradan kazanılmış olan yani vehbî (Allâh vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz. Bu sebeble ilmi sonradan kazanmış olan zâhir âlimlerine, Enbiyâların vârisi denilemez. (Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 1, 74-75. s.)

Gavsü’l-A‘zam es-Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretleri Fethü’r-Rabbanî (İlâhî Armağan) nâm eserinde, defâatle, “Âlimler, Nebîlerin vârisleridir.” Hadîs-i Şerîf’ini şöyle izâh buyururlar: “Ey evlâd! Şunu bil ki: İslâm’a giren müslüman olur. İmân kalbde yer eder o kimse mü’min olur. Sonra yakîn sâhibi olur. Sonra irfân sâhibi olur. Sonra her şeyi Kitâb ve Sünnet’e götürerek amel eder ki o zaman da âlim olur. Îkân (yakîn) sâhibi olmadan hakk ilimlere eremezsin. İslâm Dînî’nin emirlerine boyun eğmeyen emrin esâs sâhiblerine, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e teslîm olmaz. Evvelâ İslâm ol ve bütün varlığını Allâh’a teslim et. Şerîatin emirlerini hakkıyla yerine getir ve yasaklarından da hakkıyla sakın! Mü’min kimse Allâh’ın nûruyla bakar, bundan dolayı mü’min şeytanı sindirir. Ey Evlâd! İlim hakk erenlerin (ârifibillâh, âlimibillâhların) ağzından öğrenilir ki işte bunlar yakîn, ittikâ ve irfân sâhibi kimselerdir. Bunlar, ihlâsla amel ederler her sözü her hareketini yalnız ve yalnız Allâh ve Resûlü’nün rızâsı için yaparlar. Sen her hâlini Şerîat’e uydurursan, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, kuşun yavrusunu besle-diği gibi seni besler. Âlimler, Peygamberlerin sağında ve solunda yürürler. Peygamberlerin yediğini yer, içtiğini içerler. Peygamberlerden öğrendikleri ilimle amel ettikleri için de onlara vâris olmuşlardır. Bunun için de Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” buyurmuşlardır. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e öğreten ve sevdiren; Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetine götüren ve onu öğretenler de işte bu ârifibillâh, âlimibillâh olan zâtlardır. Ey evlâd! Akıllı ol! Allâh yolunun bu erlerine karşı edebini iyi takın. Onlar, bölüşülmesi imkânsız kimselerdir. Beldeler onların hürmetine ayakta durur; kullar, onlar için esirgenir; yeryüzü onların şerefine muhâfaza edilir.”

Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna göre; bu da bizi Aleyhisselâtü ve’s-selâm Efendimiz’e ve Onun Yüce Ashâbı’na -ki Onlara, Onların sünnetle-rine tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmaktır ki Nebî (s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh’a tâbi olmaktır. (Nisâ s. 80) Ârifibillâh, âlimibillâh olan Ehl-i sünnetin mutlak müctehîd imâmlarından birine tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin Onların fıkıhlarını öğrenmek ve öğrendiklerimizle amel ederek Allâh’a kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal yok. Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarının baş tâcı da İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) Hazretleri’dir. “İmâm-ı A‘zam yani ‘En Büyük İmâm’ rütbesini o yüce zâta, Ehl-i Sünnet imâmları vermişlerdir. Nitekim İmâm-ı Şâfii (r.a.) Hazretleri: “Fıkıh, eser ve ictihâdlarıyla Müslümanların İmâmı Ebû Hanîfe, beldeleri ve insanları ma‘mûr etti. Onun gibisi doğuda, batıda ve Kûfe’de yoktur. İslâm’da fakîh olarak O, Resûllulâh (s.a.v.) ve Halîfeleri’nin sünnetlerini nûrunu bir imâm olarak dünyaya yaydı. Öyle ise Ebû Hanîfe’nin sözlerini inkâr edenlere, Allâh kumların sayısınca la‘net etsin.” (Kasîdetü’l-Tantaranî’den Hocazâde Ahmed Hilmi, Enmûzec-i İmâm-ı A‘zam, İstanbul, 1320 (1902) 20. s.)

İmâm-ı Şâfii rahîmehullâh’ın beyânını “Altının kıy-metini ancak sarrâf bilir” sözünü hatırlayarak iyi düşü-nüp iyice teemmül edelim ve insâf ehli olarak İmâm-ı A’zam (r.a.) hakkında söylenecek bir sözün ne kadar tehlikeli olacağını göz önüne alalım ve “Nas varken, kıyâs olmaz” ve “Benim kıyaslârıma karşılık Ashâb’ın sünnetlerini bulursanız; benim kıyâslarımın hiçbir değeri yoktur, onları çarpın duvara” diye buyuran İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) Efendimiz, Ehl-i Sünnet âlim-lerinin beyânı üzere “Hadîs-i Şerîf’lerden, hiç kimsenin göremediği ve sezemediğini görüp sezmiş ve onlardan en ince ma‘naları ve te’villeri bulup çıkartmıştır. Hü-kümlerini de bu çıkardığı ince ma’nalara dayandırmış-tır.”

İşte Hz. İmâm (r.a.) Efendimiz, Hz. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimizin ve O’nun Yüce Ashâbı (r.a.e.) Efendilerimiz’in sünnetini, tedvîn ederek Allâh-ü Teâ-lâ’nın zât-ı âlilerine mahsûs ihsânı lütûf ve keremi sâyesinde kıyâmete kadar bütün zamanlara mekânlara bu sünneti taşıyarak onu tebliğ ve infâz etmişlerdir. Bakara sûresi 30’da meâlen “And olsun ki yeryüzünde emirlerimi tebliğ infâz edecek bir halîfe yaratacağım.” Âyet-i Celîlesi’ne de doğrudan mâsadak olmuşlar. Haz-reti İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, her biri âlemlere bedel bin-lerce talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına gön-derdiklerini ve onlar vâsıtasıyla Sün-net-i Seniyye’nin nasıl teblîğ ve infâz edildiğini İmâm-ı Kerderi Rahîmehullâh’ın İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Menkîbeleri isimli kitâbından lütfen okuyunuz. Başta Hz. İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin şefâatlerini Allâh-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden taleb ediyoruz.

İşte Muhterem Mürebbimiz Büyüğümüz Ömer Mu-hammed Öztürk, bildiğimiz ve şâhid olduğumuz kada-rıyla, 1969’da Muhterem Mürebbileri Sâhibü’z-Zaman Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.) tarafından MTTB’de “İslâmî bir gençlik yetiştirmekle vazîfelendirilmelerinden itibaren bizleri, hep fıkıh öğ-renmeğe ve öğrendiklerimizi de yaşamağa ve yaşadık-larımızı da öğretmeğe yönlendirmişlerdir.” İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hazretleri’ne oradan Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Hazeratı’na ve “O hidâyet yıldızları”ından da Resûl-i Kibriyâ, İki Cihânın Güneşi, Âlemlere Rahmet Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e yönlendirmişler ve götürmüşlerdir. Bu uğurda gece gündüz demeden hiçbir inceliği gözden kaçırmadan, yorulmadan, ara vermeden maddesini ma’nasını ve ömr-ü azîzlerini ve bütün maddî kazançlarını ve sermâyelerini fîsebîlillâh bu yola akıtmışlardır ve Hazreti İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendi-miz’i bu Ümmet-i Muhammed’e öğretmek için sancak açmışlar, neşriyat yoluyla bu sancağı kırk (40) küsür yıldır sırât-ı müstakîm üzere hedefe taşımaktadırlar. Allâhü Te‘âlâ zât-ı âlilerine sağlık ve âfiyet ihsân bu-yursun ve kendilerini başımızdan eksik etmeyip adedlerini çoğaltıp bu Ümmet-i Muhammed’e ihsân buyursun ve Zât-ı âlîlerinden bizleri dünya ve âhirette ayırmasın. (Âmin!…) Zât-ı âlîlerinin hedefi, kendilerine tâbi olanları Cenâb-ı Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Hazretle-ri’ne götürmektir.

Hadîs-i Şerîf’te: “İnsanlara teşekkür etmeyen, hak-kıyla Allâh’a şükretmiş olmaz” diye buyrulmaktadır. Bu Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in emr-i şerîflerine, imtisâlen bizleri ve Ümmet-i Muhammed’i Sünnet-i Seniyye’ye kılavuzlayan, bunun yolunun da İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hazretleri’ne sarılmak olduğunu yıllardır ifâde eden ve bu değişmez gerçeği teblîğ eden bunun için İmâm-ı A‘zam (r.a.) serisi ve 20 ciltlik Hadîslerle Harefî Fıkhı külliyâtını Ümmet-i Muhammed’in hizmetine sunan Muhterem Mürebbîmiz, Büyüğümüz olan Zât-ı âlileri’ne sonsuz ta‘zim ve teşekkürlerimizi bildirmeği borç biliriz.
Sa‘y ve gayret bizden tevfîk Allâhü Te‘âlâ’dandır.
(1431 Cemâziye’l Âhir – 2010 Mayıs)
 

Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye


Bu eserde muhaddislerin dilinden İmam Azam Ebu Hanife (r.a.)’in ilmi derecesi anlatılmaktadır. Ebu Hanife (r.a.) hadis hafızlarının müracaat kaynağıydı. Kendisinden çok sayıda hadis rivayet edilmiştir. Yine ondan birçok sünnet uzmanı hadis almıştır. Ebu Hanife (r.a.)’in adı cerh ve tadil imamları arasında da geçmektedir. Abdullah b. El-Mübarek (rh.a) onun hakkında şöyle demiştir: “Bir gün İmam-ı Malik (r.a.)’ın yanında iken Ebu Hanife (r.a) geldi. İmam-ı Malik (r.a.) Ebu Hanife (r.a.)’e layık gördüğü üstün saygıyı göstererek başköşeye oturttu. O ayrıldıktan sonra bize şöyle seslendi: Bu zat Ebu Hanife (r.a) denilen Numan B. Sabit (r.a)’dir. Şu direk altındır dese, gerçekten dediği gibi, çıkar. Fıkıh ilminin ince mes’elelerini anlayıp çözümlemek kendisine çok kolaylaştırılmıştır. Herkesin şaşırıp kaldığı mes’elelerde zorlanmadan doğru hükme varır.”

Bu eser İmam Azam Ebu Hanife (r.a.)’in hadis ilmindeki mertebesini açıklamak amacıyla kaleme alınmış bir çalışmadır. Ebu Hanife (r.a.), Kitab’a ve Sünnete önem veren ve hadis öğrenme konusunda çaba harcayıp, yolculuklara çıkan bir âlimdi. O, sünnetlere, bunları toplamaya, sünnetin kutsal sınırlarını savunmaya, ona karşı gelen ve ondan uzaklaşmak isteyenlere karşı baskı yapmaya çok önem verirdi. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetinin başka şeylere tercih ederdi. Ebu Hanife (r.a.) sika olan güçlü ravilere yönelen, rivayette zayıf olanları terk eden ilk âlimdir. Ebu Hanife (r.a.), hadis ve fıkıhtan ayrılmamış, takva ve ibadete devam etmiş ve sonunda dünyanın dört bir tarafında görüşlerine başvurulan bir âlim ve kendisine uyulan bir bilgi sığınağı haline gelmiştir.

24 yıl sonra ilk defa günümüz Türkçesi’ne tercüme edilen bu eser, İmâm-ı A‘Zam Ebu Hanife (r.a.)’in üstadlarının ve talebelerinin menkıbelerini ihtiva etmektedir. Hatîb el-Harezmî, İmâm-ı A‘zam için “Seksen üç bin mes’ele ortaya koydu. Otuz bini ibâdetlerde, geri kalanı muâmelelerdeydi. Bu mes’eleler hâlledilmeseydi insanlar dalâlette kalırdı” demiştir. Sadru’l-Eimme Hatîb-i Harezmî, Muhammed ibn Semâ‘a, “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in hazırladığı kitâblarda yetmiş bin hadîs zikrettiğini ve mes’elelerini kırk bin hadîsten seçtiği hadislere dayandırdığını” söylemiştir. Hasan bin Ziyâd ise “İmâm-ı A‘zam (r.a.), iki bini Hammâd’dan iki bini öbür hocalardan olmak üzere dört bin hadîs rivâyet ettiğini” belirtmiştir.



Ümmetin çoğunluğunun müntesibi olduğu İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin eserleri konusunda ne yazık ki duyarlı olduğumuz söylenemez. Ebû Hanife ve eserleri konusunda yayınevi olarak biz, kendimizi daha sorumlu tutarak, özellikle böyle bir çalışmaya duyarsız kalamazdık… Bizim tercüme ve şerhini yaptığımız Müsned, İmam Ebû Hanîfe’nin Ali el-Karî merhum tarafından şerh edilen, el-Havârizmî’nin Câmi’u’l-Mesânîd’inin ihtisarıdır.

İmam adına tarih içinde derlenmiş çok sayıda Müsned’in –ki bunlardan çok az bir kısmı basılmıştır– ulaşılabilen bütün nüshalarının tesbiti ve tahkikli neşirlerinin yapılması bu Ümmet’in omuzlarında bir sorumluluktur.

Elinizdeki çalışma, bu eserin dilimizdeki ilk şerhidir. Müellif merhumun, her bir hadisin altında, söylenmesi gerekenleri temel kaynaklara inerek söyleme hassasiyetini elden bırakmamış olması, üzerinde özellikle durulması gereken bir meziyettir.
Mütercim merhum Mustafa Acıoğlu da, Ebû Hanife’ye yakışır bir şekilde, tercüme ve şerh konusunda çok titiz davranarak gerekli hassasiyeti göstermiştir.


 

A

Ahmedi Hani

Ziyaretçi
Ebu Hanife hzlerinden Allah ebediyyen razı olsun bugünün karmakarışık ve mayası bozuk ahirzamanında hiçbirşeye güven olmazken onların gösterdiği sünneti seniyye yolu bizlere ışık tutuyor, ehli sünnet velcemaat yolundan ayırmasın Allah bizleri
 

Moderatörün son düzenlenenleri:
Ş

Şanefi Erhan

Ziyaretçi
ebu hanife hanefilik mezhehinin kurucusu olarak bilinir ben öyle biliyorum
 

Üst