Sevenler Bilenlerdir:

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#1
SEVENLER BİLENLERDİR:
Mü'minlerin, Allah ve Resûlü'nün nezdindeki mevki ve makamları, Onlara olan sevgileri nisbetindedir. Kim Allah ve Resûlü'ne daha çok muhabbet besliyorsa o kadar çok kurbiyete mazhar olacaktır. Cenâb-ı Hakk'ın rızası O'na olan kurbiyet ile mütenasiptir. Kişi, O'na yakınlığı nisbetinde rızasına mazhar olacak, rahmetinden, inayetinden ve ihsanından ümitvar yaşayacaktır. O'na uzak olanlar ise o nisbette rızadan, ihsandan, rahmet ve inayetten uzak kalacaklardır.
Cenâb-ı Hakk'ın avn ve inayeti de, rızası ile mütenasiptir. O'nun rızasını kazanmaya muvaffak olmuş insan, inayetine, keremine, nusretine ve ihsanına da mazhardır. Allah, onun işleyen eli, yürüyen ayağı, gören gözü ve her hususta muini olur. Her mü'min bu hususu kendine muvazene unsuru yapmalı, Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve keremini kâlbi hamulesine, muhabbetinin nisbetine, Allah'a karşı alakasına cevab olarak değerlendirmelidir. Bir taraftan da, Allah'ın rızasını, yardımını netice veren en yüksek, samimi muhabbeti elde etmeye çalışmalıdır. Cenâb-ı Hakk'a müteveccih, dalgalar gibi coşan muhabbeti hissetmeyenler, Rahmet-i İlâhi'den ve Rıza-yı Bari'den uzaktırlar. O mesafeyi kapatmak için Allah'tan tevfikini ve inayetini refik etmesini dileyip, ciddi bir cehd ve gayretle sa'y edip, O'nun yolunda koşmalıdır.
Biz, Allah'ın isimleri, sıfatları, zatı ve şuunatı ile zatının ve şuunatının en mükemmel mazharı olan Hazret-i Muhammed'i tanıdığımız, bildiğimiz takdir edip yolunda olduğumuz ve muhabbetiyle dolup-taştığımız nisbette kemâle ereriz. Kâmil insan olabilmemizin gerek-şartı budur. Yoksa keramet iddiasında bulunan yalancılar gibi sadece lafazanlıkla kemâlât izhâr etmeye kalkarız.
Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarına, keremine ve ihsanına mazhariyet, bizim de ihsanda bulunmamızı iktiza eder. Bizim Allah'a ihsanımız ise, O'nu görüyormuş gibi kulluk yapmak, Efendimiz elimizden tutmuşcasına peşisıra gitmek, takip etmektir. Allah bize ihsanlarda bulunuyorsa, fikren, kâlben, bedenen ve ruhen yapılacak şuurlu şükür istiyor demektir. O'nun lütuflarına mazhar oldukça, herşeyimizle O'na koşmak, Resûlü'nün peşinde gitmek iktiza eder. Lütuf ve keremlere Hazret-i Muhammed'in peşisıra giderek mukabele etmezsek, haybet ve hüsrana uğrar; koşar, yorulur ama arzuladığımız neticeyi elde edemeyiz.
Birinci işimiz Hazret-i Muhammedi çok iyi tanımak, Kur'ân-ı Mucizü’l-Beyan'ı çok iyi bilmek, Allah hakkında tam ve sağlam bir ma'rifet elde etmektir ki, Allah'ı, Resûlullah'ı ve Kitabullah'ı layık-ı vechiyle sevebilelim.
Sevenler tanıyanlardır. Allah aşkı ve muhabbetiyle: "Ne zaman ölecek ve sana kavuşağım?" diyenler; "Resûl-ü Ekrem'in huzuruna ne zaman varacağım?" diyenler O'nları hakkıyla tanıyan ve bilenlerdir.
Hazret-i Fatma, Resül-ü Ekrem'in peygamberliğinden sonra dünyaya gelmiş, hususi iltifazına ve hususi nazarına mazhar olmuştu. Allah Resûlü'nün soyu, Hazret-i Hasan ve Hüseyin ile bütün insanlığı tenvir edecek nuranî halka, Hazret-i Fatma'nın sülbünden neşet edecekti.
"İzâ Câe Suresi" nazil olduğu zaman yirmi kusur yaşlarındaki o genç ama müdrike kadın, Allah Resûlü'nün vefat edeceğini hissetmiş ve ağlamıştı. Tabiî ki birşey yapamamış, Efendimiz vefat etmişti. Vefat hengamında kulağını Resûl-ü Ekrem'in ağzına dayadı. O'da birşeyler söyleyince hıçkırıklarını tutamadı, ağladı.Biraz sonra Efendimiz yanına çağırdı, yine kulağına birşeyler söyledi. Bu defa ise güldü.
Hadiseyle ilgili olarak Hazret-i Aişe validemiz, Hazret-i Fatma'ya sordu: "Sana önce ne dedi?" "Bana vefat edeceğini söyledi. Bu hastalık artık iflah etmez, beni öldürür" dedi. Ben de o zaman ağladım." "Sana ikinci defa ne dedi?" "Ailemden Ehl-i beyt'imden bana ilk kavuşan sen olacaksın, dedi. O zaman da sevindim. Dünyayı terkedeceğime, masivadan kurtulacağıma, ama Peygamberim'e kavuşacağıma, Allah'ıma kavuşacağıma sevindim."(76)
Mü'min, Resûl-ü Ekrem'e kavuşmayı iştiyak içinde beklediği ve özlediği nisbette O'nu biliyor ve seviyor demektir. O'nu sevmeyenler, bilmeyenlerdir. Bilip de sevmemek, O'nun için gözyaşı dökmemek, dilhun olmamak, köyünün bir avuç toprağını dünyalara bedel tutmamak imkansızdır.
Sıddık-ı Ekber anlatıyor: "Birgün huzurunda oturuyorduk. Güneşin gurubu yaklaşmış, ikindi çoktan geçmiş, güneş dağın üzerine eğilmişti. Allah Resûlü dudaklarını açtı. Ağzından çıkan cevherlere, lâl-ü güherlere dikkat ettim. Duyduklarım, benim için dünyanın yıkılması ma'nâsına gelen şeylerdi. Buyurdular ki, "Allah kulunu burada kalma ile öteye gitme arasında muhayyer bıraktı. Kul ötesini seçti..." Ben hıçkırıklarımı tutamadım. ağladım. Kul Resûlullah'tı. Kapalı konuşuyordu. Allah "İstersen artık ruhunu kabzedeyim." demişti. Ben "Annemiz, babamız, evladımız, iyalimizle, herşeyimizle feda olalım, kurban olalım fakat sen dur burada. Hepimiz yok olalım, fakat sen kal burada dedim." (77)
İbni Mes'ud anlatıyor: "Resûl-ü Ekrem bizi Hazret-i Aişe'nin evine çağırdı. Vefatına bir hafta vardı. Ortalıkta hastalık gibi birşeyler yoktu. Başını kaldırdı. Yüzümüze baktı ve ağladı. Sadık arkadaşlarından, sadık dostlarından ayrılmak belki O'nu da müteessir ediyordu. Belki çoklarıyla Cennet'e gidecekleri zamana kadar görüşemeyeceklerdi. O havanın, o tehassürün ve o hasretin ifadesi olarak, kesik kesik cümlelerle bize şunları söyledi: "Merhaba size. Allah yardımcınız olsun. Allah'ın nusreti üzerinizden eksik olmasın. Allah'ın şehâdeti içinde bulunun. Siz Allah'ın dinine sahip çıktınız. Allah da kıyamete kadar size sahip çıksın." şeklinde dualarda bulundu. Sonra da ağlayarak şunları ilave etti: "Şu ahiret yurdu, dünyada kibir ve gururdan çok uzak yaşayıp nazarı daima ahirete müteveccih olan kimseler içindir." dedi. Sonra "İnnehu meyyitun ve innehum meyyitun" âyetini okudu.(78) Daha anlamayanlar varsa şu sözlerle onlara da anlattı. "Ecel yaklaştı. Allah'a dönüş zamanı geldi. Sidretü‘l-Münteha'ya teveccüh anı geldi." ve ağladı. İşte hepimiz o zaman anladık. Fakat kaç gün sonra olacak, onu bilmiyorduk. Arasıra biraraya toplanıp Resûl-ü Ekrem'in gurubuna ağlaşıyorduk... Resûl-ü Ekrem de hastalığı hengamında başı sarılı çıkıyor, bize birşeyler söylüyor, teselli ediyordu. Ama biz yalnız kaldığımız zaman hep ağlıyor, daima ağlıyorduk. Sonra dedik: "Ya Resûlallah, Seni kim yıkayacak. Bu hususta bir emrin, fermanın var mı?" Allah Resûlü Fazl'ı söylüyor, Hazret-i Ali'yi söylüyor, Ehl-i Beyt'inden yakınlarını söylüyordu: "Seni kabrine kim koyacak?" "Beni ilk defa kabrimin başına koyun, siz dışarı çıkın. Çünkü ilk defa Cebrail, Mikail, İsrâfil ve Azrail namazımı kılacaklar. Sonra melekler, sonra da siz kılacaksınız" diyordu.
Ashab Efendilerimiz ise kendilerinden geçiyor, gündüzleri gece oluyor, geceleri kabir karanlığına benziyordu. Allah Resûlü'nün gurubu onları dilgir ediyordu. Ama o anda dahi, Allah Resûlü'nün emirlerine hassasiyet gösteriyor, harfiyyen riayet ediyorlardı.(79)
Cenâb-ı Hakk, O'nu tanımayan ve başkaldıran nankör nefislerimize, mütemerrid şeytanlarımıza kabul ettirsin. Taşın, toprağın, cihanların, herşeyin serfuru ettiği; hayvanatın, haşaratın boyun eğdiği Hazret-i Muhammed Efendimiz'i haşerattan daha den'i nefis ve şeytanımıza kabul ettirsin. İstikametimizi değiştirmekten, inhirafa sevketmekten korusun. Bizi yolunda daim, kaim ve sabit eylesin! Amin...