Kur'an ve İnsan

  • Konbuyu başlatan Ze'Mahşer
  • Başlangıç tarihi
Z

Ze'Mahşer

Guest
#1
Her şeyden önce indiriliş sırasına göre Kur'ân âyetlerine baktığımızda ilk âyetlerin insanı tarif ettiğini¸ aslını ve kaynağını açıkladığını görürüz. Bu âyetlerde Allahu Teâlâ meâlen¸ "Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı."1 buyurmaktadır. Mushaftaki sırası itibariyle de ilk sûre olan Fatiha'da insana yaratan Rabbi karşısındaki konumu ve nasıl bir kul olması gerektiği anlatılmaktadır. İkinci sûre olan Bakara'nın ilk âyetleri de ilahî sorumluluk karşısında insanların üç sınıfından bahsetmektedir. Özetle¸ Kur'ân insanı konu edinmekte ve onun her bir âyeti insanın her iki dünya ile ilgili problemlerini ele almaktadır.
Emir ve yasaklarıyla¸ tavsiye ve öğütleriyle¸ ahlâkî prensip ve kaideleriyle¸ hak¸ hukuk ve adalet ölçüsü veren âyetleriyle¸ hülasa bütünüyle Kur'ân insana hitap etmekte¸ insanla konuşmaktadır. İnsanın kendisini tanıtmaktadır¸ çünkü Kur'ân¸ insanı yaratan Yüce Allah tarafından insanlığa gönderilen en son ve tamamlanmış ilâhî bir mesajdır.
İşte bu en son ilâhî mesaj¸ Kur'ân'ın Tîn sûresinde¸ âlem içinde varlıkların sonuncusu olarak yaratılan insan hakkında¸ "Muhakkak ki¸ biz insanı en güzel bir surette yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına döndürdük." buyurulmaktadır.
Böylece insanın birçok Kur'ân âyetinde şekil itibariyle en güzel bir tarzda yaratıldığı vurgulandığı gibi¸2 Tîn sûresindeki "Ahsen-i Takvîm" ifadesiyle de sadece şekil ve yüz güzelliği itibariyle değil¸ bütün yönleriyle; azaları¸ duyguları¸ yetenekleri¸ maddî ve manevî bütün özellikleriyle en güzel şekilde yaratıldığı ifade edilmiştir. Ancak insan¸ kendisindeki bu üstün yaratılış özelliklerini¸ istidat ve kabiliyetlerini kendisini yaratan Yüce Allah'ın gönderdiği mesaj doğrultusunda değerlendirmediği takdirde de¸ Tîn suresindeki "Sonra biz onu aşağıların en aşağısına döndürdük" ifadesindeki gerçek tahakkuk eder¸ o üstün konumundan en sefil duruma döndürülerek cehenneme lâyık görülür.
Kur'ân'ın bazı âyetlerinde de yaratılış gerçeğine uygun hareket etmeyen insanların hayvanlar gibi; hatta hayvanlardan da aşağı mertebede birer yaratık seviyesine düşecekleri ifade edilerek insanlık uyarılmaktadır.3
Yaşanan realite ile uyuşan diğer Kur'ânî bir tespit de¸ insanoğlunun en güzel ve temiz şeylerle rızıklandırılması¸ beslenmesidir.4
İşte insan¸ üstün kabiliyetleri ve varlık içindeki farklı konumu sebebiyle Allah katında çok yüksek bir değere sahiptir. O kadar ki¸ gökler ve yeryüzü¸ onların içinde ve arasında bulunan her şey insanın emrine¸ hizmetine sunulmuştur. Bütün âlem onun için yaratılmıştır ki¸ bu gerçeğin tespitine de Kur'ân'da birçok defa yer verilmiştir. Mesela; "O Allah ki¸ yeryüzünde ne varsa her şeyi sizin için yaratmıştır."5 Yine; "Görmediniz mi Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğdirdi. Sizin emrinize¸ istifadenize sundu ve size; görünen ve görünmeyen¸ bildiğiniz veya bilmediğiniz nimetlerini bol bol vermiştir."6 mealindeki ve benzeri daha birçok âyetle¸ başka hiçbir varlığa verilmeyen sayısız nimetlerin insana layık görüldüğü vurgulanarak¸7 insanın varlık içindeki emsalsiz konumu hatırlatılmakta ve konumuna uygun hareket etmesi istenmektedir.
İsrâ sûresinde de insanoğlunun mükerrem¸ şerefli bir varlık olduğu ifade edilmektedir.8 Böylece şerefli ve üstün bir varlık olmasına uygun olarak da tüm varlığın yaratıcısı ve sahibi olan Allah tarafından¸ yeryüzünün halifesi olarak seçilmiş¸ hilâfete lâyık görülmüştür.9 Bu gerçeğe binaen insan¸ Kur'ân-ı Kerîm'de de ifade edildiği gibi¸ yeryüzündeki varlıklar üzerinde birtakım tasarruflarda bulunma yetkisine sahiptir. Yeryüzünü imar edecektir; ancak söz konusu tasarruf etme yetkisini kullanırken¸ imar görevini yaparken¸ yeryüzünde adaleti tesis edip¸ yaratanı katındaki gerçek insanlık mertebesine oturması için –sonuçta yine kendi hayrına ve yararına olacak bir şekilde– Allah adına¸ O'nun rızası istikametinde hareket etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde insan iken hayvandan da aşağı mertebelere düşeceği hatırlatılmıştır.
İnsanın üstün konumunu ifade eden başka bir Kur'ânî gerçek de; Yüce Allah insanlığın atası Hz. Âdem (a.s)'i halife olarak yarattıktan sonra¸ hilâfete uygun bir varlık olduğunu göstermek için âlemdeki bütün eşyanın isimlerini öğretmesidir. Varlık içindeki eşyaların isimlerini öğrenme kabiliyetini vermiştir. Böylece yaratılışının daha ilk safhasında insanlığın atası Hz. Âdem (a.s)'le melekler Yüce Allah tarafından imtihana tabi tutulmuştur. Melekler eşyanın isimleriyle ilgili soruya cevap veremeyerek hilâfet sorumluluğunu üstlenebilecek bir yaratılışta olmadıkları anlaşılırken Âdem (a.s.) da cevaplayarak ilâhî emaneti¸ hilâfet sorumluluğunu taşıyabilecek bir fıtratta olduğunu göstermiştir. Melekler tarafından da Âdem (a.s)'in yeryüzünün halifeliğine liyâkatli bir varlık olduğu anlaşılmıştır. Akabinde de Şeytan dâhil bütün melekler¸ Âdem (a.s.)'in üstün konumunu kabullenme secdesi ile emredilmiştir. Şeytan hariç emrin yerine getirilmesiyle bu büyük ikram ve şerefe insanoğlu nail olmuştur.10
İnsanlığın ataları olan Hz. Âdem (a.s.)'le Hz. Havva'ya bu merhaledeki hayatlarında¸ Cennet nimetlerinden bol bol yiyip istifade etmelerine izin verilerek geniş bir hürriyet de verilmiştir. Sadece bir ağaca yaklaşmamaları¸ ondan yememeleri önemle kendilerine hatırlatılmıştır. Söz konusu ağaçtan yedikleri takdirde zalimlerden olacakları konusunda uyarılmışlardır.11 Bu istisna yasaklama ile verilmek istenen mesajın ne olduğunu anlamak çok zor değildir ki o da şudur: Âdem (a.s.)'e¸ insanlığa layık görülen halifelik mutlak değildir; çünkü ne kadar üstün yaratık olursa olsun¸ yaratılan bir varlık olması sebebiyle hilâfetinin bir sınırı vardır ki bunu aşmak zulmü ve isyankârlığı doğurur.
İşte insanın mahiyeti ile ilgili özetle verilen bu Kur'ânî gerçeklerden sonra insanoğlunun daima aklına gelen ve cevabını aradığı bir soruyu biz de düşünelim: Acaba bu derece üstün bir konumda yaratılan insanın gayesi nedir? En küçük bir atomdan güneşe kadar sayısız hikmetlerle ve son derece mükemmel yaratıldığını¸ çağdaş ilim ve anlayış seviyesinde idrak edip gözlerimizle müşahede ettiğimiz şu âlemde¸ insan gibi en üstün bir varlığın gayesiz ve hikmetsiz yaratıldığını söyleyebilmek için akıl¸ anlayış¸ idrak v.s. gibi duyguların olmaması gerekmektedir. O halde insanın da yaratılışına¸ konumuna uygun bir gayesi mutlak surette olmalıdır. Her şeyi ile gerçek olan¸ hem kendi içinde¸ hem de realite ile asla çelişkisi olmayan Kur'ân-ı Kerîm de bu noktada insanın boşu boşuna¸ anlamsız yaratılmadığını¸ başıboş bırakılmadığını vurgulamaktadır.12 Zaten Kur'ân insana gerçek gayesini hatırlatmak¸ bütün teferruatıyla hedefini göstermek için gönderilen en son ilâhî bir mesajdır.
Peki¸ insan için bu gaye ne olabilir? Bazı insanların küllî (mutlak) aklı¸ ilâhî vahiy bilgisini dinlemeden cüzî (sınırlı) akıllarıyla iddia ettikleri gibi¸ bu en şerefli mahlûk olan insan için yemek-içmek¸ zevk-safa sürmek¸ hiçbir sınır tanımadan eğlenmek hakikî gaye olabilir mi? Başka bir deyişle dilimizde Hazcılık veya Zevkçilik diye ifade edilebilen "Hedonizm" insanın gayesi olabilir mi? İnsanlığı mutlu edebilir mi? Bir an için böyle olduğunu farz edelim; ancak herkesçe teslim edilen bir gerçek var ki¸ Hazcılık veya Zevkçilik sadece kısmî bir azınlık için söz konusu olup insanlığın çoğunluğunu dışarıda bırakmaktadır. Hâlbuki¸ bir sistemin kabul görmesi için toplumun tamamına veya en azından çoğunluğuna hitap etmesi gerekmektedir. Diğer taraftan bakıyoruz ki¸ toplumların ekseriyetini çocuklar¸ hastalar¸ fakirler¸ ihtiyarlar¸ çeşitli belâ ve musibetlere uğrayanlar teşkil etmektedir. Bir de hayattan madde planında zevk almak için hem genç¸ hem güçlü-sıhhatli¸ hem de zengin olmak gerekmektedir ki¸ insan bu dünyadan madde noktasında zevk ve haz alsın. Peki her toplumda bu şartları taşıyan yüzde kaç insan vardır?
Bütün bu gerçeklere rağmen insanların çoğunun bu şartları taşıdığını düşünelim. Acaba insandaki akıl ve düşünce dünya olayları karşısında insanda zevk ve eğlence adına bir şey bırakır mı? Elbette ki¸ hayır. Bu takdirde insan hayvan kadar da mutlu olamayan bir konuma zorunlu olarak düşecektir. Çünkü hayvan akıl sahibi olmadığı için geçmişi¸ geleceği¸ hayatın üzücü olaylarını düşünemez¸ yiyeceğini yer¸ suyunu içer huzurla yatar.
O halde¸ insanı hayvanlardan ayıran insanlığına yakışır bir gayesi olmalıdır ki¸ o da¸ şüphesiz aklı ve şuuru ile yaratanını tanımak¸ verdiği sayısız nimetlere karşı O'na şükretmek¸ ilâhî rehber Kur'ân istikametinde Allah'a kul olmaktır.
İnsana Kur'ân'ın ilk inen ayetiyle hitap edildiği gibi¸13 önce kendisini¸ sonra âfâkı¸ yani etrafını¸ bütün âlemi okuyarak Allah'ın büyüklüğünü anlamak¸ O'na şükretmek¸ bütün varlıkların ister istemez boyun eğip teslim oldukları bir âlemde insan da yaratılışına uygun bir şekilde¸ bilinçli ve şuurlu olarak Allah'a teslim olup¸ O'na dayanarak O'nun rızasını kazanmak ve bitmeyen ebedî bir mutluluğu elde etmektir.


İdris ŞENGÜL

Dipnot

1- 96/ 'Alak:1-2.
2- Bkz. 40/Mu'min (Ğâfir) :64; 64/Teğâbun:3.
3- Bkz. 7/A'râf: 179; 25/Furkân: 44; 47/Muhammed:12.
4- Bkz.40/Mu'min:64; 17/İsrâ:70.
5- 2/Bakara:29.
6- 31/Lokmân:20.
7- Bkz. 16/Nahl:12-14¸18; 22/Hac:65; 14/İbrahim:32-34.
8- 17/İsrâ:70.
9- 2/Bakara:30.
10- 2/Bakara:30-34.
11- 2/Bakara:35.
12- 23/Mu'minûn:115; 75/Kıyame:36 v.b.ayetler.
13- 96/ 'Alak:1-2.
 

zeyd

KF Ailesinden
Özel Üye
#2

AZ ÖNCE OKUDUM KONU İLE ALAKALIDIR İNŞAALLAH

Nasılki Kur’ânı dinleyen, onu dinlemekten aldığı feyizle Allah kelâmı olduğunu hissedebîliyor ve ifade tarzına ve edebîyatına dikkat eden, ulaştığı insan üstü edebî zevk ve belağat seviyesiyle mûcize olduğunu anlayabiliyor ise onun gibi mânâlarını ve içindeki ilimleri anlayarak mütalaa eden bir kimse de o ilimlerin ve o mânâların asla âciz bir beşerin basit düşüncesinin mahsulü olamayacağını katiyen anlayabilir.

Kur’ân-ı Kerîm, bütün peygamberlerin efendisi ve peygamberlik silsilesinin son halkası olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (asm)’ın en büyük ve ebedî mûcizesidir. O Kitâb-ı Mübîn, İsm-i Azam’dan ve bütün isimlerin azamî mertebelerinden geldiği için bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.

Yani Rabbimizin bütün kâinattaki bütün hikmet ve gayelerini ve tecellîlerini anlatan en yüce sözüdür. Elbette nihayetsiz bir ilm-i ezeliye dayanan böyle bir kelâmın hadsiz seçkin meziyetleri ve pek çok mûcizelik cihetleri olacaktır.

Nasılki insanlar konuşma ve yazı san’atında çeşit çeşit edebî eserler, şiirler, hitâbeler ve edebîyat şaheserleri ortaya koymuşlar ve bunlardan bir kısmı ifadelerindeki mükemmellik ve verdiği edebî zevk yönünden hayranlıkla karşılanmış ve unutulmaz klasikler arasına girerek asırlara mal olmuşlardır.

Öyle de yüce kitabımız Kur’ân, bütün edebîyat şaheserlerini fersah fersah geride bırakmış ve bütün edibleri ve belağat ustalarını kendisine secde ettirmiş ve asırları getirdiği nur ile aydınlatarak bütün insanlar toplansa asla yetişemeyecekleri çok yüce bir Allah sözü olduğunu isbat etmiştir.

Araştırmacı büyük İslâm âlimleri Kur’ân’ın değil yalnız her bir sûresinin ve âyetinin belki her bir kelimesinin hatta her bir harfinin pek çok mânâları ve mûcizelik cihetleri bulunduğunu beyan etmişlerdir. Bu konuda Üstad Bediüzzaman (rh) şunları söyler: “Ehl-i hakîkatın çok ileri giden bir kısmı, Kur’ân’ın kelimâtında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları (mânâ yönlerini), alâkaları göstermişler. Hususan ülema-i ilm-i huruf (harflerin sırlarını anlatan ilmin âlimleri) daha ileri gidip, bir harf-i Kur’ânda, bir sahife kadar esrarı (sırları), ehline beyan ederek isbat etmişler.

Hem madem Hâlık-ı Külli Şey’in (her şeyin yaratıcısının) kelâmıdır (sözüdür); herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil (sırlardan oluşan) bir cesed-i manevîye (manevî bir bedene) kalb ve bir şecere-i maneviyeye (manevî bir ağaca) çekirdek hükmüne geçebilir. İşte insanın sözlerinde, Kur’ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur’ân’da, çok münâsebat (bağlantılar) gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan bir ilim) lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.”
 

FERASETLİ

KF Ailesinden
Özel Üye
#3
Kur’an ve İnsan AZ ÖNCE OKUDUM KONU İLE ALAKALIDIR İNŞAALLAH

İnsan hakkında konuşmak zenginliği çeşitliliği ve tezatlarıyla kıyamete kadar devam edecek gibi görünüyor. Bu konuşma tüketilebilecek bir konuşma değil Konunun zorluğundan mı ya da konunun muğlaklığından mı veya isin nizamının böyle kurulmasından mıdır bilinmez. Hangisi olursa olsun yine netice isin nizamının böyle kurulmasına gelip dayanıyor. Kur’an-ı Kerim’i dikkatlice okursak; onun pek çok farklı konuşma ve söylemlere ipucu verdiğini görmekteyiz O yüzden de Islâm kültüründe fıtratı bozmamak ve fıtrat çizgisinden ayrılmamak kaydıyla herhâlde 40 50 ya da 100 çeşit konuşma söylem vardır. Bunların blok
hâlinde olanları vardır.

Meselâ insana ilişkin bir kelâm söylemi veya bir Ibn Sina ve Farabî söylemi vardır. Ibn Sina ve Farabî söylemi bir Ibn Arabî söyleminden oldukça farklıdır. Ama yine de dikkatle teemmülle tefekkürle
dinlerseniz orada Müslüman insanı tanırsınız. Ama yine de insan denen zengin varlığın birtakım özelliklerinin her söylemde merkeze çekilerek bir söylem insasının yapıldığını fark edersiniz. Bu yanlış değildir Bu bir zenginlik getiriyor. Meselâ Ibn Arabî daha kozmik plânda daha nefesten başlayan ve gidebildiği yere kadar giden bir söylem stratejisiyle hareket ediyor Ama kelâmcı belki daha akıl merkezli ondan uzaklaşmanın kendisine hep korku
getireceği düşüncesiyle hareket ediyor. Ağzından çıkan her sözün acaba manası var mı? gibi. O mana çok farklı zaten. Sufî de aynı şeyi söylüyor.

Acaba bir manası var mı? İkisinin mana dediklerinin manaları birbiriyle tam olarak aynı manada değil. O bakımdan bunların hepsini bir zenginlik olarak görmek lâzım Bunları bir kategorileştirme içinde küfre gitti mi gitmedi mi ölçüsü içinde

almanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Yine dediğim gibi o fıtrî çizginin tehlikeye sokulduğu her yerde eleştirinin sadece entelektüel bir vazife değil aynı zamanda İslâmî bir vecibe olduğu telâkkisi içinde de bunu söylüyorum
Aslında Kur’an’ın tarihi bir bakıma insanın tarihidir. Kur’an’ın başlaması insan ile ilgili bir başlamadır. Bu bildiğimiz kitap anlamındaki Kur’an ile baslıyordan daha zengin bir mana ifade ediyor.

Yani Kur’an-ı Kerim tarihini insanla başlatıyor. İkra bismi rabbikellezî halak halakal-insâne min alak ilk cümle ve insan! İnsanın ontolojik durumu insanın varlık bağlantıları zaten

ilk inen ayette göz önüne seriliyor. Nasıl bir varlık? Mutlaka bir insa ameliyesine tâbi tutulması gereken bir varlık. O bakımdan insan hayatı bütünüyle insanlık hayatı için çok manidardır. Kusurlu insan realitesinden
kişiliğin entegral olarak tevhidî bir perspektise yeniden kurulması çabasıyla Kur’an insan gerçeğini ortaya koyuyor. Belki vahiy tarihinin bütünü aslında bir restorasyon tarihidir. İnsan bu çizgiyi devam ettiremiyor. O fıtrîliği fıtratıprimordial varlık konumunu devam ettiremiyor. Yüzlerce binlerce sebepten dolayı devam ettiremiyor. Bütün ana sebepleri de zaten Kur’an sayıyor. İnsan o fıtrî
çizgiden nasıl ayrılır nasıl sapar? Bir bakıma vahiy tarihi insanı o fıtrî çizgiye getirme tarihidir. İnsan o çizgiden ayrılıyor Peygamber gelip insanı o fıtrî çizgiye çekiyor. Yaratan öyle yaratmış.

Buna rağmen bazı şeyler araya giriyor ve o fıtrî çizgiden uzak veya yakın sapmalar olabiliyor. Sonra is tahammülü asacak bir noktaya gelince vahiy yeniden müdahil bir kudret olarak giriyor ve hayat böyle devam ediyor. Nereye kadar? “Artık bu vahiyle âdem ol!” denme çizgisine gelinceye kadar devam ediyor. Kur’an’ın durduğu nokta da o noktadır. Muhammed İkbal’in deyimiyle: “Aklın var epeyce gelişti fikrin var

epeyce gelişti bilgin var epeyce gelişti. Elinde son vahiy var Kur’an var adam ol kendine gel isi yürüt yeni bir vahye ihtiyacın yok.” O bakımdan Muhammed İkbal Vahiy müessesesi Kur’an ile kendi kendini lağv etmiştir
diyor. Aslında lağvetme geriye giden bir ortadan kaldırma anlamında değil müessese olarak yeter artık anasındadır! Bu yönüyle bir bakıma vahiy sadece ilâhî bir müdahale olarak fıtrata çekme değil; insan denen varlığın var oluş
şartlarının bir kemale doğru seyridir bir ilerlemedir. Aklın tefekkürün öteki varoluş şartlarının bir olgunlaşma süreci içinde devam etmesidir. Kur’an’ın getirdiği restorasyonda ne var? Evvelâ iç tevhidin idraki var. Önce idrak. Olmadan önce bilme olma ile bilme ve bilme ile olma. Kur’an perspektifinde bunlar sadece anlaşılmak için tefrik edilir. Var olma anlamında bunların hepsi
aynı hakikatin muhtelif veçheleridir.

İnsan bilerek olur olarak bilir bilme ile olma arasında sürekli bir varoluş geçisi vardır. Amerikan felsefesinin özellikle son döneminde olumlu manada pragmatizm yani yasayarak öğrenme ve öğrenerek yasama perspektifi esasında Kur’anî bir perspektiftir. Bu perspektif iç tevhidi gerçekleştirir. İç tevhidin manası; varoluş şartlarının birbirlerini

yok edecek şekilde kullanılması değil o şartların birbirlerini destekleyerek sonunda iç tevhidi gerçekleştirecek bir mana ve delâlet içinde kullanılmasıdır. Akıl olacak duygu olacak öteki var oluş şartları da olacak ama bunlar birbirlerini yıkacak ya da birbirlerinin önünü kesecek şekilde değil; sonunda
muvahhidi yani tevhidin insanını var kılacak; iç tevhidi sağlamış bir insan olarak onu ortaya koyacak bir programdır. Bu bir projedir. Akıl orada duyguyla
kavgalı değil duygu orada aklı tatile göndermiyor. İç tevhidin manası budur. Ancak bu ahlâk “men Arefe nefsehu” ile bilinebiliyor. Bulunduğu konumu bilebilme durumunda olan insanın durabilme (imkânı) yoktur. Çünkü o durabilme o bilebilme onun hem geçmişini gösteriyor hem de geleceği onun önünde açıyor. Bu geleceğinin nihayetinde kemalin değerin ve varlığın kaynağı olan Varlık vardır. Değerin ve varlığın kaynağı olan Varlık.

O varlık Değerin kaynağı
olarak gözünün önünde olduğu için insan entegral kişiliği tevhid projesini gerçekleştirdiği süreç içinde bulunduğu noktayı korkulacak ölçüde karanlık görür. Yani hiçbir zaman “aman bu nokta ne kadar iyiymiş ben oldum ben
bittim” diyemez. Çünkü o olma bitme seklinde tanımlanamaz. O olma hiç bitmez. Çünkü olmanın hedefinde “tehallaku bi ahlâkillah” var. Ilâhî sıfatlarla donanma
beşerî kudret ölçüsü içerisinde ilâhî özelliklerle donanma gibi bir hedefe gözünü dikmiş bir muvahhit bir mümin bulunduğu noktayla iktifa etmez. Hep o yolda olmak zorundadır. Hep o yolda olmak; bu fakir kardeşinizin yorumu eğer yanlış değilse o yolda olma ahirette de devam edecektir. Onun için ahiret hayatı; bu kadar huri Su kadar ırmak ve meyve vs. degildir. Çünkü insan tecelli
ile muhatap olduğuna ve tecellinin kaynağı da Rabbu’lâlemîn olduğuna göre o tecelli de ne burada ne de orada tüketilemeyeceğine göre tecelli karsısında
oluşan beserî tecrübe de bir durma noktasına gelemez. Onun için ahiret hayatı sürekli mutluluk hayatıdır. Bu mutluluk maddî ölçüler içinde degil o tecellinin idrakidir. Tecelli kaynağı sınırsız olduğuna göre insan her tecellide biraz daha tecrübe kazanır. Gazalî’nin kullandığı anlamda tecrübe yani hem bilme hem de yasama anlamında tecrübe artısı olacak. Ama bu artışla

daha fazla tecelli talebinde bulunacak ve o talebe mukabelede bulunacak. Çünkü Kur’an diliyle söylenecek olursa Varlığın ve değerin kaynağı vaad ediyor: Işte
vereyim diyor. Mukabele edeyim diyor. Orası da öyle devam edip gidecek. O hâlde bu tevhid evvelâ var oluşsal şartların bir birlikteliğidir. Ve insanlığın bugün
bu otonom varlığa ihtiyacı vardır. Bugün dünyada Kur’an’ın anlattıgı bu bütüncül kişilik yok hayat planında; Islâm dünyasında da yok ona yaklaşmış olan da yok. İnsanlığın tarihini bilerek söylemiyorum tek tek bireysel durumunu
bilerek söylemiyorum.

Her hâlükârda bugün insanlık böyle bir entegral böyle bir iç tevhidi gerçekleştirmiş insanın var olması iştiyakının ne yazık ki pesinde dahi değil. Neredeyse bu entegral insan bu evhid adamı unutulmuş gibidir. Bölük pörçüktük tamlık manasına gelmiş. O bölük pörçüklüğün epistemolojisi yapılmış ve çok defa insan ya ondan ibaretmiş gibi görülmüş ya da yeter artık

fazla yol alamıyor gibi bir umutsuzluk ve kötümserlik içerisinde. Nietzsche’ye Sartre’a bakarsanız “bu berbat varlık ancak bu kadar olur diye düşünürsünüz. Bu iç tevhidi gerçekleştirmiş insanın dışa yönelik tevhid macerasını anlamak artık hiç de zor değildir. Bu insan hayatı ölümle birlikte düşünen insandır. Hatta
ölümü hayatla birlikte düşünen insan dersek daha doğru olur. Çünkü Kur’an “halaka’l-mevte ve’l-hayâte” diye başlıyor. Ölümü önce zikrediyor. Tevhidi gerçekleştirmiş insan; ölümlü olduğunun idrakini her an teemmül ve tezekkür
ederek yasayan dünyaya öyle bakan ve öyle değerlendiren yaptığı is ne olursa olsun o anda ölümlü olduğunun bilinci içinde olan insandır. Bu çok mu önemli? Gençlerin deyimiyle “felaket önemli” dir. Ölüm ile birlikte yasamayı ölümle birlikte varlığı düşünmek en büyük özgürlük yollarından biridir. İste şurada ölüm. O hâlde eğilmenin bükülmenin makam ve mevkiin kudreti altında ezilmenin onları bir şey zannetmenin gereği yok. Ölüm ile birlikte yasamak en azından bizim kültürümüzde bu kültürün çok iyi

işlendiği tasavvuf çerçevesinde
bakıldığında bir özgürlüktür. Entegral kişilik ile entegrist kişiliğin karıştırılmaması lâzım ikisi de Fransızca kelime. Entegrist fundamentalist dedikleri köktenci o bir yere saplanıp insan varlığını ondan ibaret gören varlıktır. O bir tek köke sarılıyor ve ondan ibaret sanıyor. Benim dediğim o bütüncül insan tevhidi gerçekleştiren insandır. Hayata da öyle bakan insandır.
Bunun yanında hayat onun için âdeta öteki varlıklarla birlikte kollektif yaşanan bir macera oluyor. O zaman dışta gördüğümüz dünya “âyât” oluyor. Bu Kur’an-ı Kerim’in tarifidir. Demin anlattıklarım “enfüs” oluyor. Bu Allah’ın
bize verdiği en büyük hazinedir bilgidir; tefekkür teemmül hazinesidir. Enfüs ile âfâk felsefî bir tabir kullanayım alternettir. Sürekli Elektrik akımı gibi
devamlı gidip gelir.

Biraz nefsim dursun da dış dünya ile âfâk (âyât) ile meşgul olayım diye bir şey yok tecrübede. Onlar hep birlikte olup-bitiyor. Onun için enfüs tecrübesi zaten aynı zamanda bir anlamda âfâk tecrübesidir. O yüzden
Kur’an-ı Kerim’de Rabbena mâ-halakte hâzâ bâtılâ.” ‘bütün bunları anlamsız değersiz olarak var kılmış değilsin’ kararı anında insanın kendi kendisine de söylediği bir karardır. Çünkü Rabbine söylediği aslında kendisine söylediğidir Rabbim! Bunları boşuna yaratmadın anlamsız ve değersiz olarak yaratmadın ifadesi nefse dönen epistemik bir eylemdir.

Aslında bir hayat bir varlıklar
dünyası içinde yasıyor; hakikaten o tevhid hızla gerçekleşiyor. İnsan bütünüyle bizim meçhulümüz değildir. Olsaydı o zaman fıtratın bir manası olmaz. Biz onu
tanırız ama o tanıma çok farklı şekillerde hem tecrübe hem de dil olarak karsımıza çıkıyor. Bu bakımdan o zenginliği görmek ama o zenginlik içinde sanki insanın merkezi yokmuş gibi düşünmek yanlış olur O zenginlik de var ama merkez
de var Onun için de üsve-i hasene’ vardır Biz eğer görecek tanıyacak durumda değil isek o fıtrat üstündeki insanı fi rasulillahi usvetun hasenetun”u anlamamız zor olurdu. Dolayısıyla insan varlığı insan kişiliği dediğiniz şey insanın kendi hayatını evvelâ yine bir dünya ve ahiret vahdeti içinde görme bilâhare bütün bunları yine var oluşsal olarak ilişkili bulunduğu bütün âlemle birlikte mütalaa edebilme anlayabilme idrak edebilme ve öylece yasayabilmedir.
 

sahasan

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Forum Administrator
#4

Hem madem Hâlık-ı Külli Şey’in (her şeyin yaratıcısının) kelâmıdır (sözüdür); herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil (sırlardan oluşan) bir cesed-i manevîye (manevî bir bedene) kalb ve bir şecere-i maneviyeye (manevî bir ağaca) çekirdek hükmüne geçebilir. İşte insanın sözlerinde, Kur’ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur’ân’da, çok münâsebat (bağlantılar) gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan bir ilim) lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.”
:tşk::gül: