Namazda okunan surelerin anlamları bilinmek zorunda mı?

  • Konuyu başlatan Kayıtsız Üye
  • Başlangıç tarihi
K

Kayıtsız Üye

Ziyaretçi
Namazda okunan surelerin anlamları bilinmek zorunda mı?
 

' Yaren

KF Ailesinden
Özel Üye
Bu soruyu hocamıza sormuştum bi ara anlamları bilinmek zorunda değil ama ne kadar bilinirse o kadarda iyi.Nedenini de şu şekilde açıklamıştı,Namazda aklımız illa ki başka yerlere kayıyor,dünyalık işlere..arayıpta bulamadığımız şeyler bile namazda aklımıza geliyor nereye koyduğumuz ettiğimiz falan,bunları düşünmek yerine anlamlarını ezberlerleyin onları düşünün derdi.Ve gerçektende anlamlarını ezberleyince akıldan sadece anlamları geçiyor ve namazımız daha güzel ve düzgün oluyor..
 

sultan_mehmet

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Yönetici
Forum Administrator
Namazda okunan süre ve ayetler mutlaka arapça okunmalıdır. Başka bir dille okunması namaza manidir.

Namaz dışında ise dualarımızı türkçe olarak yapabiliriz. Dua hangi dille yapılırsa yapılsın elbette kabul edilir. Çünkü bütün dillerin sahibi Allahtır. Arapça yapmak şart değildir.

Ancak Arapça dualar başka bir dile çevrilirken anlam bütünlüğü muhafaza edilemediği için Arapça şeklini bilenler orjinaliyle okuması daha güzel olur.

Bizi yaratan Allah, Kur'an-ı kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça'dır. Allah kuran'ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi kuran yerine geçemez.

Örneğin bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi kuran ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir. Başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için kuran olmayacaktır.

"Manasını anlamıyoruz" düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle kuranın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten kuran anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, kuranı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır. dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kuran okumak da bunun gibidir. Aklı kuranın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

Diğer taraftan Allah kuranın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor. Meallerin mutlaka faydası var, ama kuran yerine geçmeyeceği için, kuranın her harfinden alınan sevabını da alamayacaktır.

Bütün bir tercüme tarihine baktığımızda görürüz ki tercüme sanatı, fevkalâde asildir ve çok üstün bir maharet ve çok kapsamlı bir müktesebat ister. Tercüme sanatının gerektirdiği bir çok vasıflarla donanmış bir mütercim bile, bir metni asıl dilden farklı bir dile aktarırken, çoğu zaman, bir çok yerlerde, çok farklı zorluklar yaşar, çok çeşitli ve çetin problemlerle karşı karşıya kalır. Bu problemlerin en çözülmezi de, edebî yönden mükemmelliğe ulaşmış metinlerde gözlenmektedir. Eğer bir metin derin mânâlarla yüklüyse ve aynı zamanda da büyüleyici bir şiirsel üslup taşıyorsa, bu kabil bir yazılı eser elbette mütercimi zorlayacak ve onu oldukça sarp bir yokuşa veya gayet engebeli bir mecraya sürükleyecektir.

İşte yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim de, bu kabil eserler gibi, tarihi boyunca mütercim ve müfessirlerini böyle bir zorluğa sürüklemiş ve onların deha çapında olanlarını bile acze düşürmüştür.

Meselâ, Kur'an-ı Kerim'i anlamı anlamına tercümeye kalkışan her mütercimin karşısına her zorluktan evvel, Kur'an'ın geniş anlamlı kelimelerinin tercümesinde karşılaşılan bir zorluk çıkar. Fatiha sûresinin ilk ayetinde geçen hamd kelimesini tercüme ederken karşılaştığımız zorluk gibi… Bu ayette geçen hamd kelimesini biz ya sadece övgü ile karşılar, ya da bu kelimeyi aynen, olduğu gibi bırakırız, Yani, ya "Övgü Allah'ındır." Ya da "Hamd Allah'ındır." şeklinde tercüme ederiz. Ancak, Kur'an'ın sibak u siyakında hamdın o la mütenahi mânâlarını tercümeye aktarmakta zorluk çekeriz. Çünkü hamd sûrenin bütünlüğü içinde Alemlerin Rabbı ile alâkalı olarak kullanılmıştır.

Bu alâka da bu kelimeye oldukça geniş mânâlar yüklemiştir. Öyle ki bu kelimenin bu bağlamda kazandığı mânâ, kadim ve yeni Arap dilinde bile mevcut değildir. Çünkü bir varlık övüldüğünde onun en güzel özellikleri, en güzel sıfatları söylenir. Bu yüzden, Allah'a ait bir övgü söz konusu olunca, O'nun güzel sıfatları, O'nda var olan güzel isimler akla gelir. İşte bu mütalaalardan sonra "el hamdu li'llahi" ifadesini "el esmau'l husna li'llahi" şeklinde, yani en güzel isimler, en güzel vasıflar, en güzel özellikler, hak bir ilahta olması gereken vasıflar, Allah'ındır, gibi anlamamız ve bu manaya göre de bu cümleyi tercüme veya tefsir etmemiz gerekir. Bu anlayış da bizi yalnız bu ayeti kerimenin tercümesi konusunda Allah'ın güzel isimlerini tek tek saymaya, sonra da bu kutsî isimleri ayrı ayrı tefsir etmeye iter. Dolayısıyla her isimle sonsuz mânâ alanlarına açılırız.

İşte görülüyor ki daha Fatiha sûresinin ilk ayetindeyken bile, müthiş bir tercüme zorluğuyla yüz yüze geliyoruz ve bu zorluk da bizi oldukça analitik, yani açıklayıcı, tefsirci bir tercüme yoluna itiyor. Bununla da kalmıyor, ayetin telmih ve çağrışımları bizi daha geniş manaları sıralamaya, sayıp dökmeye sevk ediyor. Meselâ bu kısacık cümlenin bütün bir şirk tarihine karşı ilan edilmiş bir muhtıra cümlesi olduğunu seziyoruz. Çünkü insanlık, tarih boyunca Allah'a ait sıfatları, yani uluhiyyet sıfatlarını putlara, ateşe, Ay'a, Güneş'e, yıldız'a; ciptlere, tağutlara, zaman zaman da despot krallara veregelmiştir. Bu ayette ise bu sıfatların yalnız Allah'a ait olduğu vurgulanır, tarih boyunca yapılan bu yanlış reddedilir. Zımnen, yaratmak, rızk vermek, rızkları taksim etmek, kader çizmek, yaşatmak, öldürmek, güç ve kudret gibi sıfatlar yalnız Allah'ındır denmek istenir. Allah'tan başka hiçbir varlıkta bu sıfatlar hakikî olarak mevcut değildir, denir.

İşte bu ayeti okurken, onda böyle bir mânâ ve îlâm sezen mütercim, bu îlâmı da tercümede göstermek zaruretini hisseder ve anlar ki, Ayetin bu anlam ve telmih sınırları, çağrışımcı, yani tedaisel güç hudutları fevkalâde geniştir ve bu kabil kelimeleri karşı dilde tek kelimeyle karşılamak fevkalâde zordur.

Yine, Arapça'daki şu özellik esas alınarak bir tercüme yapılmaya kalkışılsa, hiç şüphesiz yine aynı zorluğa düşülür. Meselâ Arap dilinde "fe" harfi ile başlayan her kelime, ayrılma, bölünme, yerden çıkma, kopma, ayırt etme ve çatlama ifade eder. Bu bilgi göz önüne alınarak Felak sûresindeki "Kul euzu bi rabb'il felak." ayeti tercüme edilmeye kalkışılsa, ayette geçen felak sadece sabah olarak tercüme edilemez. Gerçekten de sabah, bir ayrılma ifade eder. Aydınlık karanlıktan ayrılır, sonra aydınlık galip gelir ve sabah tebeyyün eder. Bu açıdan bu kelimenin sabah olarak tercümesi doğrudur; ancak noksanlıktan hali değildir. Çünkü felak kelimesi başında fe harfini taşıdığı için akla gelen her türlü, biyolojik, sosyolojik, fiziksel ve jeolojik vs. ayrılmayı ifade edecek anlam genişliğine sahiptir.

Bu derece geniş anlamlar ihsas edebilen bir kelimeye, karşı dilde tek kelimelik bir karşılık bulamayınca da haliyle bu kelimeyi bir çok kelimeyle karşılamak zorunda kalırız. Bu durumda da meal veya tefsirde Kur'an'ın icazı gözlenemez olur. Yani O'nun çok az kelimeyle geniş mânâlar ifade eden hususiyeti tercüme metinlerde artık göze çarpmaz olur. Bu durum karşısında, Kur'an'ıın aslından habersiz olan kimseler de zanneder ki, Kur'an-ı Kerim de, meramını bu kadar çok kelime sıralayarak anlatmış.

Konumuza dönecek olursak deriz ki, bu bilgiler ışığında biz bu ayeti, "Sabahın rabbine, gündüzü geceden ayırt eden rabbe, mitoz ve mayoz bölünmeleri gerçekleştiren, hücreleri bölerek çoğaltan rabbe, atomu bölen, böylece ondan büyük bir enerji açığa çıkaran, toprağın derinliklerindeki tohumu çatlatan, artı ve eksi elektrik yüklü bulutları birbirinden ayrı tutan, ağacın gövdesinden dalları ayıran, dallardan, tomurcukları, tomurcuklardan yaprakları ayıran, yerden suları, kaynakları çıkaran, erkeği dişiden ayıran, ayrı ayrı, farklı farklı yaratan rabbe, insanları farklı farklı huy ve mizaçlara ayıran, çiçekleri renk renk yaparak farklı kılan, haklıyı haksızdan ayran rabbe, sığınırım de." şeklinde tercüme veya tefsir edebiliriz. Ancak yine de bu saydıklarımız felak kelimesinin geniş anlam ihsaslarını tam anlamıyla ifade etmez… Yani açıklamalarımız yine de noksan kalır.

Bu mütalaalarımız sadece iki örnekten ibarettir; oysa Kur'an'da böyle anlam genişliğine sahip binlerce kelime mevcuttur. Artık siz bu durumu göz önünde bulundurarak Kur'an'ın şimdiye kadar ne derece tercüme edilmiş olduğuna bakın ve gelecekte de ne kadar tercüme ve tefsir edilebileceğini tahmin etmeye çalışınız.

Yine, bir mütercim Kur'an'ın deyimsel ifadelerine baktığında dehşetler içinde kalır. Bütün dillerde anlamı kuvvetli ve hatta kalıcı kılmak için deyimsel ifadeler kullanılır. Her deyimin bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeler deyimlerin anlamlarını daha da güçlü kılan en mühim sebeplerdendir. İşte biz bu deyimlerin yalnızca deyimsel olmayan karşılıklarını verdiğimiz ve onların çıkış hikâyelerini tercümeye aktaramadığımız zaman, anlam o kadar zayıflar ki, adetâ kuru bir ifadeye, yalın bir söyleyişe dönüşür. Meselâ, ödü kopmak deyiminin karşılığı korkmaktır. Bunlar belki eş anlamlıdır; ama aynı kıymet ve vurgu değerinde değildirler. Ödü kopmak daha mübalağalıdır ve korkmak fiilinin şiddetini anlatır. Kur'an'da da böyle anlatımlar vardır.

Meselâ Bakara sûresinde geçen "Ve uşribu fi kulubihimu'l icle…", "Onların kalplerine buzağı içirildi." ifadesi ile "onlar buzağıyı çok sevdiler." ifadesi, aynı anlatım gücüne sahip değildir. Hatta "kalplerine buzağı sevgisi içirildi." ifadesi bile aynı ifade kuvvetine sahip değildir. Çünkü Alemlerin Rabbi öyle çarpıcı bir ifade kullanıyor ki, neredeyse "kalplerine buzağının ta kendisi içirildi."demek istiyor.

Bir heyecan sanatı olan mecaz-ı mürsel sanatını kullanarak mânâyı son derece kuvvetli bir hale sokuyor. Ama mütercim bu ifadeyi tercüme ederken ona "kalplerine buzağı sevgisi dolmuştu." dediği an, en azından asılda mecaz-ı mürsel olan bir ifade, tercüme metinde çok basit ve yalın bir ifade biçimine dönüşüyor. Bu durumda da, tercüme metinlerde, Kur'an'da mânâyı kuvvetli kılmak için kullanılan söz sanatlarını göremez oluyoruz. İşin erbabı olan her kimse de bilir ki, mecaz-ı mürsellerin taşıdığı anlatım gücü ile yalın ifadelerin taşıdığı ifade kuvveti denk değildir. Demek ki mütercim, deyimleri çevirirken de ciddi zorluklarla karşı karşıya kalıyor.

Ve yine tercüme metinlerde, ses, anlam, ritim, heyecan ve duygu yitimi gibi hadiselerle karşı karşıya geliyoruz… Asıl metinde çok hoş bir ifade biçimi, kelime kelime tercüme edildiğinde çok tuhaf ve çirkin bir söyleyiş biçimine dönüşebiliyor. Meselâ : "tebbet yeda ebi lehebin ve tebbe" ayetini kelime kelime ve söz dizimine göre tercüme ettiğimiz zaman karşımıza "Kurusun iki eli Ebu Lehebin ve kurudu." şeklinde Türkçe için devrik olan bir cümle yapısı çıkıyor. Bu bizim için biraz tuhaf karşılanabiliyor. İşte mütercim bu tuhaflıklarla da mücadele etmektedir. Asıl metni aynen söz dizimine göre aktarsa ortaya çirkin bir ifade çıkıyor. Onu kendi dilinde süslü ve beliğ bir duruma getirse anlam yitip gidebiliyor. Çünkü kelimelerin söz dizimindeki yerleri de asıl dilde gayet mühim mânâ ve vurgu hadiselerine hizmet etmiş olabiliyor.

Hele hele Kur'an'ın o eşsiz ses örüntüsünü, o şiir üstü şiirsel üslubunu, lafız ile mânâ ahengini karşı dile aktarmak tamamen imkansız hale geliyor. Meselâ Nas suresini okurken s seslerini taşıyan kelimelerin oluşturduğu o eşsiz aliterasyonu, o eşsiz fısıltıyı tercümelerde duyup hissetmeniz imkânsızdır. "Kul euzu bi rabb'in nasss, meliki'nnassss, ilahi' nnasss min şerri'l vesvasi'l hannasss, ellezi yuvesvisu fi suduri'nnass mine'l cinneti ve'nnasss." derkenki s sesleri tam bir fısıltı havası verir. İşte görüyoruz ki hem sûrenin teması fısıltıyla alakalıdır ve hem de bu manaları anlatırken seçilmiş kelimeler fısıltı ihsas eden sssss sesleriyle doludur….

İşte yukarıda sergilediğimiz birkaç mütalaa ışığında artık sizler de kolayca anlarsınız ki Kur'an hakkıyla tercüme edilemez. Her tercüme ona bir yaklaşımdır sadece… Her tercümede, hatta deha kabul ettiğimiz kimselerin tercüme ve tefsirlerinde bile her şeyden evvel çok yönlü anlam yitimleri, ses, ahenk, ritm, ifade kuvvetlerine dair kayıplar mevcuttur.

Hulâsa: İnsanları farklı renk ve ırklar biçiminde yaratan Yüce Allah, onların lisanlarını da farklı kılmıştır. Onlar arasına lisan farklılıklarından oluşmuş bir de duvar örmüştür… Bu lisan farklılığından doğan mânia, Allah ile kulları arsında da oluşmuştur. Kur'an'ın Arapça ile indirilmesi ve Arap olmayan kavimlere de bu lisan ile hitap etmesi, gerçekten de Kur'an mütercimine öteki mütercimlerden çok daha mânâlı ve çok daha zor bir misyon yüklemiştir. Dolayısıyla o, Allah ile kulları arasında anlaşmayı sağlayan bir vasıta olmuştur. Ancak o, bu vazifeyi hakkıyla yapabilmiş midir? Bu sorunun cevabı ise tefsirlerin, meal ve tercümelerin dünyasında gizlidir. Ancak biz bu sorunun cevabını şu cümlelerle vermeye çalışacağız.

İşin erbabı her kimse anlar ki, her tercüme yarı saydam bir camdan süzülmüş bir ışık huzmesinden ibarettir. Her mütercim, asıl kaynaktaki ışıktan bize yanlıca biraz bulanık, kırık, belli belirsiz ışıklar getirebilmiştir. Ve hiçbir mütercim Allah ile kulu arasında lisan farklılığından örülmüş bu katı, bu camit duvarı tam saydam hale getirmeyi maalesef başaramamıştır. Onların hemen hepsi ya bir mercek olmuş veya bir buzlucam… Yani asıl metindeki mânâ, ses, musikî, ritim ve ahenk ışıkları asıl kaynaktan çıkıp farklı mütercimlerin farklı kırılma indislerine sahip zihin ve hayâl dünyalarından süzülerek geçerken farklı kırılmalar meydana getirmiştir. Bu yüzden tercümelerde en fazla ses, musikî ve estetik, daha sonra da anlam kaybı gözlenir olmuştur. İşte bu sebeplerden kaynaklanan anlam kaybını gidermek içindir ki kelimesi kelimesine tercüme ilkelerindense tefsirî tercüme ilkeleri daha çok benimsenir olmuştur. Ne var ki bu tercüme çeşitleri bile, Kur'an'ın ancak yakın sahillerinde dolaşabilen yelkenliler olabilmiş. Bize uçsuz bucaksız bir ummandan sadece kapları nispetince su getirebilmişlerdir.

Tercümeleri hakikaten en beliğ bir şekilde bize Cemil Meriç anlatmış. Onun tercümeler hakkındaki bu mütalaalarını Kur'an tercümeleri hakkında da söyleyebiliriz. Ona göre her tercüme, "Babil kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri"dir. "Sönük, titrek bir ışık…"tır. "Dilden dile aktarılan, ruhtan çok lafız, vuzuhsuz bir aşağı yukarı…" dır.
Artık tercümeler ve mütercimin kudreti bu kadar olduktan sora, diyebiliriz ki, Kur'an hakkında her tefsir bir yaklaşımdır ve Kur'an hâlâ bakirdir. Üzerinden asırlar geçse de… Onun mânâları ihata edilemez. Ondaki eşsiz musiki, ses örgüsü karşı dile asla aktarılamaz. Kur'an'dan eşsiz mânâlar ve faydalar sunmuş olmalarına rağmen, her tefsir ve mealin noksan kalmış tarafları hâlâ vardır. Kur'an uçsuz bucaksı bir kainattır. Onu herkes kendi kararınca keşfedebilmiştir. Kendi aklı ve imkânı nispetinde anlayabilmiştir.

Kısaca mütercimin Kur'an-ı Kerim karşısındaki durumu, Newton'un okyanus karşısındaki durumu gibidir. Newton bir gün bir deniz sahilindeyken eline birkaç çakıl taşı almış ve demiş ki, bilinmezlikler şu uçsuz bucaksız denizler kadar sonsuz, keşfettiklerimiz elimdeki çakıl taşları kadar… Şu derya keşfedilmeyi bekliyor, oysa ömrüm bitmek üzere!
İşte gelmiş geçmiş filozoflar, kaşifler şu uçsuz bucaksız kainatı ne kadar keşfetmişse, bütün müfessirler de Kur'an'ı o kadar keşfedebilmiştir. Kısaca Allah'ın kelamı ve kelimeleri olan Kur'an'ın ne kadar tefsir edilebileceği sorusuna cevap olarak Yüce Mevla'nın Kehf sûresi 109. ayetinin mealini sunmakla yetinelim.

"Deki, Rabbimin kelimelerini yazmak için şu malum deniz, sırf mürekkep olsa; hatta bir o kadarını da biz, ilâve yardım olarak getirsek, Rabb'in kelimeleri tükenmeden elbette bu deniz tükenirdi."
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 
Üst