MEVLÂNA Filozof Değildir. Hümanist hiç değildir. O BİR ALLAH AŞIĞI’dır.

Niyazi

Yeni Üye
Üye
MEVLÂNA Filozof Değildir.
Hümanist hiç değildir.
O BİR ALLAH AŞIĞI’dır.

Mevlâna ALLAH, PEYGAMBER AŞIĞI bir velidir, mutasavvıftır.
Günümüzdeki ilâhiyatçıların şirk söylemlerinin aksine bir mürşide bütün varlığıyla bağlanıp hayatını onun istediği gibi değiştirmiştir.
Şimdi sözde Mevlâna aşıklarına ve Mevlâna’yı dillerinden düşürmeyen ilâhiyatçılara soruyorum:
Madem Mevlâna’yı bu kadar seviyorsunuz, Mevlâna’nın Allah’a varmak uğruna neler yaptığını,
· mürşidi Şems-i Tebrizî’nin her dediğini harfiyen yerine getirdiğini,
· talebeleri ve çevresiyle ilgisini kestiğini,
· Şems ile 40 gün bir odaya kapandığını,
· evini, malını Şems’e tahsis ettiğini,
· ona aşk dizeleri yazdığını,
· tüm eski kitaplarını havuza attığını,
· Musevî mahallesinden şarap taşıdığını
biliyor musunuz?
Bu yaptıklarını onaylayabiliyor musunuz?
Hele ilâhiyatçıların bunları nasıl görmezden gelerek, mürşit şirktir demeye devam ettiklerini izah edebiliyor musunuz?
Hele iki lafın birinde “Aklınızı kullanın” diyen ilâhiyatçılar Mevlâna’nın şu sözünü nasıl izah ediyorlar acaba?
“Hocam Şems-i Tebrizî’nin çok acayip hallerini gördüm. Bunalıma girdim. Sonra aklımı bıraktım ve kurtuldum” diyor Mevlâna. (Fîhî Mâfih, s.705)
İşte Mevlâna’nın Efendisi Şems-i Tebrizî’ye başka bir hitabı: “Cânım Efendim can istedi ya, işte ben şu da can. Zaten sana teslim edilmeyen canı at tâ cehennemin dibine.” (Divan-ı Kebir, s.333)
Şems’ten başka gözü kimseyi görmeyen, hayatını ona endeksleyip çevresini ve ailesini ihmal eden birisi hümanist olabilir mi?
Mevlâna asla insanları eşit görmez. Onları Allah’a ve Peygamber’e olan aşk ve bağlılıklarıyla ölçerdi.
“Mevlâna, Sultan Rüknettin'in bir sema meclisine davetli olarak gitmiş. Aynı mecliste Buzağu denen şeyh, Sultan Rüknettin'e ‘evlât’ diye hitap etmiş. Bunu duyan Mevlâna, ‘O kendisine bir baba bulduysa, biz de kendimize başka bir evlât buluruz.’ demiş ve meclisi terk etmiş.” (Abdûlbâki Gölpınarlı: "Mevlâna Celâleddin Mektuplar", İstanbul, 1962, s.247)
Kıskanç bir hümanist gördünüz mü?
Bir gün bir derviş Mevlâna’nın pabuçlarını sakalıyla temizler. Mevlâna’nın gönlü hoş olur ve ona himmet eder. Derken bir de bakar ki derviş herkesin pabuçlarını sakalıyla siliyor, yani rağbeti Mevlâna’ya değil. Mevlâna bu duruma çok kızar ve uzaklaşır. Bu olayda bir hümanist varsa o da derviştir, zira insanlara Mevlâna ve diğerleri diye ayırmadan hizmet etmektedir.
Bu durum Mevlâna’yı sinirlendirdiğine göre Mevlâna hümanist olamaz.
TV’de “Tarihin Arka Odası” programından
“Ne olursan ol yine gel.
Tövbeni bin kere bozmuş olsan da gel.
Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir.”
dizelerinin Mevlâna’ya ait olmadığını öğrendim, çok da şaşırdım. Bu dizelerin şairi, yine çağının büyük mutasavvıflarından Ebu Said Ebu’l Hayr’dır.
Mevlâna kendine ait olmasa da bu dizeleri çok kullanmış olmalı ki ona mâl olmuş durumda.
Bu dizelerdeki “tövbe” kelimesi “hep olduğun gibi kal, ben seni öylece kucaklıyorum” anlamını değiştiriyor. “Tövbe edersen, yani bulunduğun durumu değiştirmeye söz verirsen gel” anlamı çıkıyor ortaya. Yani bu sözü öne sürenler, yine hümanist diyemeyecekler Mevlâna’ya.
“Felsefecinin, dini inkâra, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye girişirse Hak din, onu mahveder.” (Mesnevî, I / 2150)
“Kimin gönlünde şüphe, vesvese varsa felsefeye inanmıştır, gizli münkirdir. Bazen dine inanır ama bazı, bazı da o filozofluk damarı yüzünü kapkara eder.” (I / 3285)
“Felsefeci, akılla anlaşılır şeylere bağlanmıştır; temiz kişiyse aklın aklını binek edinmiştir… Felsefeci, vasıtaları çoğaltır durur; temiz erse, tersine delilleri bırakıp gider…” (V / 564-569)
“Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının (Akl-ı Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk. Hayvan midesi daima kabuk arar. İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar. İç temiz kişilere helâldir, temiz kişilere.” (III / 2525)
“Filozof, ben dedi… delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! Hadi delilini göster… yoksa bu âlemde delilsiz söz dinlemem ben! Mümin dedi ki: Delil, canımdadır… canımın içinde gizli delilim var! Senin gözün zayıftır, hilâli göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma. Dedikodu uzadıkça uzadı… dinleyenler de bu bezenmiş âlemin başına, sonuna hayran olup kaldılar.” (IV / 2845)
Mesnevî’de konuya dair bir hikâye anlatılır: “Bir Bedevî devesine iki çuval yüklemiş, yolda gidiyordu. Yolda bir filozofla karşılaşır. Filozof ona yükünü sorunca bedevi ona: “Bir çuval buğday ile dolu, diğeri de yükü dengelemek için kumla dolu” der. Filozof: “Eğer buğdayı ikiye bölseydin, kum taşımana gerek kalmaz, yükün de hafiflerdi.” deyince bedevi filozofun aklına, bilgisine hayran olur. Ona sormaya başlar: “Bu bilgiyle sen padişah mısın, vezir misin; malın mülkün, öküzün, deven kaç tanedir, ne iş yaparsın?” Filozof bedevinin sorduğu sorulara cevap verir: “Ben de padişahlık falan yok, malım, mülküm, öküzüm, devem, evim, dükkanım, param da yok. Bir gecelik yiyeceğe bile sahip olmayan çırçıplak biriyim.” Bedevi bu sözleri duyunca, hiddetle: “Yanımdan uzaklaş ki uğursuzluğun bana geçmesin. Bunca aklın, bilginin sana bir faydası olmamış. Ben yine çuvalın birine buğdayı birine kum yükleyim. Bu aptallık benim için, daha iyidir” der.” (II / 3206-31)
Ayrıca Mevlâna Mesnevî’sinde (IV / 1370), felsefe ile ilgili şunları söylemiştir: “Cennettekilerin çoğu saf kişilerdir, böylelikle felsefenin şerrinden kurtulurlar.”
“Aklı Mustafa’nın önünde kurban et… Hasbiyallah de, yani Allah bana yeter!” (IV / 1408)
“Aşk, akıl gibi, küçük hesaplara takılıp kalmaz, pervâsızdır, geniş ufukludur: Akıl ümitsizlik yoluna gider mi hiç? Aşk lazım ki, o tarafa koşsun! Hiçbir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil. Akıl, faydalanacağı şeyi arar. Aşk yılmaz, canını sakınmaz, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına girmiş gibi, belalara uğrar, sabreder.” (VI / 1966-69)
Görüldüğü gibi, Mevlâna filozof da olmadığı gibi, felsefeye düşmandır. Başta da belirttiğimiz gibi, MEVLÂNA BİR ALLAH AŞIĞIDIR.

NİYAZİ AŞIK
 
Üst