Yoktan Var Olmaz? Var Yok Olmaz?

  • Konbuyu başlatan okuryazar
  • Başlangıç tarihi
okuryazar

okuryazar

Çalışkan Üye
#1
Şu zamandaki meşhur bilim adamları diyorlarki bütün dünyada döngüler vardır, karbon döngüsü azot döngüsü, hidrojen oksijen vb , herşey birbirine dönüşür ve sabit atomlardan oluşur diyorlar, bu konu hakkında sizlerin düşünceleri nelerdir? islamın bu konudaki ölçüsü nedir?

proxy.php?image=https%3A%2F%2Fimage.ibb.co%2FiP523L%2FIMG-20181105-230741.jpg&hash=a19a8701cdce0174f0c764798bac6794
 
Moderatörün son düzenlenenleri:
SETR

SETR

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
#3
Allah cc yoktan var edendir yaratandır, kunfeyekun un adından da anlaşılacağı üzere Allah ol der ve oluverir.

Not: konu tarafımdan öne çıkarılmıştır.
 
Moderatörün son düzenlenenleri:
cenneteyn

cenneteyn

Yolcu..
Kademeli
#4
evet hala yorumlarınızı bekliyorum?
konuyu biraz geç gördüm kusura bakmayın, bu konu ile ilgili bir alıntı paylaşıyorum faydalı olur inşAllah:
Allah’ın ibda ve inşa olmak üzere iki şekilde yaratması vardır. İbda:Allah’ın eşyayı ve mevcudatı benzersiz ve modelsiz bir şekilde, hiçten ve yoktan var etmesine denir. Allah’tan başka hiçbir şeyin olmadığı bir hengamda, yarattığı ilk varlık ya da varlıklar buna misaldir. Aynı zamanda varlık içinde ilk kez vücuda gelmiş nispi sıfat ve arazların da vücuda çıkması buna örnek teşkil eder.
Mesela; bir insan suretinin ana hatları, yani yüzündeki aza ve organları bir kalıp ve model olarak öncekilere ve sonrakilere benzer, bu yüzden ana hatları ile insanın yaratılışı ibda değil, inşadır. Ama insanlara hiç benzemeyen kendine mahsus yüz kimliği, sesi, kokusu ve parmak izi itibari ile insan ibdadır. Yani benzersiz ve modelsiz olarak hiçten yaratılıyor.
Öyle ise ibda tarzı yaratmak, hali hazırda sürekli olarak devam ediyor. İlk varlıkların yaratılması ile bitmiş bir yaratma şekli değildir.
İnşa: İnşa var olan mevcudat ve eşyadan, yeni vücut ve eşyaların yaratılması demektir. Mesela; var olan topraktan bitkilerin, bitkilerden de meyvelerin yaratılması buna örnek teşkil eder. Kainatta en çok icra edilen yaratma şekli inşadır. Her bahar mevsiminde milyonlarca örneklerini gözümüz önünde görüyoruz.
Var olan şeylerin yok olması ise,mevcudatın sıfat ve şekil itibari ile fenaya gitmesi, ölüm ile zeval bulmasıdır. Tabi burada önce yokluk kavramının tam anlaşılması gerekiyor.
Yokluk; mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir. Mutlak Yokluk:Ebedi ve ezeli olarak olmamak, bulunmamak anlamındadır ki böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezeli ve ebedi Vacibül Vücud olan Allah, mutlak yokluk kavramına müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlık aynı anda aynı mekanda bulunması imkansız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah varsa, yokluk yoktur. Allah da ezeli ve ebedi olarak var olduğuna göre, mutlak anlamda yokluk diye bir şey de ezeli ve ebedi olarak söz konusu olamaz.
Üstad bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:
"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(1)​
Mukayyet Yokluk: Bir şeyin ayan-ı sabit noktasından, yani Allah’ın ezeli ilminde ilmi bir vücut şeklinde var olduğu halde, henüz harici bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk izafidir. Yani maddi ve kevni alemde olmayan bir şey, başka bir boyut ve başka bir varlık sahasında bulunabilir.
Mesela; Allah’ın ilminde ilmi bir vücut ile bulunduğu halde, harici ve maddi alemde olmayan bir şeye, mutlak yok denilemez. Üstad bu manayı da yukarıya aldığımız ibareler ile izah ediyor.
Bizim var olanın yok olmasından kast ettiğimiz mana; harici vücudun ilmi vücuda intikal etmesidir. Bu noktada kainatta cevher hükmünde olan varlıkların dışında her şey ölüm ve zeval ile yok oluyor. Bizden önceki neslin şimdi olmaması, bir çeşit var olanı yok etmek demektir. Kainattaki bütün arazlar varken yok oluyor. Bunlar ispata gerek kalmayacak kadar kati şeylerdir.
(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup


Kaynak
 
KaraHilal

KaraHilal

Çalışkan Üye
#5
Değerli kardeşimiz,
“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”
“Hiçbir şey yoktan var olmaz; varken de yok olmaz.”
birleşik cümlesi, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” adı altında ortaöğretimden başlayarak Genel Kimya kitaplarının ilk sahifelerinde ve kimyanın temel kanunları arasında yer alır.
Acaba, bu birleşik cümle doğru mudur; gerçekten de hiçbir şey yoktan var olmaz mı ve var olan bir şey yok olmaz mı?
Bu eğer doğru değilse, niçin hâlâ ortaöğretimden başlayarak, öğretim kurumlarımızdaki Genel Kimya kitaplarında kimyanın temel kanunlarından biri olarak yer almakta devam etmektedir?
İslâm İnancı Bakımından Bu Kimya Kanununa Bakış
İslâm inancı bakımından bu kimya kanununa bakıldığında, Allah (c.c.)’ın isimleri, Kur’an âyetleri ve hadislere göre hiçbir şeyin yoktan var olmayacağı cümlesi çok yanlıştır; fakat hiçbir şeyin varken yok olmayacağı da ilk cümlenin tam aksine, doğrudur!
Laik sistemde ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırlamaları içerisindeki okullarımızın resmen kabul edilmiş olan ders kitaplarında rastlanamasa da Amerika’daki bazı okulların kimya ders kitaplarında “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” ifadesinin hemen ardından parantez açılıp (Ancak Allah bunu yapabilir!) cümlesinin yazılı olduğu bilinmektedir.
Hiçbir şeyin varken yok olmayacağı ise, zaten bir hakikatin ifadesidir. Bunun İslâm’daki delili ise, Allah’ın (c.c.)“Hafîz” (Muhafaza eden) ve diğer bazı isimleri, bu mevzu ile ilgili Kur’an âyetleri ve hadislerdir.
Lavoisier Kimdir?
1743-1794 yılları arasında yaşamış olan bu Fransız kimyacı, kimya biliminde teraziyi sistematik olarak devamlı kullanarak kendisinden önce yapılmış deneylerin neticelerini değerlendirmiş; kendi deneyleri ile takviye edilmiş izahlar yapmış ve bunların neticesinde kimya reaksiyonlarına giren maddelerin ağırlıkları toplamının o reaksiyonlardan çıkan maddelerin ağırlıkları toplamına eşit olduğunu, “Maddenin Sakımı Kanunu” olarak ifade etmiştir. Bu kanun ifadesinin kimya bilimi içerisinde aksinin iddia edilememesi, ancak yirminci yüzyılın başına, Einstein’in “Özel İzafiyet Teorisi”ne kadar devam etmiştir.
Einstein’in Özel İzafiyet Teorisinin Bu Kanuna Getirdiği Değişiklik
1905 yılında, Alman Fizikçi Albert Einstein, maddenin yoğunlaşmış bir enerji olduğunu, enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye E=mc² (E: erg-enerji, m: gram-kütle, c: cm/s-boşluktaki ışık hızı) basit formülüne göre dönüşebileceğini bilim âlemine kabul ettirmiştir.
“Einstein’in Özel İzafiyet Teorisi” içerisinde yer alan ve E=mc² formülüyle kısaca ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve birbirine dönüşümü bağıntısı, kâinattaki kanunların en mühimlerinden birinin keşfi olarak, bilim âleminde çok mühim bir inkılap teşkil etmiştir.
Bilim ve teknolojide “Atom Çağı”, Einstein’in izafiyet teorileriyle başlamıştır. Atom bombasının yapılabilmesinin başlıca teorik temeli E=mc² ile ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve dönüşümüne dayanmaktadır. “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” da, bundan sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” olarak düzeltilmiş; fakat önceki haliyle de Genel Kimya kitaplarında yer almakta ve uygulanmakta devam etmiştir.
Niçin Her İkisi de Hâlâ Doğru Kanunmuş Gibi Kabul Ediliyor?
“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”
nun daha sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiş olmasına rağmen, Genel Kimya ders kitaplarında kimya biliminin tarihçesinde yer alan ve önceki zamanlarda doğru zannedilmiş bir kanun olarak değil de niçin hâlen doğru kabul edilen temel kimya kanunları arasında bahsedildiğinin ve kimyada uygulandığının, bu mevzu ile ilgilenenlere açıklanmasında fayda vardır.
Bu Kanunun Doğru Kabul Edilmesine İhtiyaç Duyulan Haller Nelerdir?
Bu kanunun pratikte doğru kabul edilmesine ihtiyaç duyulan hallerden biri, adî (nükleer olmayan) kimya reaksiyonlarıyla ilgili kimya problemlerindeki hesaplamaların neticesini daha basit ve yeterli bir biçimde verebilmektir. Çünkü, kâinattaki kütle-enerji eşdeğerliği ve birbirine dönüşümü ile ilgili E=mc² formülünden hesaplanabilecek kütlenin enerji eşdeğeri çok büyük; buna karşılık enerjinin kütle eşdeğeri de çok küçüktür. Isı çıkışıyla meydana gelen en şiddetli (ekzotermik) reaksiyonlarda da maddenin kısmen enerji haline dönüşmesi ile toplam kütlede meydana gelebilecek eksilme miktarı ve dışarıdan en fazla enerji verilerek gerçekleştirilebilecek (endotermik) reaksiyonlarda da alınan enerjinin maddeye dönüşmesi ile toplam kütlede meydana gelebilecek artış miktarı, en hassas terazilerle bile tartılabilme sınırının (yüz binde bir gram) çok aşağısında ve kimyada hesaba katılmasına hiç lüzum olmayacak kadar azdır.
Ekzotermik veya endotermik cinsten âdi kimya reaksiyonlarıyla ilgili problemlerde, reaksiyonlardaki kütle kaybı veya kütle artışının hesaba dahil edilmemesiyle yapılan hata, kimyacıların çalışma hassasiyetlerinin çok dışında kalır. “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun tam doğru olmadığı yirminci yüzyılın başından beri bilinmesine rağmen, halen de en büyük ölçekli âdi kimya reaksiyonlarının hesaplamaları da toplam kütlede hiç kayıp veya artış olmamış gibi kabul edilerek yapılır.
Kimya Denklemlerinin Katsayılarını Denkleştirebilmek
Bu kanunun pratikte tümüyle doğruymuş gibi kabul edilmesini gerektiren diğer bir hâl de kimya denklemlerinin katsayılarının denkleştirilmesinin lüzumudur. Kimya denklemlerinin katsayıları denkleştirilirken, ekzotermik ve endotermik âdi kimya reaksiyonlarında E=mc² formülüne göre toplam kütlenin bir miktarının enerjiye dönüşüp eksilmesi veya alınan enerjiden bir miktar kütle meydana gelmesi hesaplamalarının yapılmaması daha uygundur. Böylece, âdi kimya reaksiyonlarında, neticeye tesirinin önemsizliği sebebiyle gereksiz işlemler ve hesaplar olmaması için, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun kimya biliminin uygulamalarında doğru gibi kabul edilmesi bir ihtiyaçtır. Bunun kimya bilimi uygulamalarında kullanılabilmesi için de, Genel kimya ders kitaplarında, kimyanın temel kanunları arasında yer verilmekte devam edilir.
E=mc² Formülü, Âdi Kimya Reaksiyonlarına da Uygulansa Ne Olurdu?
Basit bir misal verecek olursak, bir gram maddenin enerji haline dönüşerek madde halinden çıkması halinde E=mc² formülüne göre meydana gelebilecek enerji: E=1g x (30 000 000 000cm/s)²= 900 000 000 000 000 000 000erg ’tir. Bunun kalori eşdeğeri ve o kadar kalorinin kaç ton kok kömürünün yanmasıyla meydana gelebilecek ısıya eşdeğer olduğu hesaplanırsa, bir gram maddenin kütlesinin tamamen enerjiye dönüşmesiyle açığa çıkabilecek enerjinin, yaklaşık 7500 ton kok kömürünün bir anda yanmasıyla açığa çıkabilecek ısı enerjisine eşdeğer olduğu bulunur.
Bu misalin neticesini diğer bir şekilde de ifade edersek; ekzotermik veya endotermik âdi kimya reaksiyonlarının tümünde, E=mc² basit formülüne göre teorik olarak toplam kütlede eksilme veya artış aslında varsa da, bu kütle miktarı değişimleri bahsetmeye hiç lüzum olmayacak kadar az olduğundan; ihmal edilmesi gerekir.
Nükleer Reaksiyonlarda Kütle Kaybı Hesapları İhmal Edilmez
Nükleer reaksiyonlarla ilgili hesaplarda ise, E=mc² formülüne göre kütle-enerji eşdeğerliği ve dönüşümündeki toplam kütle değişimi miktarları ihmal edilemez. (Meselâ: Atom bombası, hidrojen bombası, nükleer santraller, güneş ve yıldızlarda meydana gelen çok büyük enerjilerin eşdeğeri olan kütle kayıpları)
Einstein tarafından, aslında 1905 ten itibaren “Lavoisier’in Kütlenin Sakımı Kanunu” değiştirilmiş olmasına rağmen, kimya denklemleriyle ilgili katsayıların denkleştirilmesinde ve kimya hesaplarında niçin Lavoisier’in bu kanunu tümüyle doğruymuş gibi, kimya ders kitaplarında yer verilmesinin ve kimyanın uygulamalarında kullanılmakta devam edilmesinin sebebi budur.
Bu Mevzuun İzahının Önemi Nedir?
Lavoisier’in 1789’da neşrettiği “Kütlenin Sakımı Kanunu” tümüyle doğru olmamasına ve Einstein’in 1905’de neşrettiği madde-enerji bağıntısıyla yanlışının belirtilip düzeltilmiş olmasına rağmen, eski şekliyle pratikte hâlâ doğru kabul edilmesinin yukarıda bahsedilen sebeblerle, kimya öğretiminin ders kitaplarında temel kimya kanunları arasında ve kimyanın tatbikatında hâlâ yer almaktadır. Fakat bunun bahsedilen gerçek yönünü gizleyerek veya saptırarak kötüye kullanmak için, biyoloji biliminde “Darwinizm”le yapılmaya çalışılan manevî tahribatın benzerini, güya kimya bilimine dayanarak yapmaya çalışanlar olabilir.
Bu Mevzudaki Yanlış Saptırmaları Yapanlar Kimlerdir?
Bu mevzudaki yanlış saptırmaları yapanlar, ya bu mevzuun cahili olanlar veya bilerek kötü niyetle hareket eden kişilerdir. Bunlar, bilhassa yarım-okumuş bazı cahillerin ve dar görüşlü kişilerin zihnini bulandırıp; maddenin ezeliyeti ve inkâr-ı uluhiyet yanlışlarının müdafaasında, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nu kendi inkârlarının sahte bir delili gibi kullanmağa çalışabilir.
Bu durumda, Lavoisier’in ismi ve onun adıyla birlikte bahsedilen “Maddenin Sakımı Kanunu”, belki kıyamete kadar bütün ortaöğretim ve yüksek öğretim Genel Kimya kitaplarında yer alabilecek; fakat ayni zamanda bazı hakikat tahrifçilerine sahte delil, aldatma ve saptırma vasıtası da olabilecektir.

kaynak
 
okuryazar

okuryazar

Çalışkan Üye
#6
güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederiz, günümüzde okullarda yıllarca anlatıldığı için çoğu kişi tarafından yanlış bilinen bir konuydu verdiğiniz cevaplarla bilmeyenler de öğrenmiş olurlar inşaAllah
 

Benzer konular

Üst