Hüzün

Vuslat

Deneyimli Üye
Acemi
#1
HÜZÜN

Hüzün; gam, keder, gussa ma’nâlarına gelen Arapçadaki “hazen”den alınmıştır. Sofîye bu kelimeyi; sevinç, neş’e ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz. Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Ruh-ı Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm’ın ah u efgânı dineceği, Kur’ân’ın hayata hayat olacağı ve fert planında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayarân-ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, onunla zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neş’e ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ: -Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır” (Fâtır, 35/34) müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basiretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek şeyleri duyup, hissedip O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çâre! çâre!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.

Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’min, maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca onlar, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi güneş haline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hüzün televvünâtı içinde geçiren İnsanlığın İftihar Tablosuna -o tabloya canlarımız fedâ olsun!- “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır!

Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbâin”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.

Cenâb-ı Hakk kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: "-Ben kalbi kırıklarla beraberim" 1sözü de bu ma’nâyı ihtar etmektedir.

Süfyân b. Uyeyne: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur” der. Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir.. ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.

Her şeyin bir zekatı vardır ve zekat, zekatı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdânın zekatıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.

Tevrat’ta: “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..” buyrulur.

Bişr-i Hafî de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez...” Sultan ve hükümdârın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hali de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?

Yakup aleyhisselâm, Yusuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı.

Hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd u ezkarlarına, zâhidlerin takva u verâlarına denk tutulmuştur.

Günah ve ma’siyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masduk söylüyor.. ya ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!

Hüzün vardır, ibadet ü taatdaki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır.. ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin masivâya “Allah’tan başka herşey” meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühdeki teklemelerinden kaynaklanır.. bu da bir havas hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsut âleminde, diğer ayağı da lâhut âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki bu da asfiyânın hüznüdür.

İlk Nebî, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki za’fın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visal ve maruz kalınmış firak hüznüne. O, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu.

Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini hüzün cenderesinde buldu. O’nun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki O’nun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken O da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yakapaça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi...

Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi hayatı bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar.. ve hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler...
 

FERASETLİ

KF Ailesinden
Özel Üye
#2
yüreğine kalbine sağlık


Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini hüzün cenderesinde buldu. O’nun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki O’nun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken O da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yakapaça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi...

Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi hayatı bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar.. ve hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler
 

A

AhDe_VeFaLi

Guest
#3
Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basiretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek şeyleri duyup, hissedip O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çâre! çâre!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.