Son zamanda din, çok garib olmuştur. Önceden de garib olarak tezahür etmişti. Evet, b

#1
Hepimiz bir yerlerde birilerinden mutlaka duymuşuzdur bu sözleri. “Bu zamanda bir yere bağlanmadan olmaz. Yalnız koyunu kurt kapar. İlla insan bir yere bağlanmalı. Yoksa tek başına dini öğrenemez.” Şeklinde değişik şekillerde karşımıza bu tarz kelamlar çıkıyor. Bu vesile ile hem bu tarz sözlerin doğruluklarını irdelemek, hem de bugün “cemaatli” olmak mı, “cemaatsiz” olmak mı daha iyi olduğunu bilmek adına bu yazıyı kaleme alıyorum.

Cemaatler konusuna geçmeden önce biraz itikad konuşalım. Ehl-i sünnet vel cemaat itikadına göre iman ve amel, birbiriyle sıkı bir bağlantı içerisinde fakat ayrı şeylerdir. İman; bize göre bir bütündür, asla bölünme kabul etmez. İman gereken her şeye iman edilmeden “mü’min” vasfının kazanılması söz konusu değildir. Yani, imanın altı temel rüknünden birini kabul etmeyip diğer beşine iman eden bir kişi mü’min olamaz. En ufak kısma inersek, Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’ın sadece bir suresini, bir ayetini, bir ayetindeki örneğin “Kul” lafzını, hatta “Kul” lafzındaki “kaf” harfini inkar eden bir kişiye “mü’min” denilemez. Bu kişi kafirdir. Ahirette cennete girme ihtimali yoktur. Ebedi cehennem azabıyla te’dib görecektir. Amel ise imandan farklıdır. Dinin bir emrine iman edip, fakat onunla amel etmeyen bir kimse “günahkar” olur. Bu günahın derecesi; amelin büyüklüğüne göre değişir. Bu kişi, bir bütün olan imanın hiçbir parçasını inkar etmediği müddetçe, kısaca haramı haram, helali helal bildiği müddetçe mümindir. Ahirette gireceği yer cennettir. İşlediği günahları Cenab-ı Hak dilerse affeder, hiç cezalandırmaz; dilerse bir miktar azab eder. Bu ALLAH’ın takdirindedir.

Şimdi bu iki hususu belirttikten sonra “iman”ın ne kadar ehemmiyetli olduğu açıkça ortaya çıkıyor. “Kıyamet, fitneler karanlık gecelerin parçaları gibi zuhur edinceye kadar kopmaz. Kişi, mümin olarak sabahlar, kafir olarak akşamlar. Veya mümin olarak akşamlar, kafir olarak sabahlar. Dünya menfaati karşılığında dinini satar.” (Müslim; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, s. 388) “İleride öyle fitneler olacak ki, Cenab-ı ALLAH’ın ilimle ihya edip koruduğu insanlar hariç, kişi sabahleyin mümin olduğu halde, akşama kafir olacak, dinden çıkacaktır.” (Taberani, İbn-i Mace, Deylemi; Muhammet Sevgili-Hasan Akdağ, Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 36-37) Bu hadis-i şerifler de ahirzamanda imanı kurtarmanın ne derece zor olduğunu haber veriyor. O zaman bugün cemaatlerin “iman”a yaptığı tesire göre başlığımızdaki soruya cevap arayabiliriz değil mi?

Bugün dünya Müslümanları bağlamında ele aldığımızda, İslami cemaatler mensuplarına takvalı olmayı tavsiye ediyorlar. Güzel ahlakı esas tutuyorlar. İbadetlerin devamına fevkalade önem veriyorlar. Kişinin farz olan amelleri işlemesini, haram olan amellerden kaçınmasını, İslam’a yakışmayan düşünce ve davranışlardan uzak olmasını tavsiye ediyorlar. Bunların hepsi güzel amellerdir. Ancak itikadi bir problem olmadığı zaman işe yarayan amellerdir. Demek ki sırat-ı mustakim dairesinde giden bir topluluğun ilk hassasiyeti zamanımızın itikadi zaafiyetlerinden uzak olmasıdır. Bizler de bir topluluğa tabi olurken, ehemmiyetle zamanımızın itikadi bozukluklarına düşüp düşmediğini edile-i şer’iyye mizanına vurarak incelemeliyiz.

Bugün maalesef kimi cemaatler parti ve siyaset yoluyla dine hizmet edilebileceğini savunmakta, kimileri demokrasiyi İslam’ın özü kabul etmekte, kimileri ehven-i şer deyip beşeri fikirlere taraftar olmakta, kimi topluluklar Müslümanların zilletini bahane ederek kafirlerle yakınlaşma içerisine girmekte, onlardan medet ummakta ve bir ortak inanç (!) geliştirmeye çalışmakta, kimi cemaatler mensuplarını sadece susarak gözlerle irşad etmekte, bir kısım tarikatler rabıtalarını resimlerle yapmakta, bir kısım hizipler yaptıkları faaliyetin merkezine kadını koymakta, ehl-i namus taife-i nisayı İslam’a hizmet adı altında mekteplere, kermeslere, konferanslara akın ettirmekte, bazı gruplar kadın erkek hep bir arada dine hizmet etmeyi şiar edinmekte, bir diğer kısım halktan sadaka ve zekatlarını isteyip dilenerek zillet içerisinde bir hizmet metodu benimsemektedir. Buraya daha bir çok bozukluk ekleyebiliriz.

Bu bozuk davranışlar, şahsi olarak günahı bilinerek ve itiraf edilerek yapıldığı zaman amelde bozukluktur. Ancak bu hareketlerden bir veya bir kaçı cemaatin felsefesi olmuşsa, dine hizmetin bir yöntemi olarak kabul edilmişse, günahını bilip itiraf etmek şöyle dursun, bu hareketlerden iftiharla bahsediliyorsa, işte bu itikadi bir bozukluktur ve imanın selbine sebeptir.

Yukarıda numune olarak zikrettiğimiz, özellikle bu asırda meydana çıkan itikad bozukluklarını, cemaatleri mihenge vurarak çoğaltabiliriz. Ve bizler eğer bir cemaate tabi olacaksak, bu bozukluklardan uzak olmasına azami derecede riayet etmeliyiz. Bu itikadi bir meseledir ve şakası yoktur. “Ben doğru olanlarını kabul ederim, yanlışlarını kabul etmem” mantığıyla itikadı bozuk cemaatlerden birine ittiba edip, aynı manevi yaraların kendisinde de açıldığı kardeşleri üzülerek müşahade ediyoruz. Bu asrın fitnesi budur. Bu asır, imanın azaldığı azaldığı, neticede kahve köşelerinde sarhoşlarda ve ihtiyar ninelerde kaldığı bir zamandır. Evet, içki müptelası bir sarhoş yaptığının haram olduğunu bilirse, itikadı düzgünse kurtulur; beri taraftan yukarıdaki manevi hastalıklardan birine tutulmuş bir talebe, bir mürid, bir cemaat mensubu onca ameline rağmen kurtulamaz ALLAH muhafaza….

Ne kadar hassas ve ehemmiyetli bir denge üzerindeyiz değil mi?