Cilbab - Çarşaf - Kadının Örtüsü Nasıl Olmalı

  • Konuyu başlatan Mukeka
  • Başlangıç tarihi
Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye
CİLBAB – ÇARŞAF – KADININ ÖRTÜSÜ NASIL OLMALI?

Kur’an–ı Kerim’de örtünme ile ilgili âyetler iki sûrede yer almıştır.
Bunlardan bir tanesi Nur sûresindeki:
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, namuslarını korusunlar.
Kendiliğinden görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini, yakalarının üzerine vursunlar…” âyet–i kerimesidir. Bir diğer âyet–i kerime ise, Ahzab sûresi 59 âyettir ki;
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle: (Evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten cilbablarını (dış elbiselerini) giysinler. Bu, onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli olandır” buyrulmaktadır.
İslâm âlimleri, yukarıda mealleri yazılı âyetlere ve bu konuyla ilgili hadislere dayanarak, kadınların tesettürünün nasıl olması gerektiği konusunda pek çok beyanlarda bulunmuşlardır. Biz de âcizane, ulemânın bu beyanları ışığında “Kadının örtüsü nasıl olmalı?” konusunu şöyle bir gözden geçirelim. Ayet–i kerimede zikredilen “cilbab”dan muradın ne olduğunu İnşallah izah etmeye gayret edelim.
CİLBAB
Allahu Teâlâ bu âyet–i kerimede mümin kadınlara, evlerinden çıkarken yabancı erkekler karşısında vücutlarını iyice örten cilbablarını, dış elbiselerini üzerlerine örtünmelerini emretmiştir. Bu hicab âyeti, geçen yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, kadınların avret mahallerini örtmeleri istikrar kazandıktan sonra nazil olmuştur. Demek ki, bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr–i avretten başka fazla bir örtünmedir. Dolayısıyla âyet–i kerimede geçen “Cilbab” kıyafeti hakkında, müfessirler değişik yorumlarda bulunsalar da, mefhumda birleşmişler ve “cilbab”dan maksadın; kadının elbiseleri üzerine giyilen ve vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bütün vücudu örten bir elbise olduğunda ittifak etmişlerdir.
Allahu Teâlâ burada kadının örtünmesiyle alâkalı olarak pek çok elbise şekli emir buyurabilecekken, acaba neden özellikle “cilbab” giyilmesini önermektedir?.. Elbette bunun pek çok hikmetleri vardır. En önemli hikmeti ise, kadınların tesettüründe en ideal örtünme kıyafeti olmasındandır. Çünkü cilbab, kadını baştan ayağı kapatmakta ve fitneye sebebiyet verecek hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Böylece kadın ile, art niyetli, kötü düşünceli ve kalplerinde maraz olan kişiler arasına bir perde çekilmiş, bu tür ahlâksız kişilerin sataşmasına fırsat verilmemiş olacaktır. Nitekim bu maksat âyet–i kerimede de:
“Bu cilbabı giydiğiniz zaman ki durumunuz tanınıp eziyet edilmemenize daha uygundur.” şeklinde zikredilmiştir. Gerçi bu konuda eziyet etmeyi, kadınlara sataşıp tacizde bulunmayı bir huy edinmiş olan, alçak karakterli bazı kanı bozukları, örtü engelleyecek değildir. Fakat imanlı, temiz kadınların, bu tür şehevânî ve kirli bakışlardan yuvalarında gizli inciler gibi korunmuş kalmalarına en uygun olan şekil de budur. Hâl böyle olunca, kadın bu konuda son derece suçsuz ve masum, onlara eziyet ve tacizde bulunacak olan nefsinin zebûnu kimselerin ise, çok açık bir vebal yüklenmiş oldukları ortaya çıkar.
Peki, kadının dış örtü örtmesi gerektiğinden söz eden bu ayet–i kerimede, örtünme için belli bir şekil ve model var mıdır? Yani kadının dış örtüsü nasıl ve ne şekilde olmalıdır?..
KUR’AN–I KERİM’DE ÇARŞAF GEÇİYOR
Efendim, tesettür emri ile alâkalı olarak Nur sûre’si 31. âyette geçen “başörtüsü” (hımar–humur) ve Ahzab sûresi 59. âyette geçen “Dış giysi” (cilbab–celâbîb) ifadeleri birlikte mütalaa edilince, kadın için iki parçalı bir giysi şekli ortaya çıkıyor. Birincisi; saç, boyun ve göğüsleri örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne serbest bırakılan “başörtüsü”dür. İkincisi ise: “Dış giysi” olup, bunun şekli de iki türlü tarif edilmiştir. Başörtüsünün üstünden, bedeni aşağıya kadar örten büyük parça bir giysi veya başörtüsünün altında, boyundan aşağı topuklara kadar örten dış giysi… Peki, ulemâ bu konuda ne diyor ve hangisini tercih ediyor?
Ulemânın bu konudaki beyanlarına geçmeden önce, hazır yeri gelmişken bazı Müslüman kardeşlerimizin sıkça sorduğu “Kur’an–ı Kerim’de çarşaf geçiyor mu?!” sorusuna açıklık getirelim.
Evet, Kur’an–ı Kerim’de çarşaf geçiyor!
Çarşafın adresi ise, Ahzab sûresinin 59. âyet–i kerimesidir. Şayet, “Bu âyet–i kerime çarşaftan değil, cilbabdan bahsetmektedir.” derseniz, şöyle açıklayayım. Evet, âyette “cilbab” kelimesi geçmekte ve “celâbîb” diye zikrolunmaktadır. “Celâbîb” kelimesi “cilbab”ın çoğuludur. Cilbab ise, Türkçe’de çarşaf mânasına gelir. Bu arada, “Kur’an’da çarşaf geçmiyor.” diyenler, şayet birebir “çarşaf” kelimesinin geçmesini kastediyorlarsa, o zaman doğru söylüyorlar, Kur’an’da “çarşaf” kelimesi geçmez! Çünkü “çarşaf” Farsça bir kelimedir. Ama Türkçemizde de kullanılmaktadır. Oysa Kur’an–ı Kerim Arapça indirilmiştir. Yani bu mantığa göre, yanlış anlaşılmasın ama, Kur’an’da “namaz” kelimesi de geçmez, “oruç” kelimesi de… Ya nasıl geçer? “Salât ve savm” şeklinde geçer.
TEFSİR ÂLİMLERİ ÇARŞAF İÇİN NE DİYOR?
Bazı tefsirler ise “cilbab” kelimesini “milhafe” diye tefsir ederler ki, “milhafe” lügatta çar ve çarşaf mânasına gelir. Şimdi ulemânın bu âyetle alâkalı yaptıkları tefsirleri zikrettiğimizde, tariflere en uygun kıyafetin çarşaf olduğu görülecektir.
Ulemâ âyet–i kerimede “cilbab” diye geçen, bu tesettürün nasıl olacağı hususunda birkaç görüşe ayrılmışlardır. İnşallah şimdi bizler kenara çekilip onların görüşlerine yer verelim.
Son devrin âlimlerinden Elmalılı, bu âyeti tefsir ederken “cilbab”ı şöyle tarif etmiştir:
“Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır.”
“Tepeden tırnağa örten giysidir.”
“Çarşaf ve peçedir.”
Âyet–i kerimede geçen “İDN” kelimesi: Yaklaştırmak demek ise de, âyette “Alâ” harf–i cerri ile kullanılması, kapsamak sûretiyle sarkıtmak mânasını da ifade ettiğinden, üzerinden sıkıca örtmek demek olur. “Cilbab örtmek” tabirinde de iki şekil vardır. Bunlardan birincisi; cilbablarından birisiyle bütün bedenini örtmek; diğeri ise, cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur.
Elmalılı, âyet–i kerimede geçen “cilbab idnâsını”, bu şekilde tarif ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Bu beyanda da iki sûret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp, yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak.” Elmalılı bunu söyledikten sonra, “Bizler yetiştiğimiz zaman memleketimizde validelerimizin tesettür tarzı bu idi.” der. İkincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerin ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Bu açıklamadan sonra da, “Hicri 1310’da İstanbul’a geldiğim zaman İstanbul hanımlarının bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları bu idi.” demektedir.(1)
Evet, Elmalılı merhum “cilbab”ı böyle tarif ediyor.
Yine bu konuda Konyalı Mehmet Vehbi Efendi “Hulasatü’l–Beyan” isimli tefsirinde: “Kadınların ziynetlerini örtmeleri için çarşafa bürünmelerinin lazım ve vacip olduğunu zikretmektedir.”(2)
Ömer Nasuhi Bilmen Efendi de kendi tefsirinde “Cilbab”ı çarşaf olarak tefsir etmişlerdir.
Gördüğümüz gibi son devrin âlimlerinden, herkesçe tanınan ve kabul gören üç tane tefsir âliminin “cilbab” hakkındaki görüş ve yorumları bu şekildedir… Şimdi de diğer ulemâ bu âyeti nasıl tefsir ediyor ona bakalım:
Taberî, İbn Sîrîn’den şöyle rivayet eder:
“Abide es–Selmani’ye, “…Dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…” âyetinin mânasını sordum. O hemen büyük bir çarşaf alarak onunla bütün vücudunu örttü. Başını da kaşlarına kadar kapattı. Yüzünü de tamamen kapattı. Yalnız sol gözünü açık bıraktı. Böylece âyeti fiili olarak tefsir etti.”(3)
Taberî ve Ebû Hayan, İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir:
“Kadın cilbabını alnının üzerine indirir ve oradan sıkar. Alttan da burnunun üzerine kadar kapatır. Yalnız gözleri dışarıda kalmalıdır. Yüzünün kalan kısmı ile göğsünü tamamen kapamalıdır.”(4)
Ebu’s–Suûd Efendi: “Cibab”tan maksat, çok geniş ve uzun bir örtüdür. Kadın bununla başını örttüğü gibi yüzünü ve göğsünü de örterek ayaklarına kadar salar. Buna göre âyetin mânası, ‘Kadınlar dışarıya veya yabancı bir erkeğin karşısına çıkacakları zaman, bu örtüyle yüzlerini ve bütün vücutlarını örtsünler.’ olur.” demiştir.
Cevherî de “Cilbab”ı çarşaf diye tefsir etti. Ve “Cilbab çarşaftır.” denildi. (5)
Ümmü Seleme annemiz şöyle demiştir:
“Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler’ âyetinin nüzulünden sonra ensar kadınları siyah çarşaflara büründüler. Öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, sanki hepsinin başına birer karga konmuştu.”
ÖRTÜNMEK KADININ OLMAZSA OLMAZIDIR
Verilen kaynaklardan da anlaşıldığı üzere İslâm âlimlerinin çoğunluğu çarşaf üzerinde durmakta ve tesettürün çarşafla daha güzel olacağını belirtmektedirler. Açıkça“çarşaf” demeyen müfessirler ise, âyet–i kerimede geçen “cilbab” ile, kesintisiz bütün bedeni baştan aşağı örten geniş bir elbiseyi tarif etmektedirler ki, bu tarife en uygun olan kıyafet çarşaf, ferace ve cardır. Bu kıyafetler, Türkiye’nin çeşitli yörelerinde, “ehram, peştamal–dolama, şalvar–atkı” gibi farklı isimlerle de zikredilmektedir. Tabi-î bu kıyafetlerin kumaşının kalitesi, ince veya kalın oluşu örfe, beldelere ve mevsimlere göre değişiklik gösterebilir. Ancak dikkat edilecek husus, kadının boynu, omuzu, göğüs, kol, koltuk altı, bel gibi, kısaca vücut hatlarının belli olmaması gerekmektedir. İçini gösterecek kadar şeffaf, vücut hatlarını belli edecek kadar ince ve dar olmamalıdır. Çünkü kadınların örtünmesinden maksat bütün şüpheli yolları kesmek, erkek ve kadınların kalplerinde dolaşan vesveseyi bertaraf etmektir.
Bu arada, âyet–i kerimede örtünmenin, “iffet ve namusu koruması, tanınıp eziyet edilmemesine daha uygun olması” gibi bazı hikmetlerinin açıklanması, bu gayenin bulunmadığı veya başka şekilde elde edildiği durumlarda, örtünmek gerekmez gibi yanlış bir düşünce hatıra getirmemelidir. Çünkü esas itibariyle örtünmek, Allah’ın emri ve dinin gereğidir.
Evli kadınların örtünmesinden kocaları sorumlu olduğu gibi, kız çocuklarının evleninceye kadar örtünme ile ilgili problemlerinden birinci derecede babası sorumludur. Çocukla uzun süre birlikte olan, onun eğitim ve terbiyesi ile yakından ilgisi bulunan anne de ikinci derecede sorumlu olur.
Âyet–i kerimede Allahu Teâlâ bizleri şöyle uyarmaktadır:
“Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun”(6)
Dipnotlar:
1– “Hak Dini Kur’an Dili”, c. 6, s. 337, 338
2– “Hulasatü’l–Beyan”, c. 9, s. 3719
3– “Taberî Tefsiri”, c. 22
4– “Bahru’l–Muhit”, c. 5, s. 250
5– “Tacü’l–Aras”, c. 1/186
6– Tahrim, 6
Mustafa ÖZŞİMŞEKLER

Çarşaf Giymek Şart mıdır? Kuran’da Çarşaf Geçiyor mu?

Osmanlı Dersiamlarından, padişahların huzur hocalığında bulunmuş, 4 mezhep müftüsü Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhu) Mahmud Efendi Hazretlerine hitaben “Oğlum Mahmud! De korkma Çarşaf-ı Şerif farzdır.” dediği bilinmektedir.

Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri de Ahzab Suresi 59. ayetini tefsir ederken bazı şartlar zikretmiştir, bunlar;

1. Uzuvları ebatlarıyla birlikte belli etmemek,

2. Transparan ve renkli olmamak,

3. Dikkat çekici olmamak,

4. Avret yerleri örtüp belli etmeyen kıyafetin haricinde ayrıca dış örtü olması.

Bu şartlar ile tesettür yerine gelir lakin bu şartlara haiz olan en güzel örtü Çarşaf-ı Şerif‘tir.

Yine yukarı da tesettürle alakalı olan Ahzab Suresi 59. ayet-i kerimesinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey Nebî(yyi Zîşân)! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle ki; (Evden çıkarlarken) vücutlarını iyice örten cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerine sarkıtsınlar. Bu, onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” Allah-u Teala bu Âyet-i kerimede mümin kadınlara, evlerinden çıkarken yabancı erkekler karşısında vücutlarını iyice örten cilbablarını, dış elbiselerini, üzerlerine örtünmelerini emretmiştir.

Hicab âyeti, kadınların avret mahallerini örtmeleri istikrar kazandıktan sonra nâzil olmuştur. Öyleyse bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka fazla bir örtünmedir. Bunun içindir ki müfessirler, değişik şekillerde yorumlamış olsalar da mefhumda birleşmişler, âyet-i kerimede ki “cilbab”tan maksadın, kadının elbiseleri üzerine giyilen ve bütün vücudu örten bir örtü, bir elbise olduğunda ittifak etmişlerdir.

“Peki âyet-i kerimede zikredilen ‘Cilbab’ dan murat nedir?” diye sorarsanız, bu konuda ulemanın pek çok beyanları vardır. Son devrin alimlerinden bir kaçının yorumuna şöyle bir göz atacak olursak, Elmalılı merhûm ilgili âyet-i kerimenin tefsirinde: “Cilbab, baştan aşağı örten çarşaf, ferâce çar gibi dış giysilerin adıdır.” demiştir.

Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, “Hulâsâtü’l-Beyan” ismli tefsirinde, Ömer Nasuhi Bilmen Efendi de kendi tefsirinde “Cilbab”ı, çarşaf olarak tefsir etmişlerdir. Demek ki, bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka fazla bir örtünmedir. Dolayısıyla âyet-i kerimede geçen “Cilbab” kıyafeti hakkında müfessirler değişik yorumlarda bulunsalar da, mefhumda birleşmişler ve “cilbab”dan maksadın; kadının elbiseleri üzerine giyilen ve vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bütün vücudu örten bir elbise olduğunda ittifak etmişlerdir.

Allah-u Teala burada kadının örtünmesiyle alakalı olarak pek çok elbise şekli emir buyurabilecek iken, acaba neden özellikle “cilbab” giyilmesini emir buyurmaktadır?.. Elbette bunun pek çok hikmetleri vardır. En önemli hikmeti ise cilbabın, kadınların tesettüründe en ideal örtünme kıyafeti olmasındandır. Çünkü cilbab, kadını baştan ayağı kapatmakta ve fitneye sebebiyet verecek hiçbir açık kapı bırakmamaktadır.

Böylece kadın ile art niyetli, kötü düşünceli ve kalplerinde maraz olan kişiler arasına bir perde çekilmiş, bu tür ahlaksız kişilerin sataşmasına fırsat verilmemiş olacaktır. Nitekim bu maksat âyet-i kerimede de: “Bu (cilbabı giydikleri zaman ki durumları) onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” şeklinde zikredilmiştir.

Gerçi bu konuda eziyet etmeyi, kadınlara sataşıp tacizde bulunmayı bir huy edinmiş olan alçak karakterli, bir takım kalbi bozuk tıynetsiz kimseleri elbette örtü engelleyecek değildir. Fakat imanlı, temiz kadınların bu tür şehevî ve kirli bakışlardan, kendi sadeflerinde gizli inciler gibi korunmuş kalmalarına en uygun olan şekil de budur.

Hal böyle olunca, kadının bu konuda son derece suçsuz ve masum olduğu, onlara eziyet ve tacizde bulunacak olan nefsinin zebûnu, sapık ruhlu kimselerin ise çok açık bir vebal yüklendiği herkes tarafından aşikare olmuş olur. Peki, kadının dış örtü örtmesi gerektiğini beyan eden bu âyet-i kerimede, örtünme için belli bir şekil ve model var mıdır?

Yani “kadının dış örtüsü nasıl ve ne şekilde olmalıdır?” derseniz, efendim, tesettür emri ile alakalı olarak Nur Sure’si 31. âyette geçen “başörtüsü” (hımar-humur) ve Ahzab Suresi 59. âyette geçen “Dış giysi” (cilbab-celabîb) ifadeleri birlikte mütaala edilince, kadın için iki parçalı bir giysi şekli ortaya çıkıyor. Birincisi; saç, boyun ve göğüsleri örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne serbest bırakılan “başörtüsü”dür. İkincisi ise; “dış giysi” olup, bunun şekli de iki türlü tarif edilmiştir.

Bazı Müslüman kardeşlerimizin sıkça sorduğu “Kuran-ı Kerimde çarşaf geçiyor mu?” sorusuna cevap verelim. Lafı dolandırmadan net bir şekilde söyleyelim, “evet Kur’an-ı kerimde çarşaf” geçiyor.

Adresi ise Ahzab suresinin 59. âyet-i kerimesidir. “İyi de bu âyet-i kerime çarşaftan değil, cilbabdan bahsediyor.” dediğinizi duyar gibiyim. Evet âyette “celâbib” diye geçer. “Celâbib” kelimesi “cilbab”ın çoğuludur. Cilbab ise Türkçede “çarşaf” manasına gelir. Bazı tefsirler “cilbab” kelimesini “milhafe” diye tefsir ederler ki, “milhafe” de lugatta çar ve çarşaf manasına gelir. Eğer “birebir kelime olarak çarşaf geçmiyor.” diyorsanız, doğrudur. Kur’an’da “çarşaf” kelime olarak geçmez. Neden? Çünkü “çarşaf” Arapça değil, Farsça bir kelimedir. Oysa Kur’an-ı Kerim Arapça indirilmiştir.

Dolayısıyla bu mantığa göre, Kur’an’da birebir kelime olarak “namaz” da geçmez, “oruç” kelimesi de… Çünkü o kelimeler de Farsçadır. Zira Kur’an’da “namaz ve oruç”; “salat ve savm” şeklinde geçer. Şimdi ulemanın bu âyetle ilgili olarak yaptıkları tefsirlerin bazılarını zikredelim. Ulema, âyet-i kerimede “cilbab” diye geçen bu tesettürün nasıl olacağı hususunda birkaç görüşe ayrılmışlardır. Son devrin alimlerinden Elmalılı, bu âyet-i tefsir ederken “cilbab”ı şöyle tarif etmiştir: “Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır.” “Tepeden tırnağa örten giysidir.” “Çarşaf ve peçedir.” Âyet-i kerimede geçen “İDN” kelimesi: Yaklaştırmak demek ise de, âyette “Alâ” harfi cerri ile kullanılması, kapsamak suretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiğinden, üzerinden sıkıca örtmek demek olur.

“Cilbab örtmek” tabirinde de iki şekil vardır. Bunlardan birincisi; cilbablarından birisiyle bütün bedenini örtmek, diğeri ise; cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Elmalılı, âyet-i kerimede geçen “cilbab idnâsını” bu şekilde tarif ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi; kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. (Elmalı bunu söyledikten sonra, ‘bizler yetiştiğimiz zaman memleketimizde validelerimizin tesettür tarzı bu idi.’ der) İkincisi de; alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerinin ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır.

(Bu açıklamadan sonra da; ‘Hicri 1310’da İstanbul’a geldiğim zaman İstanbul hanımlarının bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları bu idi.’ demektedir.)” (Hak Dini Kuran Dili, C: 6, S: 337,338) Evet Elmalılı merhum “cilbab”ı böyle tarif ediyor. Yani buradan anladığımız üzere çarşaf, Osmanlı ecdadımızın da yaygın olarak uyguladığı bir kıyafettir.

Yine bu konuda Konyalı Mehmet Vehbi Efendi “Hulasâtü’l-Beyan” isimli tefsirinde, kadınların ziynetlerini örtmeleri için çarşafa bürünmelerinin lazım ve vacip olduğunu zikretmektedir. (C: 9, S: 3719) Ömer Nasuhi Bilmen Efendi de kendi tefsirinde “Cilbab”ı çarşaf olarak tefsir etmişlerdir.

Gördüğümüz gibi son devrin alimlerinden, herkesçe tanınan ve kabul gören üç tane tefsir aliminin “cilbab” hakkındaki görüş ve yorumları bu şekildedir. Şimdi de diğer ulema bu âyet-i nasıl tefsir ediyor ona bakalım. Taberî İbni Sîrinden şöyle rivâyet eder: “Abide es-Selmanî’ye “…Dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…” âyetinin manasını sordum. O hemen büyük bir çarşaf alarak onunla bütün vücudunu örttü. Başını ta kaşlarına kadar kapattı. Yüzünü de tamamen kapattı, yalnız sol gözünü açık bıraktı. Böylece âyet-i fiili olarak tefsir etti.” (Taberi tefsiri c: 22) Taberî ve Ebu Hayan, İbni Abbas (Radıyallahü anhüma)’dan şöyle rivâyet etmişlerdir: “Kadın cilbabını alnının üzerine indirir ve oradan sıkar.

Alttan da burnunun üzerine kadar kapatır. Yalnızca gözleri dışarıda kalmalıdır. Yüzünün kalan kısmı ile göğsünü tamamen kapamalıdır.” (Bahru’l-Muhit, C: 5, S: 250) Ebu’s-Sûd Efendi: “Cibab”tan maksat, çok geniş ve uzun bir örtüdür. Kadın bununla başını örttüğü gibi yüzünü ve göğsünü de örterek ayaklarına kadar salar. Buna göre âyetin manası ‘Kadınlar dışarıya veya yabancı bir erkeğin karşısına çıkacakları zaman, bu örtüyle yüzlerini ve bütün vücutlarını örtsünler.’ olur.” demiştir. Cevherî de: “Cilbab”ı çarşaf diye tefsir etti. Ve cilbab çarşaftır denildi.

(Tacül Aras, C. 1/186)Ümmü Seleme annemiz şöyle demiştir: “Cilbablarından üzerlerini sıkıca örtsünler.” âyetinin nüzûlünden sonra, Ensar kadınları siyah çarşaflara büründüler. Öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, sanki hepsinin başına birer karga konmuştu.” Verilen kaynaklardan da anlaşıldığı üzere İslam alimlerinin çoğunluğu çarşaf üzerinde durmakta ve tesettürün çarşafla daha güzel olacağını ifade etmektedirler. Ayeti kerimede geçen “cilbab”a, açıkça “çarşaf” demeyen müfessirler ise, “kesintisiz bütün bedeni baştan aşağı örten geniş bir elbiseyi” tarif etmektedirler ki, bu tarife en uygun olan kıyafet de çarşaf, ferace ve car’dır. Bu kıyafetler Türkiye’nin çeşitli yörelerinde, “ehram, peştamal-dolama, şalvar-atkı” gibi farklı isimlerle de zikredilmektedir.

Tabi bu kıyafetlerin kumaşının kalitesi, ince veya kalın oluşu örfe, beldelere ve mevsimlere göre değişiklik gösterebilir. Ancak dikkat edilecek husus, kadının boynu, omuzu, göğüs, kol, koltuk altı, bel gibi uzuvlarının, kısaca vücut hatlarının belli olmaması gerekmektedir. İçini gösterecek kadar şeffaf, vücut hatlarını belli edecek kadar ince ve dar olmamalıdır. Çünkü kadınların örtünmesinden maksat bütün şüpheli yolları kesmek, erkek ve kadınların kalplerinde dolaşan vesveseyi bertaraf etmektir. Hal böyle olunca başörtüsü bu işi göremez. Çünkü o boyundan bağlandığı için gerek omuzlar, gerekse boyun bölgesi çarşafla olduğu kadar kapanmaz.

Ayrıca onunla insanın gençliği, yaşlılığı, güzelliği daha bariz anlaşılır ama çarşafla bu vasıflar örtülür. Tabi şunu da ifade edelim ki; âyet-i kerimede örtünmenin; “tanınıp eziyet edilmemesine daha uygun olması” gibi bazı hikmetlerinin açıklanması, bu gayenin bulunmadığı veya başka şekilde elde edildiği durumlarda, “örtünmek gerekmez” gibi yanlış bir düşünce hatıra gelmemelidir. Çünkü esas itibariyle örtünmek, Allahın emri ve Dinin gereğidir. Netice olarak, tesettür hakkındaki nihâi emir bu âyetle verilmiştir. Dolayısıyla Allah-u Teala Ahzab Süresi’nin 59. âyeti kerimesiyle, kadınların dışarıya cilbab/çarşaflarını giymeden çıkmasını yasaklamıştır.

Cumhuriyet devrinin meşhur edebiyatçılarından Yakup Kadri Karaosmaoğlu’nun, “Çarşafa ve Peçeye Dair” isimli bir makalesi vardır. Her ne kadar daha sonra bu görüşlerinden çark edip kendi memleketinin manevi değerleri ile göbek bağını koparmış olsa da, 1915 yılında yazdığı çok hoşuma giden bu muhteşem makalesini, konumuzla alakalı olması hasebiyle sizinle paylaşmak istedim: “Bu çirkin asrın yegâne süsü ve güzelliği sizin çarşafınızdır!” “Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir.

Yalnız bunlardır ki gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan müştekî/şikâyetçi gibisiniz? O mazrûfa, bu zarftan daha muvâfık ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum. Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî mahbûbeleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dilfirîb/cazibeli, alımlı mahbesi, sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim ihtimâmımız, bizim muhabbetimiz ördü.

Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki o saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın! Yazık değil mi ki, -ma’azallah- o gözlerin harîmine kolayca laubâli bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın? Düşündük ki, belki bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki, bilâihtiyar/elde olmayarak birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir. Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhâfazalarına lüzum gördü. Çünkü siz hilkaten/yaratılış itibariyle müsrifsiniz, hazinelerinizin bahasını bilemezsiniz; her şeyde bahil olan tabiat, bütün cömertlik kabiliyetini size verdi, sizin kalbinize döktü, fakat öyle bir ifrat ile ki, nihayet böyle bir tedbire ihtiyaç messetti.

Zaten insanların yegâne vazifesi tabiatın hatalarını tashihe çalışmak değil midir? İnsanlar, kadınlara tahakküm ettikleri gündür ki tabiata gâlip geldiler. Cemiyetlerin ve medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız bütün bu evler, bu mâbedler ve bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mâbedler harap oldu, şehirler çöktü.

Çünkü sizin mahbesleriniz o yerlerin surlarıydı, kaleleriydi. Niçin başka cinsten (toplumlardan) kadınlara bakıp da başınızda garip mütâlealara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu? unuttum bile… Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz? Söze başlarken size demiştim ki, bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih yaşamak için bu kanaat size kifâyet etmez mi?

Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki bana muhabbeti öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor, bâhusus memlekete muhabbeti… Zira sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki minarelerden ve o al râyetten/al bayraktan sonra bu serseri ruha bir râz-âşinâ melce/dost, sığınak ve bir emin mersâ/güvenli liman saadeti veriyor.

Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki, bir yabancı elin ona uzanması ihtimâli bile gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmeyen bu tembel ve yorgun ruhda, beldeler yıkacak, burcü bârûlar/kaleler ve kuleler devirtecek bir ateş alevliyor. Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken, haşin adımlarla, yüksek surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki bunların hiç birini yapmayacağım, fakat emin olunuz ki şu dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince kendimi her şeye kadir farzediyorum.

Tarih, menâkıb-ı beşeriyeyi dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer çocuk oyunu gibi geliyor. Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin ortasında asâlet ve zerâfete yegâne dâl/delil ve âlâmet olarak, bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzîl/rezil etmek için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu gürûha peyrev olmak size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestûr ruhlardan değil misiniz?

Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin İlâhı, sizi bu sıfatla sâir mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? Siz O’nun halkettiği cennetâsâ âlemin meleklerisiniz. O, “Kitab”ında sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz mukaddesat meyânına girdiniz. Artık ne hâle/bugüne, ne mâzîye/geçmişe, ne de âtîye/geleceğe mensupsunuz. Yalnız unutmayınız ki, size bu mertebeye bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is’âd etti/yükseltti.”

(Kânunuevvel 1331/ 1915 Aralık Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Tesettürün Allah’ın kitabına ve Resülüllah’ın sünnetine değil de modaya uydurulduğu, örtünme anlayışının değişip yozlaştığı günümüzde, Yakup Kadri’nin “Çarşafa ve Peçeye Dair” başlıklı bu güzel yazıyı kaleme almasına sebep olan o asil hanımefendileri tekrar görebilmek temennisiyle…

KURANI KERİMDE VE HADİSİ ŞERİFLERDE BAHSEDİLEN ÖRTÜ

Ahzab Suresi, 59:


“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden)üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Nur Suresi Ayet, 31:

“Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde)koysunlar.”

Kuranı kerimde tesettür ile ilgili ayetler bunlardır. Peki, bu ayetlerden yola çıkarak İslam’da çarşafın olduğu nasıl iddia edilir? Görüldüğü gibi ayette ne çarşaf geçiyor nede başka herhangi bir örtünün adı. Öyleyse bu hususta Müslümanlar serbest midir? Dileyen dilediği gibi örtünebilir mi? Eğer öyle ise çarşaflı da, yırtmacından dizlerine kadar tenini gösteren de, mini etek giyen de tesettürlümü sayılacak? Bu konuda bir tanımlama, sınırlandırma yok mudur?
Elbette bu sorulara, kendi akıl ve mantığımız doğrultusunda sıradan bir konuda görüş beyan eder gibi konuşmamız doğru olmaz. Ve elbette bilgi birikimi, tefsir, hadis gibi ilim dallarından ve tabi ki insaftan nasipdar olmak gerekir. Çevremize baktığımızda küçükte olsa ticari müesseselerin dahi kendine has kıyafetlerinin olduğunu görürüz. Bu onları ifade eden tamamlayıcı bir unsurdur ve kaçınılmazdır. Cihanşümul, kıyamete kadar devam edecek olan; insanoğlunun maddi-manevi, ferdi-içtimai, dünya-ahiret hayatına tertip-düzen kazandıran yüce İslam dinin, tamamen insanın kişilik, şahsiyet ve ahlak gibi kimliğini ifade eden kıyafet hususunda kayıtsız kalması ve inananları bu hususta başıboş bırakması düşünülemez. Öyleyse başta Allah resulü olmak üzere sahabe efendilerimiz, onlardan sonra gelen tabiin ve ilk dönem İslam âlimleri bu ayetleri nasıl tefsir etmişlerdir.
Âyâtü-l Ahkam tefsiri nin yazarı, şer'î ilimlerin birçok alanında ve Kur'ân ilimlerinde kendisini ispat etmiş derin bir ilme sahip olan Şeyh Muhammed Ali es-Sâbûnî, bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir,
“İkinci Hüküm: Örtünmenin Şekil Nedir? Allahu Teala mümin kadınlara, iffet ve haysiyetlerinin korunması için yabancı erkekler karşısında uzun bir örtü İle elbiselerinin üzerinden Örtünmelerini emretmiştir. Âlimler bu tesettürün nasıl olacağı hususunda İhtilaf ederek birkaç görüşe ayrılmışlardı:

1- Taberî İbni Sirin'den şöyle rivayet eder: “Abide es-Selmanî radıyellahü anha’ya «...dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle.» ayetinin manasını sordum. Büyük bir çarşaf alarak onunla bütün vücudunu örttü. Başını ta kaşlarına kadar kapattı. Yüzünü de tamamen kapattı. Yalnız sol gözünü açık bıraktı. Böylece ayeti fiilî olarak tefsir etti.” (Taberi, Hazin, el-Cemel, Celaleyn Haşiyesi. Ebu Hayyan)

2- Taberî ve Ebu Hayyan İbni Abbas radıyellahü anh'tan şöyle rivayet etmişlerdir: “Kadın cilbabını alnının üzerine İndirir ve oradan sıkar. Alttan da burnunun üzerine kadar kapatır. Yalnız gözleri dışarıda kalmalıdır. Yüzünün kalan kısmı ile göğsünü tamamen kapatmalıdır.”

3- Yüzü örtmenin keyfiyeti hakkında Süddî'den şöyle rivayet edilmiştir: “Örtü, kadının sol gözü hariç bütün yüzünü kapatmalıdır.” Ebu Hayyan şöyle der: “Endülüs'teki adet de Süddi’nln tarif ettiği gibi idi. Kadın bütün vücudunu Örter, yalnız tek gözü açıkta kalırdı.”

4- Abdürrezzak ve bir cemaatin rivayetine göre müminlerin annesi Ümmü Seleme radıyellahü anha şöyle demiştir: “Bu âyetin nüzulünden sonra Ensar kadınları siyah çarşaflara büründüler. Sanki hepsinin başına birer karga konmuştu.”

El-cami li-ahkamil Kur’an, Kurtubî Tefsirinde de şöyle geçmektedir, "Cilbablarını..." buyruğunda geçen "el-celâbib; cilbablar" lafzı "cilbâb"ın çoğuludur. Bu ise, başörtüsünden daha büyükçe bir örtüdür. İbn Abbas ve İbn Mes'ud'dan gelen rivayete göre bu, ridâ (elbisenin üstüne giyilen üst elbisedir, bunun kina' (başörtüsü) olduğu da söylenmiştir. Sahih olan şudur: Cilbab bütün vücudu örten elbise, demektir. Müslim'in Sahih'indeki rivayete göre Ümmü Atiye radıyellahü anha’dan şöyle dediği kaydedilmiştir. Ey Allah'ın Rasûlü dedim: Bizden herhangi birimizin cilbabı yoksa (ne yapsın?) Peygamber: "kardeşi ona kendi cilbabını giyinmek üzere versin." diye buyurdu. (Buharı, I, 123, 139, 333, II, 595; Müslim, II, 606; Darimî, I, 458; İbn Mace, I. 414; Müsned, V, 84.)
Cilbabın Örtülmesi Keyfiyeti: İnsanlar cilbabın nasıl örtüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler, ibn Abbas ve Abîde es-Selmanî şöyle demişlerdir: Kadın sadece kendisiyle önünü görebileceği bir tek gözü dışında bu örtüye bürünür. Yine İbn Abbas ve Katade şöyle demişlerdir: Kadın bunu alnının üzerinden büker ve bağlar, sonra da burnunun üzerinden onu çevirir. İsterse iki gözü görülsün. Şu kadar var ki, cilbab göğsü ve yüzün büyük bir bölümünü örtmelidir. el-Hasen dedi ki: (Cilbab ile) yüzünün yarısını örter.

Osmanlının son devir âlimlerin Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri de bu ayetin tefsirinde geçen ‘cilbab’ kelimesini şöyle izah etmiştir,Celâbıb; Kadınların örtündükleri çarşafları, feraceler, elbiselerinin üzerinden giydikleri giysiler, yani çarlar demektir. Müfredî Cilbâb'dır
ÇARŞAF GİYENLERE UYARI!
İlk olarak çarşaf giyen çok samimi Müslüman din kardeşlerimize şu soruyu soruyoruz; Niçin çarşaf giyiyorsunuz?
Çarşaf giyenlerin vereceği cevap hemen hemen aynıdır; “Vücut hatlarımızı belli etmemek için, dikkat çekmemek için, zararlı bakışlardan uzak olabilmek için.”
Resulullah Efendimiz, hanımı Safiyye ile giderlerken bir gurup sahabenin yanından geçerken Peygamberimiz sahabelere “bu benim hanımım Safiyye’dir” buyuruyor. Yani buradan Peygamber hanımının dışardan bakıldığı zaman tanınmayacak şekilde örtündüğünü anlıyoruz.
Örtünmenin ve tesettürün şekli budur. Çarşaf, tesettür zorunluluğunun bütün gereklerini yerine getiren bir örtüdür.
Ancak şu son günlerde çarşafın şekillerindeki değişiklikler dikkatimizi çekiyor ve bazı uyarılarda bulunmak ihtiyacı hissediyoruz.
Çarşafı ikiye bölenler, çok ince kumaş kullananlar, yüzünü açanlar, renkli ve desenli çarşaf giyenler vs…
NEDEN?
Çarşafı bu şekilde kullananların kendilerine göre bahaneleri var.
Birincisi; bu kişiler çarşaf giymek istiyor ancak normal çarşafın kendi ortamlarına uygun olmadığını düşünerek ortadan ikiye bölüyor, renkli veya desenli giyiyor. Güya ortama yabancı olmuyor ama çarşafı da çıkarmamış oluyor.
İkincisi; İnsanların itici bakışlarından rahatsız oluyor ve kendini topluma kabul ettirmek için böyle yapıyor. Hâlbuki renkli ve desenli bir çarşaf daha tuhaf karşılanıyor.
Üçüncüsü; Kendi ortamında giyilen bu kıyafeti giymek istemediği halde ortama ayak uydurmak için giyiyor. Böyle yaparak kendine göre aşırıya kaçmamış oluyor.
Dördüncüsü ise çarşafın aslını bilmediği için bu şekilde giyinenlerdir.
Çarşaf giyen din kardeşlerimiz, siz Efendi Hazretlerimizin tabiri ile “Türkiye’nin yıkılmaz kalelerisiniz” Efendi Hazretlerimiz:“Türkiye’ye bir şey olmuyorsa sizin çarşafınız sebeptir buna!” buyuruyor.
Bakın, yaptığınız iş çok büyük. Dinimizin ve kültürümüzün en önemli mirası çarşafı muhafaza ediyorsunuz. Ancak, çarşafı kesmekle bu mirası ikiye bölüyorsunuz.
Yüzünüzü açmanız, renkli veya desenli giymeniz, ince kumaş kullanmanız da tesettür ibadetini yerine getirememe gibi bir tehlikeye yol açıyor. Çükü ince kumaş vücut hatlarını belli ederken, renkli ve desenli kumaş da dikkat çekiyor.
Özellikle okuyan talebe kardeşlerimizin de bu gaflete düştüğünü görüyoruz. Onların, taşıdıkları sorumluluk nedeni ile bu konuda daha hassas olmaları gerekiyor.
Bu kardeşlerimize diyoruz ki: Gelin! Aslınıza dönün! Nefsinizin oyunlarına aldanmayın. Dünya hayatı renklidir, albenisi çoktur ama aslında üstü şekerle kaplı bir zehirdir. Aldanmayın! Şeytanın fısıltılarına kulak vermeyin. Çarşafı olması gereken şekliyle giyin, muahfaza edin ki, Allah’da sizi muhafaza etsin inşallah…


EFENDİ HAZRETLERİ (K.S.) ÇARŞAFLILARA SİTEM ETTİ

Mahmud Efendi Hazretlerimiz, hanım hocalara yaptığı bir sohbette, son zamanlarda, okuyan hanım talebelerin ve hocaların giyim ve kuşamda verdikleri tavizlerden bahsetti ve adeta fırça çekti. Verilen tavizlerden çok rahatsız olduğu ses tonuna yansıyan Efendi Hazretlerimiz “Türkiye bizim vatanımız. Onun muhafazası da size bırakılmıştır. Bizler şeriatı muhafaza ettiğimiz de vatanımızı da muhafaza etmiş oluruz.” dedi.
İşte o sohbetten bir kesit:
Hatice validemiz buyurdu ki: “Benim elim onların yani çarşaflıların üzerindedir.”Burnun gözükürse asıl en güzel yerin gözüktü demektir. Sabredin, cennet gizlenme yok. Çocukluğu bırakalım. Çarşaflı eğer çarşafın kıymetini bilirse cihan ona dokunamaz. Eti dokunsa cihan yıkılır. Allah’ın bir veli kuluna dokunmak ne demek! Hadis-i Kudsi de Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Kim benim veli kuluma düşmanlık edere muhakkak ben ona harb ilan ederim. Onu yere sererim.
Bir zamanlar gazeteciler sokakta bir çarşaflı görseler resmini çeker onun hakkında kötü şeyler yazar, çizerlerdi. Şimdi Elhamdülillah yok. “Elbette muhakkak siz zelle idiniz de Allah size Bedir’de yardım etti.” Biz kendimiz mi bu dereceye geldik? Şimdi sen kalk çarşafı boz elbiseye benzet. Bu bizim dinimize sığmaz. Ben bunu kabul etmiyorum. Bir de suratları da açıldı. Yüzünü kapatacaksın, peçe de takmayacaksın. Biz bu İstanbul’a peçeli geldik. Efendi Babaya peçeyi sordum:“Çok güzel örtmek lazım, peçeye lüzum yok” dedi. Çarşafı bozup nereye gidiyorlar. Eğer sizde öyle yapıyorsanız çarşafı terk ediyorsunuz demektir. Korkarım çerşaf sizi terk eder.
Çarşafı iki parça yapmak, arkasını kesik bırakmak yavaş yavaş çıkarmak demektir. Hemen çarşafları düzeltelim.
Aklıma gelmişken söyleyeyim, bizim çarşaflıların ayakkabıları da değişti. Çarşafın altına topuklu ayakkabı giyiyorlar. O kimse daha İslamın bilincine ulaşmamış demektir. Onların şekillerine giriyorlar. Onlara meyil ediyorlar. Hud Suresi 113. ayetinde buyruluyor ki; “Sakın onlara meyil etmeyin, heybetiniz gider. Size ateş yapışır.” Kafirler neden onlara benzememizi istiyorlar? Onlar İslam kıyafetlerinden korkuyorlar da ondan. Çünkü heybetli görünüyorsunuz. Eyvah Eyvah! Ya Rabbi Sen Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in taraftarlarını onlara zerre kadar bile benzemekten muhafaza eyle.

ÇARŞAF-I ŞERİFE YAZILAN ŞİİR
Sitemizin takipçilerinden BERAT isimli bir kardeşimiz Çarşaf-ı şerif için yazılan bir şiiri bizimle paylaşıyor. Sizlerde yorumlar kısmından Çarşaf-ı şerif ile ilgili şiirlerini paylaşabilirsiniz.

Yeminler olsun sana! Ey çarşaflı kardeşim!
Emin ol! İffet sensin, haya sensin, ar sensin
O İslam nişanına, kurban olsun bu başım
Namusun timsalisin… Sapasağlam sur sensin

Bu çarşaf-ı şeriftir…Biçilmez ona paha
Onu aşkla giyen tam kul olmuştur Allah’a (c.c)
Geceyi aydınlatan, gökte ki aydan daha
Kutlusun! Gündüz dahi biiznillah nur sensin

Tarihde senin gibi Nene Hatun bu yurdu
İman ile savundu… Kafire karşı durdu
Yüce Rabbim (c.c) Kuran’da örtününüz buyurdu
Ne şereflisin ki sen! Ayete mazhar sensin

Velhasılı kardeşim; şayet sorarsan bana
Kör İblis çağdaşlardan, Rabbimiz (c.c) senden yana
Edep abidesisin, ne söylesem az sana
Bir yakutsun, bir mercan, yeni yağan kar sensin

Nefsini çiğneyeni elbette Allah (c.c) sever
Bu çarşafı giyenler bin erkekten daha er
Bu gardaşın ne desin, seni Efendi (k.s) över
Pek yiğit pehlivandır, buyrulan onur sensin
 

Moderatörün son düzenlenenleri:
Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye
Kuran ve Sünnete Göre Tesettür
Tesettür Allahın kesin bir emri olmasına rağmen maalesef son zamanlarda, gerek televizyonlarda gerek gazete köşelerinde bu konuda pek çok tartışmalara şahid olduk.

Bu hususta kesin nâs olmasına rağmen, âyetlerin sağından solundan kırpılarak ne yorumlar, ne teviller yapıldı. Şeytanı bile hayrete düşürecek ahkâm kesmeler, fetva vermeler grıla gitti. Halbuki tartışmaya ne hacet..

Yaşayan Kuran olan Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hanımlarının giydiği tesettür tarzı ne ise, şüphe yok ki en doğrusu da odur. Ayrıca ulema, tesettürle ilgili âyet-i kerimelerin tefsirinde, kadının tesettürünün nasıl olması gerektiğini çok açık bir şekilde beyan etmiştir. İnşallah bu yazımızda ulemanın beyanları ışığında “Kur’an ve sünnete göre tesettür nasıl ve ne şekilde olmalıdır?” konusunu anlatmaya çalışacağız.


Öncelikle tesettür, hanımların Allah'ın emrine uygun olarak örtünmesi demektir. İslâm’ın şi’arı ve imanın alametidir. Tesettürün gayesi, yabancı bakışlardan sakınıp ırz ve namusların meşru olmayan cinsel isteklerden korunmasıdır.


Tesettür, yabancı erkeklere Allahın koyduğu sınırları hatırlatır, şehevî duygulara ve ihtiras dolu bakışlara kalkan olur, tahrik edici unsurları perdeler. Böylece erkeğin de günaha girmesine bir nebze olsun engel teşkil eder.

Örtünmek canlılar arasında sadece insana mahsus bir özelliktir. Ve insanoğlunun örtünme ihtiyacı, ilk insan Hz. Adem (Aleyhisselam) ve Hz. Havva anamız ile başlamıştır. Lakin Ademoğlunun en büyük düşmanı olan şeytan onları kandırmış, elbiselerinden soyulup cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur.

Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı kerimde: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanız (Hz. Âdem ve Havvâ’y)ı, avret yerlerini kendilerine göstersin diye elbiselerini onlardan soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de fitneye düşürüp aldatmasın.” (A'râf: 27)buyurarak,şeytana karşı bizi uyarıyor. İşte bu uyarıya son derece dikkat etmeli, şeytanın, ana babamızın elbiselerinin soyulup cennetten çıkarılmasına sebep olduğu gibi, bizi de kandırıp elbiselerimizden soyarak cennete girmemize engel olmasın.


İslâm Dini bu konuda gereken tedbirleri almış, iffetlerin ve namusların korunacağı temiz bir toplum oluşturulması için gerekli kuralları koymuştur. Bunun için de, kadınla erkeğin gayri meşru ilişkisine sebep olacak bütün kapıları ve yolları mümkün mertebe kapatmayı gaye edinmiştir. Dolayısıyla İslâm, insanın bakışlarından tutunda kıyafetine, örtünmesine, hareket ve tavırlarına kadar bir ölçü koymuştur.


Örtünmek de namaz, zekat, oruç gibi bir ibâdettir ve müslüman kadına farzdır. Allah-u Teala ibadetlerin nasıl ve ne şekilde yapılacağını bildirdiği gibi, örtünmenin de şeklini ve sınırlarını belirlemiştir. Yani hiç kimse kafasına ve keyfine göre, canının istediği şekilde örtünemez, “tesettürle ilgili âyet-i ben şöyle anladım ve böyle giyiniyorum.” diyemez.

Nasıl ki namaz kılarken kıyâmına, rükûsuna, secdesine ve ta’dili erkânına kadar bütün şartlarına riayet edilmesi gerekiyorsa, aynı şekilde tesettürün de İslâm’a uygun olan şekli, usûlü ve tarzı ne ise ona riayet edilmesi gerekir. Yoksa bu örtünme Allah’ı razı etmek için değil, kendini kandırmak, nefsini tatmin etmek için yapılmış demektir.


Allah’ın emri olduğu için ve Onun rızâsını kazanabilmek gayesiyle örtünen bir hanım; modanın, kendini yabancı erkeklere beğendirme arzusunun, nefis ve hevâsının etkisiyle değil, Kur’an ve Sünnet’in etkisiyle örtünmelidir. Zira tesettür, o bedendekiAllah'ın hâkimiyetini kabul etmiş olmanın bir göstergesidir.

Dolayısıyla Müslüman bir hanım, zâhiren tesettür elbisesine büründüğü gibi bâtınen de takva elbisesine bürünmelidir. Yoksa kırıtarak yürümeler, laubali konuşmalar, şuh kahkaha atmalar, erkeklerin dikkatini çekecek tarzdaki aşırı rahat tavrılar zâhiri tesettürle örtülemeyecek olan çirkin davranışlardır. Ve bu türden olan hal ve hareketler örtünmenin asıl gayesine aykırıdır.


.Nitekim âyet-i kerimede “… takva elbisesi (ne bürünmek) ise, işte bu, (süslü elbiselerden) daha hayırlıdır.” (A`râf: 26) buyurularak, örtündükten sonra, fitneye sebep olacak edeb ve haya sınırlarını aşan her türlü hareket ve davranışlardan da sakınmak gerektiğine işaret edilmiştir.


Tesettürle ilgili âyet-i kerimelere gelecek olursak, Allah-u Teala evvela: “(Habîbim!) Mümin erkeklere de ki; gözlerini (harama)dikmesinler, ırzlarını da korusunlar…” (Nûr: 30)


“Mümin kadınlara da de ki; gözlerini
(harama bakmaktan) sakınsınlar, namuslarını korusunlar…” (Nûr: 31)buyuruyor. Yani Allah-u Teala örtünme emrini beyan etmeden önce, hem erkekleri hem de kadınları harama bakmaktan sakındırmaktadır.

Zira bir Hadis-i Şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem): “İki gözün zinası, (harama) bakmaktır.” buyurmuştur. Harama bakmak zinanın postacısıdır ve zinaya götüren ilk adımdır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) harama bakmayı “gözün zinası” olarak ifade buyurmuştur.


Mevla Teala harama bakmayı yasakladıktan sonra, ardından da bu bakışa mahal olacak yerlerin örtünmesini emrederek: “… görünen kısımlar müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler, açmasınlar. Örtülerini başlarından doğru yakalarının üzerine atsınlar!.." (Nûr: 31) buyurmuştur.


Âyet-i kerimedeki ifadeye dikkat edilecek olursa; "ziynetlerini teşhir etmezlerse daha iyi olur, başörtülerini örterlerse daha sevap olur..." gibi tavsiye niteliğinde yumuşak bir üslup kullanılmamış, bilakis "sakınsınlar, teşhir etmesinler, örtünsünler!" şeklinde, kesin ve net bir ifade ile emredilerek tesettür farz kılınmıştır.Bu tesettürün farziyetinin nâmahreme karşı olduğunu beyan etmek için de, âyeti kerimenin devamında bundan istisna edilen kimseler açıklanmıştır.


Örtünmek emrini sadece “baş örtüsü” olarak anlamak çok yanlıştır. Âyet-i kerimede “Başörtülerini, yakalarının üzerine örtsünler”emrinden önce “ziynetlerini açmasınlar.” buyurulmaktadır.Kadının ziyneti denince örfte; gerdanlık, küpe, bilezik ve benzeri takılar, sürme, kına ve benzerleri, elbise süsleri gibi şeyler akla gelir. Bu ziynetleri açmak bile yasaklanmış olunca, bunların mahalli olan vücudu açmak haydi haydi yasaklanmış olur. Bu takdirde “örtünme emri” hakkında şöyle de denilebilir: “Vücutlarını açmak şöyle dursun, üzerlerindeki ziynetleri bile açmasınlar.”


Bu konuda Zemahşerî şöyle diyor: “Âyet-i kerimede “ziynetlerin açılmaması”nın zikredilmesindeki hikmet; ziynet yerlerinin korunması ve örtünmesi icab ettiğinin ifade edilmesidir. Çünkü Allah-u Teala “ziynetlerini açmasınlar” buyururken, aslında ziynet yerlerinin açılmamasını kasdetmiştir. Çünkü takılmayan ziynetlerin görülmesi haram değildir, ziynetlere normal olarak bakmak ve onları alıp satmak ittifakla caiz ve mübahtır. Ziynetlerin kendisinin yasaklanmasına gerek olmadığına göre, demek ki burada asıl yasaklanan ziynetlerin takıldığı yerdir.” (Zemahşeri, Keşşaf, C: 3/230)


Bazı alimlere göre de kadının asıl ziyneti vücudunun güzel yaratılışıdır. Yaratılış ziyneti her kadın bedeninin özünde zaten bulunmaktadır. Dolayısıyla buna göre mana şöyle olur: “Kadınlar yaratılıştan ziynetleri demek olan vücutlarının hiçbir tarafını açmasınlar.”


Evet kadının bizatihi kendisi gerçekten çok kıymetli bir ziynettir. Altın, mücevher, pırlanta gibi yapmacık ziynetler, asıl ziynet olan kadın vücudunu tezyin etmek içindir. Hal böyle olunca yapmacık ziynet olan pırlantalar, inciler çok gizli yerlerde saklanırsa, asıl ziynet olan kadın vücudunu kendi sadefine koymak, Allah’ın uygun gördüğü tesettüründe saklamak lazım gelmez mi?..


Şu konuya da önemine binâen özellikle dikkat çekmek istiyorum. Âyet-i kerimede “ziynetlerin açılmaması” emredildiğine göre, örtülen örtünün ve giyilen elbisenin kendisi de ziynet olmamalıdır. Çünkü örtünmekten maksat; ziynetlerin nâmahrem tarafından görülmesine engel olmak, kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini gizlemektir.


Hal böyle olunca şayet bir kadın gerek örtüsü, gerekse giydiği elbiseyle yabancı erkeklerin dikkatini çekmeye devam ediyorsa, İslâm bu kadını örtünmüş kabul etmez.


Şimdilerde maalesef örtünme anlayışının değiştiğine, yozlaştığına üzülerek şahit oluyoruz. Makyajlı, boyalı, rujlu suratlar, yapılan makyajın rengine uygun rengârenk aksesuar tarzında başörtüler, vücut hatlarını belli eden daracık elbiseler… Bu nedir? Anlayan varsa beri gelsin. Tabi soracak olursan hanımefendi tesettürlü… Allah aşkına böyle bir giyim tarzı için, kaç tane dini bütün bir Müslüman olumlu şâhitlik yapabilir?


Yani başı örtülü olsunda al tarafı nasıl olursa olsun, öyle mi? Özür dilerim ama kafadaki üç tane kılı kapatmakla örtünmek olmaz. Saç kıymetli de, vücudun diğer uzuvları kıymetsiz mi? Örtünmek bir bütündür ve nâmahreme karşı cinsî cazibeyi gizlemek içindir.Kadınsı çekiciliği yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, şayet Allah’ın kitabına ve Resülüllah’ın sünnetine uydurulmaz da modaya uydurulursa, buna tesettür denebilir mi?

Tesettür nâmahrem bakışlara dur demesi gerekirken, adeta “Heey! Ben buradayım, baksanıza” diye haykırıyorsa, bu asla tesettür değildir. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu tarz örtünenleri “giyinik çıplaklar” olarak vasıflamaktadır.


Peki “hem giyinmiş hem de çıplak, nasıl oluyor?” derseniz. Giydiği elbisenin kumaşı şeffaf olup içini gösteriyorsa ya da kıyafeti dar olup bedene yapışmış, vücut hatlarını ortaya koyuyorsa işte bunlar giyinik çıplaklardır. Nitekim bir hadisi şerifte Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: "Ateş ehlinden olup, görmediğim iki sınıf insan var: (biri) yanlarında bulunan sığır kuyruklarına benzer kamçılarla insanları döven bir kavimdir. Diğeri giyinik fakat çıplak birtakım kadınlardır..." (Müslim Kitabü'l-Âdab 10, Ebu Davud Nikah: 44, Ahmedb. Hanbel 4/358)


Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hadisi şerifte giyinik çıplak olarak vasıfladığı kimselerin ateş ehlinden olduğunu beyan ediyor. Onun için Müslüman bir kadın bu tehdidi göze almamalı, giydiği elbisenin içini göstermeyen renk ve kalınlıkta olmasına, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bol olmasına, aynı zamanda yüz ve eller dışında bütün vücudu örtmesine dikkat etmelidir.

Zira örtülmesi emredilen zîynetten istisna edilen ve âyeti kerimedeki “görünen kısımları müstesna” ifadesi, İslâm alimlerinin çoğuna göre; "yüz ve bileklere kadar eller" olarak tefsir edilmiştir. Nitekim Hz. Aişe (Radıyallahü anhâ)'dan rivayete göre bir gün Hz. Ebû Bekir (Radıyallahü anh)'ın kızı Esmâ (Radıyallahü anhâ), ince bir elbise ile Rasülullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in huzuruna girmişti.


Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: "Ey Esma! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti. (Ebü Davud, Libas, 31; el-Heysemî, Mec-mau'z-Zevaid, V, 137)


Kadının örtüsü, edep ve iffet telkin etme noktasında çok önemlidir. Yani bir kadın her tarafını kalın, geniş ve uzun bir elbiseyle tamamıyla örtse bile, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan koruması için takvâ elbisesine de bürünmesi gerekmektedir. Nitekim tesettürle alakalı olan âyet-i kerimenin devamında işte bu noktaya da temas edilmiş, tesettür emrinin kuvvet ve şümûlünü bir daha hatırlatmak üzere: “…Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar” (Nûr: 31)buyurularak,kadının yürüyüşünde ve tavırlarında dahi dikkatli olması gerektiği ifade edilmiştir. Yani “baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edebli ve vakarlı bir şekilde yürüsünler. Tahrik edici, şüphe uyandırıcı, çapkın tavırlarla hareket etmeyip yabancı nazarları celbetmesinler.”


Cenâb-ı Hak örtünme emriyle kadının istenmeyen kötü durumlara düşmesini önlemeyi gaye edinmiştir. Eğer kadın, Allahın emrine uygun bir şekilde giyinip başkalarının dikkatini cinsel yönden çekecek hareketlerden kendisini uzak tutar, âmiyane tabirle dişiliğini değil de kişiliğini ön plana çıkarırsa, toplumda hak ettiği yeri alacak ve herkesin saygısını kazanacaktır.



Tesettür; her türlü istismara karşı kadının koruyucu siperidir. Fizikî güzelliğini ve cazibesini teşhir edilen bir metâ gibi herkesle değil, sadece nikahlı eşiyle paylaşması için dışa karşı perdesidir. Kadın tesetürüyle ırzını, namus ve iffetini şehevî bakışlardan, yaralayıcı gözlerden ve kalplerinde eğrilik bulunan hasta ruhlu kişilerden korumuş olur.”


Genelde tesettürden bahsedilince hemen sadedinde olduğumuz Nur Sûresi 31. âyet-i kerime gündeme geliyor ve bu konuda görüşler serdediliyor. Oysa daha sonra Hicab âyet-i olan, Ahzâb Sûresinin 59. âyet-i kerimesi nazil olmuştur. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey Nebî(yyi Zîşân)! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle ki; (Evden çıkarlarken) vücutlarını iyice örten cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerine sarkıtsınlar. Bu, onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.”

Hicab âyet-i,kadınların avret mahallerini örtmeleri istikrar kazandıktan sonra nâzil olmuştur. Öyleyse bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka fazla bir örtünmedir. Bunun içindir ki müfessirler, değişik şekillerde yorumlamış olsalar da mefhumda birleşmişler, âyet-i kerimede ki “cilbab”tan maksadın, kadının elbiseleri üzerine giyilen ve bütün vücudu örten bir örtü, bir elbise olduğunda ittifak etmişlerdir.


“Peki âyet-i kerimede zikredilen ‘cilbab’ dan murat nedir?” diye sorarsanız, bu konuda ulemanın pek çok beyanları vardır. Son devrin alimlerinden bir kaçının yorumuna şöyle bir göz atacak olursak, Elmalılı merhûm ilgili âyet-i kerimenin tefsirinde: “Cilbab, baştan aşağı örten çarşaf, ferâce çar gibi dış giysilerin adıdır.” demiştir.


Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, “Hulâsâtü’l-Beyan” ismli tefsirinde, Ömer Nasuhi Bilmen Efendi de kendi tefsirinde “Cilbab”ı, çarşaf olarak tefsir etmişlerdir.

Ahzab Sûresinin 59. âyet-i kerimesinde buyurulan “Cilbab” konusunu da, inşallah bir dahaki yazımızda izah ederiz.
 

Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye
Çarşaf İran’dan geldi yalanını ÇÜRÜTÜYORUZ!

Müslüman kadının şu fitne zamanda bürüneceği, onun iffetini muhafaza edecek, hayâsını ve edebini yansıtacak örtü nedir diye sorulacak olsa, hiç tartışmasız verilecek cevap ÇARŞAF olmalıdır. Çünkü çarşaf kadını baştan aşağı örttüğü gibi vücut hatlarını belli etmez. Bakışları çekmez, iticilik hissi verir. “gözünü benden uzak tut” der adeta.

Çarşaf İslamın bir nişanı ve alameti olduğu için de kâfirlerin ve İslam düşmanlarının kâbusu olmuştur. Onlara göre vücudunu umuma açanlar çağdaş, derisinden bir parça bile göstermeyip kendi helaline saklayanlar çağdışıdır, öcüdür. Çarşafa hakaret ederler, çarşaflıya hakaret ederler. Ancak hedeflerinde İslam vardır aslında.

Kâfir ve zındıkların yanında bazı Kemalist rejim hocaları ve bazı iyi bildiğimiz Müslümanlar da çarşafa saldırmaktadır. Kimisi böyle bir örtünün olmadığını söylerken kimisi de çarşafın İran’dan geldiğini söylemektedir.

ÇARŞAF İRAN’DAN MI GELDİ?
Değerli kardeşlerimiz çarşaf İran’dan geldi demek büyük bir yanılgının eseridir. Şimdi size bu konudaki iddia ve cevaplarını vereceğiz…

İddia şöyle:
“Çarşaf Türkiye’ye Tanzimat döneminde hacca gidenler tarafından, İranlılardan alınmak suretiyle getirilmiştir. Önceleri pek tutulmayan, hatta bid’at denilen çarşaf, 1870’te yaygınlaşmıştır”

İddia’ya göre çarşaf 1870’de yaygınlaşmış. 1545 senesinde Şeyhülislalığa getirilen ve Kanuni zamanının Şeyhülislamı da olan Ebuussud Efendi Kur’an-ı Kerimde geçen cilbab kelimesini izah ederken ne diyor: “Cilbab”tan maksat, çok geniş ve uzun bir örtüdür. Kadın bununla başını örttüğü gibi yüzünü ve göğsünü de örterek ayaklarına kadar salar. Buna göre âyetin mânası, ‘Kadınlar dışarıya veya yabancı bir erkeğin karşısına çıkacakları zaman, bu örtüyle yüzlerini ve bütün vücutlarını örtsünler.’ olur.”

Ebussuud Efendi’nin ifadelerini tekrar tekrar okuyun kardeşlerimiz. Aklı başında her Müslüman anlayacaktır ki, burada çarşaf anlatılmaktadır. Ve tarihleri karşılaştırdığınızda iddia edilen tarihten çok önce Osmanlı’da çarşafın olduğu anlaşılmaktadır.

PEYGAMBERİMİZ ZAMANINDA YOKTU YALANI!
Ümmü Seleme (Radıyallahu anha) Vâlidemiz şöyle demektedir:” ‘Üzerlerine cilbablarını çeksinler!’ âyet-i kerîmesi inince Ensâr Hanımları dışarı çıkarken sanki başları üzerinde kargalar varmış gibi siyah kisvelere büründüler.” (Abdürrezzak, el-Musannef: 2/123; Ebû Dâvûd, Libâs: 32, No: 4101,2/459; İbn Ebî Hâtîm, No: 17784,10/3154; İbni Kesîr: 6/471; Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr; 12/141; Âlûsî: 22/89)

Bu iki kısa bilgi bile çarşafın İran’dan geldiği veya bizlerde sonradan adet olduğu iddialarını boşa çıkarmaktadır.

ABDÜLHAMİD HAN YASAKLADI YALANI!
Yalan bir iddia da şöyle: “II. Abdülhamid han, 4 Ramazan 1309 tarihli bir emirname ile çarşaf giyilmesini yasaklamıştır.”
Elmalılı Hamdi Yazır cilbab âyetini tefsir ederken “cilbab”ı şöyle tarif etmiştir:
“Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır.”
“Tepeden tırnağa örten giysidir.”
“Çarşaf ve peçedir.”
Bundan sonra da bakın ne diyor: “Hicri 1310′da İstanbul’a geldiğim zaman İstanbul hanımlarının bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları bu idi.” demektedir.(Hak Dini Kur’an Dili”, c. 6, s. 337, 338)

Elmalılı Hamdi Yazır yıllar önce düştüğü küçük bir notla bu günün inkarcılarına nasıl da cevap veriyor. Allahu Teala onlardan razı olsun…
Gördüğünüz gibi 1309 yılında yasaklandı dedikleri şeyi 1310 yılında Elmalılı Hamdi Yazır “tesettür tarzı bu idi” diyerek herkesin böyle giyindiğini söylüyor.

SONUÇ OLARAK
Çarşafa yapılan düşmanlık dün ve bu gün olduğu gibi yarın da olacaktır. Ancak bazı Müslümanlar da “biz yapmıyoruz” diyerek kendi kusurlarını örtmek için hakikati gizlemeye çalışmaktadırlar. Bazı hoca geçinenler de “ılımlı İslam” projesi kapsamında böyle hezeyanlar kusmaktadırlar.

Sizler giydiğiniz çarşafın şerefini koruyun. Bunun yanında neyin ne olduğunu bilin ve verecek cevabınız olsun.

Ey çarşaflı bacılar! Arşın gölgesinde o örtü altında serinleyeceksiniz. Sizler islamın kalelerisiniz… Sizler kafirlerin kabususunuz. Aman taviz vermeyin, olması gerektiği gibi giyin, çarşafınızı muhafaza edin…

www.ihvanlar.net
 

Mukeka

Mukeka

Düzenleyici
Moderator
Özel Üye
1) Giyinmiş Çıplaklar Kimlerdir?



Ebu Hureyre anlatıyor: Allah’ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ateş ehlinden /Cehennem halkından iki sınıf var ki henüz görmedim: Biri; yanlarında inek/sığır kuyruğuna benzeyen sopalar/joplar bulunan, onlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri ise;

1- Giyindiği halde açık olan (teni gösteren ince elbise giyinen veya bedenlerinin bir tarafı tamamen açık olan),

2- Erkeklere olan meyillerini yansıtan/veya omuzlarını sallayarak, çalımlı (kötü kadınların yürüyüşüyle) yürüyen,

3- Başları bir tarafa meyleden develerin hörgücü gibi olan kadınlar.

Bu kadınlar cennete giremez ve –kokusu şu kadar/çok uzak mesafeden alınabilen- cennetin kokusunu dahi koklayamazlar.” (Müslim, Libas, 125)

Bu hadis metninin açıklaması şöyledir:

İmam Nevevi rahmetullahi aleyh şöyle demiştir:

“Bu hadis, nübüvvet mucizelerindendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin aynen buyurduğu şekilde vaki olmuştur. Hadisteki giyinik çıplaklara gelince onda birkaç yön vardır:

Birincisi: Allah’ın nimetinden giyinirler, şükründen çıplaktırlar.

İkincisi: Elbise olarak giyiniktirler, ancak hayır işlerinde ahirete önem verme ve ibadetlere özen gösterme gibi işlerde çıplaktırlar.

Üçüncüsü: Güzelliğini göstermek için bedeninin bir kısmını açarlar. Bunlar giyinik çıplaktır.

Dördüncüsü: Vücudunun iç kısmını belli eden ince elbiseler giyerler. Bunlar giyinik çıplaktır. Meyleden ve kendine meylettiren kadınlara gelince, onlar hakkında: ‘Allah’a itaat, namuslarını korumak vb. hususlardan yüz çevirenlerdir’ denilmiştir.

Meylettirenler: Yaptıklarını başkalarına öğretenlerdir. Yürürken kibirlenerek yürüyenlerdir. Omuzlarını sallayıp salınarak yürüyenlerdir, denilmiştir.

Meyledenler: Hayat kadınları gibi saçlarını tarayanlardır. Erkeklere meylederler, gösterdikleri süsleriyle de erkekleri kendilerine meylettirirler.

2) ‘Başları deve hörgücü gibidir…’ cümlesinin manası


Başa örtülen eşarp vb. bez parçalarıyla başların büyük gösterilmesidir. Hatta deve hörgücüne benzetilmiştir. Hadisin tefsirinde en meşhur olan budur. Bu hadis, asrımızda şahit olunan bir hareketi haber vermektedir.

Zamanımızda kadınların saçlarını düzenleyen, güzelleştirerek değişik modellerde şekiller veren kuaför adlı salonlar kurulmuştur. Şer artıp büyümüş, birçok kadın Allah’ın kendilerine bağışladığı saçla yetinmeyip yapma saç satın alıyorlar. Allah yardımcımız olsun!

Bu konu ile alakalı bazı hadisi şerifler de şöyledir:

“Ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak, bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir.”

Başka bir rivayette; “onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile bulamazlar”ilavesi vardır. (Müslim, Libas, 125, Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, II, 223, 356, 440)

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara ‘Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar’ buyurmuştur.” (Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s.103)

3) Bu Kimseler Cennete Girecekler mi?


Bu iki sınıf insanın “cennete giremeyeceği”hükmünün açıklaması hususunda iki yorum yapılmıştır:

a. Hadiste geçen iki sınıf insan, yaptıklarında bir sakınca olmadığını söyleyip –bilerek- bu haram fiilleri helal sayarlarsa kâfir olup ebedi olarak cehennemde kalacaklardır. Çünkü haramı helal kılan dinden çıkar.

b. Bunlar kâfir olmamakla beraber, Allah’ın yasakladığı büyük günahları ve zulümleri işledikleri için, ilk önce cennete giden kurtuluş ehli kimselerle birlikte cennete giremeyecekler, ancak bir miktar azap çektikten sonra –mümin oldukları için- yine cennete gireceklerdir. (bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

4) Tesettür Fıkhı: Tesettür Nasıl Olmalıdır?


Tesettür bir ibadettir; nasıl ve ne kadar olacağı diğer ibadetler gibi Allah ve Resûlü belirler. Zevklere, zamana ve coğrafyaya göre üzerinde oynanmaz.

Tesettür ile alakalı bazı ayetler şu şekildedir:

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zinet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar… Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah‘a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.” (en-Nur, 31. ayet meali)

“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.” (el-Ahzab, 59. ayet meali)
Şu beş ölçü, tesettürün temel kurallarıdır:

  1. Bol olacak; vücudun ayrıntılarını ortaya çıkarmayacak.
  2. Şeffaf olmayacak.
  3. Erkeklere mahsus bir giysi olmayacak.
  4. Tesettürün kendisi bir ziynet malzemesi olacak şekilde çekiciolmayacak. Çünkü Kur’an tesettürü emrederken kadının ziynet ve cazibesinin örtülmesini istemiştir. Ziynet ziynetle örtülünce, karşı cinsin ilgisini çekmesi bakımından kimi zaman daha çekici bir görüntü ortaya çıkabilir. O zaman giyinmiş çıplaklar türer.
Mü’min saliha kadın şunu unutmaz:

Tesettür, Allah’ın emri olduğuna göre, şeytan için de bir aldatma ve tuzak konusudur. Mü’min, Allah Teâlâ’nın emirleri ile şeytanın tuzakları arasında durduğunda cihad mevkiinde durmuş olur. Tesettür bir cihad türüdür. Uğruna feda edilemeyecek bir değer olmalıdır.
 

Üst