Allah Yolunda Cihad

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#1
ALLAH YOLUNDA CİHAD
Yapılması icabeden her iş, alaka gösterilmeye başlanıldıktan bir müddet sonra, taravetini ve orijinalliğini kaybedip ülfet, ünsiyet ve alışkanlık nazarı altında cazibesini de yitirir.
Zaferlerin, muvaffakiyetlerin, ihtişamın sarhoşluğu ile zevk, safa ve tembelliğe dolmanın kötü sonuçları İslâm dünyası'nın her yerinde çok acı olarak yaşanmıştır. İslâm dünyası'nın sükutu, İslâm mütefekkirlerinin fikren ve kâlben ölmesi; muhteşem saraylar, devasa kubbeler ve revnekdar şadırvanların yükselmesi; rakkaseler, sazendeler ve cümbüşler ile gece-gündüz bitevi eğlenilmesi; sanat ve zevk uğruna işlenen cinayetlerledir.
Orta Asya'dan kalkıp Avrupa ve Afrika'ya akın akın giden kavimlerin gerisin geriye dönüşleri; bağlı oldukları ruhu terkedip, yağmacılık zihniyetine dönüşlerinin neticesidir.
Hazret-î Muhammed Efendimiz'in inkilâbının esasını teşkil eden "cihanları fethetme" duygusunun kaybedilmesi: Muvaffak olup, dünyanın krallığını elde ettiği zaman bile ızdıraplı günlerinden daha müreffeh yaşamama; dünyanın fena ve zevalini görüp nefsi ile benliğinin temayüllerine uymama; ahirete ait ümitler ve emeller ile Baki olan Allah'a müteveccih bir kâlble yaşama; kılıçların tehtidi, mızrakların tedhişi altında yaşayan, hanelerinin yıkılışını ve sevdiklerinin parçalanışını görmeye alışık insanların kâlb ve kafalarını tenvir etme; îman ruh ve tuuru ile birlik ve beraberlik, uhuvvet ve kardetlik ruhunu telkin etme cehdinin kaybedilmesidir.
İslâmî cihad şuuru sokaklarda başıboş gezip mücahede sevdasında bulunanların anlayışından çok daha başka bir şeydir. Kur'ân'ın telkin ve tavsiye ettiği cihad anlayışının, ne kadar farklı olduğunu anlayabilmek için Sahabi efendilerimiz ile, onların güneşi olan Allah Resûlü’nün hayatından numunelere bakmalıyız.
Cihad, bir barbarlık ifadesi olarak elde kılıç-mızrak, insanları tehdit edip, dehşet salan gaddarların veya saldırganların hareketleri demek değildir. Yağma, talan ve ganimet peşinde koşan, anlayışı kısır ve basit cemaatlerin hareketi de değildir. Bilâkis, İslâm'a dehalet edip Cennet'e gitmek isteyenlerin karşısına engel ve mania olan küfür yığınlarının önünü almak, onların da kâlplerine ve kafalarına îman şuuru vermek, Cennet'e koşmaya teşvik ederek, gerekirse zorlamaktır.
Îman cemaati olan müslümanların davranış şekilleri Hazret-i Muhammed Efendimiz'in Mekke devrindeki davranış şeklinin aynısı olmadıkça, yapılacak mücahede ve mücadeleler faydasız olacaktır. Sık sık arzettiğim gibi, "Dar-ül Erkam mücadelesi" lâzımdır. Her haneyi İbn-i Erkam Hazretlerinin evi hâline getirip, orada, cemaate şuur vermek lazımdır. Tehdiş ve teröre maruz kalınsa bile, yılmadan, usanmadan, aceleciliğe düşmeden; vaad edilen doğuşun mukaddes fecrinde ötecek horozların müjdeci sesini beklemek lazımdır.
Zorbalar, toplum psikolojisini bilmeyen kimseler, müslümanları yanlış yollara sevkediyorlar. Muvaffakiyete, yeryüzünden gökyüzüne, oradan yıldızlara ve galaksilere hâkim olmaya götürecek yol, milleti kâlben birbirine bağlayan îman ruhu ve şuurunun gönüllere yerleştirilmesi, layetezelzel ve ayrılmaz mukimi hâline getirilmesi yoludur. Îman şuuru gönüllere yerleşmedikçe, bütün oluşumlar ve gelişmeler, geri tepmeye mahkumdur. Zorla, bütün dünyaya silahlarını terkettirseniz; nükleer üslerini, elektronik sistemlerini, uzay teknolojilerini ele geçirseniz; hepsine, zorla "islâm'ın emrine amadeyiz" dedirtseniz; bu, zafer olmayacaktır, islâm'a teveccüh, Allah'a dönüş olmayacaktır. Aksine böyle birşey, İslâm'a perde olacak, küfür sinecek, kadroların içini yiyecek, içten içe kemirip, onları işe yaramaz hale getirecektir.
Ebu Zerr Efendimiz'e: "Hangi amel daha faziletlidir?" diye sorunca: "Allah'a îman ve îmanını etrafa neşretmenin mâ'nâsını ifade eden, Allah yolunda cihad" cevabını alıyordu.(57)
Cihad, inanma, yaşama, beğenme ve sonra beğendiği şeyleri neşredip beğendirme hâlidir. İslamî adaba uymayan, sünnetlere karşı lakayd kalan, farzları tenbellik ve şuursuzlukla esneyerek yapan insanların İslâm adına yapacakları cihad ayn-ı cinayettir. Çünkü muhatapları "Namaz kılmak iyi bir şeyse niye esneyerek kılıyorsun? Buyur önce sen yaşa, ben arkandan gelirim." diyeceklerdir. Bütün insanlığın özlemini çektiği halde elde edemedikleri İslâm'ın o saf, sade ve fıtrî yaşantısına teşvik edici davetçiler yumuşak koltuklarında oturdukları, lüks ve ihtişam içinde yemek-içmek gibi fantazi zevklerle meşgul oldukları müddetçe muhatapları: "Sade ve fıtrî bir hayat tarzı olarak anlattığın İslâm'ı, buyur önce sen yaşa. Biz de arkandan geliriz" diyerek reddedeceklerdir.
Gökgürültüsü gibi haykırsanız; en süslü, yaldızlı laflarla anlatıp kendiniz yaşamasanız, İslâm'a kastetmiş olursunuz. Bu hâl, hakikatın anlaşılmasına perde germekten, insanlığın huzur ve saadet iklimini teneffüs etmesine mani olmaktan başka birşeyin ifadesi olmayacaktır.
Allah Rasûlü cihanı fetheden, o bir avuç cemaatini yetiştirirken, O'nları kıvılcımlar saçan, nar-ı beyza kılıçlar hâline getiriyordu. Hiçbir taraflarında kir, pas,leke ve karanlık nokta bırakmıyordu. Her taraflarından nurlar saçıyorlar, nuranî tayflar neşrediyorlardı. O'nları görenler ışıklarına koşuyor, ateşlerinde yanıyor, şualarıyla yunup yıkanıyorlardı.
Birgün tam olgunlatmamış bir sahabi kanlar içinde huzura gelip: "Ya Resûlallah! Şunlara beddua et. Allah bunları kahretsin" deyince Efendimiz'in rengi değişti, kaşlarını çattı: "Sizden evvel, adam baştan aşağı testere ile doğanırdı da sebrederdi. Allah nurunu tamamlayacak ve siz yeryüzünde yürüyeceksiniz. Kimse size dokunamayacak. Kâlpler 'Bir' için atacak, gönüller 'Bir'e müteveccih olacaktır. Yeryüzünde sürur, sükûnet ve huzur hâkim olacak. Ama siz acele ediyorsunuz. Siz olgunlaşmadan bunların olmasını arzu ediyorsunuz."(58) dediler.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#2
TESİRİN SIRRI RIZA-YI İLAHÎ'DEDİR:
Çok zaman Kur'ânî hakikaletlerin süslü, yaldızlı sözlerle anlatıldığını ama tesir etmediğini görüyoruz. Neden bir tesir icra etmiyor? Çünkü tesirin dayandığı esas, İslâm'ın yaşanması ve Allah'ın rızasına karib olmasıdır. Rıza söylenen sözün, yapılan hareketin ruhudur. Ruhsuz ceset ise bir başkasına hayat kazandıramaz.
Sabah namazını kılmayan gafil, mücahededen dem vuruyorsa onun mücahedesi milleti şeytanın yoluna sevketmektir.Böyle bir adamın cihadı Kur'ân'ın anlaşılmasına perde olmaktan ibarettir. Öyle gafillerin cihaddan ve tenevvürden dem vuruşlarını büyük müceddit şuna benzetiyor: "Rüyasında gördüğü bir rüyayı başkalarına anlatan uykudaki insan gibidir." Tenevvürü hayattan, halkı irşattan bahseden o gafiller, uykularının derinliklerinde, rüyada iken gördükleri hülyaları halka anlatıp irşad ettiğini zannetme gafleti içindedirler.
Cenâb-ı Hakk kâlbimize meknuz ve mahfuz îmanı gizlemiştir. Bu îman bize çok şey yaptırıp, çok şey kazandıracaktır. Ama biz o nar-ı beyzanın üzerindeki külleri sıyırıp atamadığımız için mutlak oluşa erememekteyiz. Efendimiz, Mukaddes doğuş'u, İslâm'ın hâkimiyetini beklerken, çileli ve ızdıraplı günler yaşıyordu. Kâbe'nin gölgesinde namaz kılarken başına işkembe konuyor; gezdiği sokaklarda üzerine küller, topraklar, taşlar atılıyordu. O ise seve seve bunlara katlanıyor, her cefaya rıza gösteriyor, ashabına numune olarak varoluşa giden yolu gösteriyordu.
Hazret-i Fatma anlatıyor: "Ebu Talib'in vefatından sonra birgün sokaktan geçerken başına bir sepet toprak döktüler. Resûlullah'ın başı-gözü toprak içinde kaldı. Mukavemet edecek durumda değildi. Mukabele ettiği an, başına çöreklenecek, kılıçlarıyla üzerine çullanacaklardı..." Resûlullah evine çekildi. Küçücük bir çocuk olan Fatma'da O'nun mübarek başlarındaki toprakları tarakla temizlerken hüngür hüngür ağladı. "Hâmin yok, seni koruyan yok" dedi. Resûlallah ise: "Ağlama kızım. Allah beni kurtaracak, onları rüsvay edecek."(59) diyerek sabrediyordu. O'nu gören Ashab, O'nun yoluna ittiba etmiş, mecnunane bağlanmış, fütur getirmeden gittiği yoldan gitmişlerdi. Kurtuluşa, varoluşa giden yolun O'nun izinden geçtiğine inanıyorlardı.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#3
HUDEYBİYE ANTLAŞMASI ve MA'NÂSI:
Bazen küçücük hadiseler bile şok tesiri yapar, hissiyatı harekete geçirir, galeyana getirir. Öyle adımlar atar, fevrî hareketlerde bulunuruz ki, İslâm adına büyük cinayetler işlemiş oluruz. Yakın tarih bunun sayısız misalleriyle doludur. Meseleyi bütün canlılığı ile görebilmek ve asrımızda cereyan eden hadiseleri o şuurla takip edebilmek için, Hudeybiye antlaşması üzerinde duracağım.
Allah, Resûlü'nün işlerini, kâinatta cereyan eden maddî kanunla yürütüyor, sebeplere müracaat ettiriyordu. Her işini, mucize olarak yaptırmıyor; numune, ibret ve ders almamız için dünyevî kanunlara tâbi kılıyordu. Bizim geçmemiz gereken yollardan Resûlü'nü de geçiriyor, gönderdiği Resûl ile bize ders veriyor, karşınızdaki kuvvet büyükse, onlarla anlaşacaksınız diyordu.
Allah Resûlü ile beşyüz kadar Ashabı, hacc maksadıyla, Hudeybiye'ye gelmişlerdi. Yanlarında sadece basit birer kılıç vardı. Muharebe ve mücadele yapmayı düşünmemişlerdi. Müşrikler ise baştan aşağıya silahlı ve zırhlı vaziyette, bütün batarya imkanlarıyla ve kuvvetleriyle karşılarına dikildiler. Bu durumdaki müşrikler, hacc maksadıyla silahsız olarak Hudeybiye'ye gelen Peygamberimiz'e çok ağır bir anlaşma teklif ettiler.Sadece bir maddesi şöyleydi: "Müşriklerden müslümanların saflarına geçecek erkekler iade edilecek." Müslüman olmuş ve Resûlullah'a iltica etmiş her erkek kâfirlere iade edilecekti. Resûlullah: "Bu olmaz!" dedi. Kâfirlerin murahhası Süheyl ise: "Bu olmazsa anlaşma da olmaz. Kılıçlarımızla üzerinize geliriz" diyerek diretti. Allah Resûlü ısrar edince, Süheyl"de direnerek "Ben imza atmıyorum" dedi. Resûlullah çar-nacar maddeyi kabul etti. Tam anlaşmanın imzalanacağı an, Süheyl'in oğlu Cendel kanlar içinde ve ayağındaki zincirlerin şakırdısıyla kendini Allah Resulü'nün huzuruna attı. Onsekiz-yirmi yaşında müslüman olmuştu. Babası tarafından zincire vurulup, her öğünde yemek yerine, sopa yemiş, Mekke'nin çilesini çekmişti: "Merhamet Ya Resûlallah!" dedi. Vücudundaki mızrak, zincir, kırbaç, sopa yaralarını gösterdi. Allah Resûlü: "Ahidname daha imzalanmamıştır. Ben bunu alıkoyacağım" deyince, Süheyl de: "Oğlumu alıkorsan ben de imza atmam buraya" dedi. Bunun üzerine Resûlullah: "Pekâla. Cendel git! Allah seni ve seninle beraber bütün mazlumları kurtaracak. İslâm'ın atisi için benim böyle hareket etmem lâzım" dedi. Ashab-ı Kiram'ın hepsi kılıçlarını yarıya kadar çektiler. "Ya Resûlallah! Olmaz bu"! dediler. Ömer o kadar galeyana gelmişti ki, Allah Resûlü ile şöyle muhavere etti:
-"Ya Resûlallah, Sen bize vadetmedin ki, Kâbe'yi ziyaret edeceğiz."
-"Ben Allah'ın dediğinden başkasını yapmam."
-"Ya Resûlallah, sen Allah'ın peygamberi değil misin?"
-"Allah'ın Peygamberiyim. Fakat ben Allah'ın dediğinden başka şey yapmam."
-"Ya Resulallah! Sen Allah'ın Peygamberi değil misin?"
-"Allah'ın Peygamberiyim, ama ben Allah'a isyan etmem."(60)
Bir genç müslüman olmuş. Yaraları, zincirleri ve ızdırabıyla Allah Resûlü'nün huzuruna gelmişti. O'nu takip edecekler de vardı. Hissiyatların galeyana geldiği bir andı. Ömer'in, Cendel'in geriye gönderilmesini kabul etmesi çok zordu. Allah'ın Resûlü Cendel'i geri çevirdi. Cendel yaralıydı. Kalkacak, yürüyecek dermanı da yoktu. Ama Resûlullah'ın emrine ittiba ediyordu.Sürüne sürüne ve acı içinde Mekke'ye doğru giderken de Resûlullah'a tebessümle bakıyor: "Sadece emrettiğin için gidiyorum Ya Resûlullah. Ama yine geleceğim" diyordu.
Allah Resûlü içinin parçalanmasına rağmen, İslâm'ın atisi ve teâlisi için yüreğine taş basıp Ebu Cendel'i geri çevirmişti. Biraz sonra, hacc için gelmiş ve ihrama girmiş olan Ashabına emir buyurdu. "Herkes kurbanını kessin, ihramdan çıksın." Mik'at hudutlarına girmişlerdi. Kâbe'yi ziyaret etmeleri gerekiyordu. Fakat mahsur kalmışlar, gidemiyorlardı. Ashab Resûlullah'ın ihramdan çıkma ve kurban kesme emrini dinlemedi. Resûlulah tekrar ferman etti: "Herkes ihramdan çıksın ve kurban kessin." Ashab dinlemedi. Çünkü o anda hissiyat hakimdi. Resûlullah belki vazgeçip bize ferman eder: "Yürüyün Kâbe'ye" der. Biz de gider Kâbe'yi putperestlerden temizleriz. Bu yolda ölür, Cendel ve emsali mü'minleri kurtarırız, şeklinde düşünüyorlardı. Resûlullah üçüncü defa emretmeye hazırlanırken Ezvac-ı Tahirat'ından Ümm-ü Seleme yaklaştı: "Söyleme Ya Resûlallah! Söyleme. Dinlemezler Ya Resûlallah. Dinlemezler de Allah kahreder onları. Sen kurbanlarını kes,ihramdan çık. O'nlar ne yaparlarsa yapsınlar" dedi. Allah Resûlü yaşı sayısınca kurbanlarını kesti. Ashab-ı Kiram da kararın Allah'ın kararı olduğunu anladıkları an kurbanlarını kestiler.
Medine-i Münevvere'ye dönerlerken Fetih Suresi nazil oldu. Allah: "Habib-i Zişan'ım sana apaçık fetih ihsan ettik"(6) buyuruyordu. Peygamberimiz Ömer'i çağırıp sureyi okuduğu zaman Ömer: "Fetih neresinde bunun Ya Resûlallah? Şu müzmehil dönüş fetih midir, Ya Resûlallah? dedi. Fakat bir-iki sene gibi kısa bir zaman sonra Mekke'den gelip dehalet edenlerin o zamana kadar ki müslümanlardan daha çok olması, Ömer'i derin bir nedamete boğdu. Yüzlerce kurban kesti. Köleler azad etti. Ağladı, sızladı, Allah Resûlü'ne karşı muhalefetine affını istedi.
İslâm Allah Resûlü'nün ferman ettiği gibi mutlak fütühatı buldu. Ebu Cendel, Kızıldeniz'in kenarında Zümirre mıntıkasındaki yeri tuttu. Bütün mücahitler oraya gelip bir cemaat hâlinde isbat-ı vücud ettiler. Allah Resûlü'nün, sakalsız, bıyıksız bu genç cemaati, o devrin Nesl-i Cedid'iydiler. Küfrün temsilcisi babalarına isyan etmişler, annelerinden kaçmışlar, kardeşlerinden ayrılmışlardı. Hayatın kendilerine güldüğü çağlarda, dünyanın ve gençliğin cazibelerine küsmüşlerdi. Zevk ve safa çağlarında, seve seve izdırap ve çile gömleğini giymişlerdi.
Bu genç müslümanlar müşrikleri tehdit etmeye başlayınca, müşrikler Resûlullah'a müracaat ederek, "Al şunları Medine'ye. Bizi kurtar, Ya Muhammed?" dediler. Resûllullah'ın gençler ordusu Medine'ye geldiği zaman Hudeybiye'de Resûlullah'ın ilk emrinde kurban kesmeyen müslümanlar teessür ve hicabla başlarını eğdiler, nedametle Allah'a istiğfar ettiler.(62)
Bir miktar tuurumuz, ölmemiş kâlbimiz, işleyen letaifimiz varsa Devr-i saadet tablolarında, kıyamete kadar cereyan edecek, bütün hadiseleri ana hatları ve nirengi noktalarıyla müşahede edebiliriz. Biz de sinirlerimizi geren, Kur'ân'a isyan edecek hâle getiren hadiselere şahit olduğumuzda, o hadiseleri metanet ve soğukkanlılıkla karşılamalıyız. Asıl meselenin îman kâlplere yerleşmesi olduğunu düşünerek, gerçek cihadın iman ve sabır telkini olduğunu hatırlamalıyız. Kılıç ile cihadın ikinci, üçüncü derecede bir cihad vasfına haiz olduğunu idrâk ederek, mücahede ve mücadele etmeliyiz.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#4
MEYVE VEREN AMELLER
Bir hadis-i şeriflerinde peygamberimiz şöyle buyuruyorlar: "Her ölenin, amel defteri kapanır. Ancak uyanık bir gözle, hüşyâr bir kâlple İslâm'a tehacüm eden düşmanlara karşı İslâm'ın bekçisi olanlar müstesnadır." Tahkiki îman kâlplere yerleşmesi vazifesini yüklenip uyanık bir dimağ ve hüşyâr bir kalple bu vazifeyi eda edenler, insanların şiddetle muhtaç oldukları îman ve İslâm'ın bekçiliğini yapanlar müstesnadır. Onların amelleri çekirdekler gibi, mevsimi gelince nemalanır, meyveye durur. Kendileri ölür giderler ama amelleri bitmez. Cihadları neticesinde geride bıraktıkları îman anlayış ve şuuru ile hayırlı amellerini devam ettirirler.
Efendimiz'in, muhteşem cihadının meyvelerinin nemalarını görmek istiyorsanız, hayalinizde, yeryüzüne bir mescid nazarıyla bakınız. Milyonlarca müslümanın, dünyanın kâlbi Kâbe'ye müteveccih saflar hâlinde yönelişlerine bakın. Birbiri ardınca çırpınan dalgalar misali rükûlarını ve secdelerini müşahede edin. Tekbirlerle, ezanlarla ses verişlerini, dua dua yalvarışlarını, münacatlarını, salavatlarını, hutbelerini duymaya çalışın. Gidin Beytullah'a müteveccih, Allah'a müteveccih, O'nun rızasını talep eden saf gönüllere, duru kâlplere bakın. Hazret-i Muhammed (asm)'ı anarken bütün letâitleriyle ürperip tir tir titreyen mücahitlerin nar-ı beyza simalarını görün. İşte bunlar, O'nun muhteşem cihadının meyveleridir. Evet kabir azabından emin olanlar, uyanık kâlpleri ve hüşyar gözleriyle halkın içinde fitneleri gözleyip onlara karşı tahşidat yapıp karşı koyanlardır.
Ahirette hiç ummadığımız bir zamanda meyve vermiş şekilleriyle karşımıza çıkacak ameller vardır. Kabir azabının veya Cehennem ateşlerinin tahacümü anında birdenbire "Durun! Küfr-ü mutlâkın kâlplere girmemesi için tedbirler arayan, küfrün hücum yollarını kollayan; bir nöbetçi gibi göz yummadan bekleyen bu mücahide azap vermeyin!" diyen, tecessüm etmiş amelleriniz olacaktır. Îman şuurunuz ve anlayışınız ile bu mevzudaki gayretleriniz, böyle meyveler verecek, sizi Cehennem'in ateşlerinden ve kabir azabından koruyacaktır.
Allah Resûlü, buna işaret buyurarak, "İki göz ateşi görmez. Dünyada da ateşi görmez ahirette de... Cehennem ateşinden masun kaldıkları gibi, dünyada da küfrün, delâletin, mülhidin saldırılarından mahfuz ve masun kalır. Birisi, Allah korkusundan ağlayan göz, ikincisi, mütemadiyen, belâ ve musibetlerin îmana çarpacağı yerleri gözetleyip hüşyâr bir kâlple kendisini siper yapan insanın gözüdür. Bu iki göz ve bu iki gözün sahibi Cehennem'i görmez."(63)
Allah korkusu ile gece karanlığında seccadenize döktüğünüz inci tanesi gibi gözyaşları; ebedi sermayeniz olarak, bilmediğiniz bir şekil ve keyfiyette, azabın tehtidi altında bulunduğunuz Mahkeme-i Kübra'da Allah'ın emriyle kurtarıcınız olarak arz-ı endam edecektir.
Hayalen Mahkeme-i kübra'ya gidiniz. Cehennem'in tehtidini, azap meleklerinin verdiği korkuyu hatırlayınız. Hesabınızın kesildiği, hükmünüzün verildiği ve azap meleklerinin sizi derdest ettiği bir anda, birden, bir meleğin elindeki kapla bir kaç damla gözyaşını getirdiğini düşününüz. Size: "Bir zerresi güneşleri söndürecek keyfiyetteki bu suyu Cehennem'in ateşleri üzerine dök. Bu onları söndürecek ve seni ateşten emin kılacaktır" dediğini hayal ediniz.
Siz burada iki damla gözyaşı dökerseniz ama o damlalar aherette öyle meyveler verir ki, Cehennem'in ateşini bile tesirsiz kılar. Siz hüşyâr bir kâble ve uyanık bir gözle İslâm'a ve îmana saldıranlar karşısında nöbet beklerseniz; Cenâb-ı Hakk sizi orada himaye ve siyanet edecektir. Siz burada İslamiyet'i ve müslümanları himaye edip kolladığınız için, Cenâb-ı Hakk da Rahmet'i ile sizi orada himaye edecektir
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#5
ZAMAN ÎMAN KURTARMA ZAMANIDIR
Asrımızın başlarında, İstanbul'daki büyük bir veli, müceddid namzedi büyük zata: "Efendi gel şöyle birisine intisab et. Bir hilâfet al. Zamanın imam-ı Rabbani'si olursun" deyince O hüşyâr kâlpli zat "İmam-ı Rabbini'lik değil Ebu Bekir'lik bile verilse insanlığın îmanına hizmet edemedikten sonra ne ehemmiyet ifade eder!" cevabını verir.
Bugün îman kurtarmaya ihtiyaç vardır. Hüşyâr bir kâlble tahkiki imanı elde etmek, yaşamak ve bütün gönüllere nakşetmek zamanıdır. Efendimiz ve Ashab-ı Güzin'i alayiş, gösteriş, zevk, cezbe ve keramet gibi şeylerden tecerrüt etmişlerdir. Sadece, Kur'ân hakîkatlerini yaşamaya ve yaşatmaya çalışmışlardır. Allah, Kur'ân hakîkatleri uğrunda mücadele edenleri; mallarını, canlarını, herşeylerini O'nun yoluna vakfedenleri; böyle bir hayatın çilelerine katlananları; ataletle oturanların, hazlarla, cezbelerle, kerametlerle meşgul olanların üzerine ecr-i azimle üstün kılmıştır.
Ebu Hureyre anlatıyor: "Dedim ki, 'Ya Resûlallah, bana cihaddan daha faziletli bir amel gösterir misin? Cihad olmadığı zaman onu işleyeyim de mücahid-i izamın sevabına mazhar olayım.' Bana: 'Siz onu yapmaya kâdir olamazsınız. Çünkü cihadın, mücadele ve mücahedenin dengi amel yoktur.' buyurdular. Tekrar ettim. O'da: 'Kâdir olamazsınız' cevabını verdi. 'Hiç mi buna yaklaşır şey yok?' deyince: 'Mescide kapanırsın, herşeyden tecerrüd edersin. Gece-gündüz kendini oruca, namaza verirsin. İşte o zaman, cihad zamanında mücahede eden müslüman seviyesine ulaşırsın' buyurdular."(64)
Oturduğu yerde îmandan ve İslâmiyet'ten dem vuran müslüman, Allah yolunda canıyla, malıyla mücadele edenlerle; dünya zevkini nefislerine haram kılanlarla; sıcak döşekte yatma zevkini terkedenlerle; zindan zindan dolaştırılıp hapsedilenlerle; İslâm için ızdırab ve çile çekenlerle bir olmaz. İsterse kerametler göstersin, havada tayaran etsin, Cennet ve Cehennem manzaraları göstersin... Dünyevî imkânlara, makamlara, mansıplara, mal ve mülklere sahip olduğu haldâ hepsine bir tekme vurup Allah yolunda harcayan; tahkiki îmanın kalplere yerleşmesi için canıyla, malıyla mücadele eden; bu uğurda ızdırab ve çilelere kutlanan insan, elbette oturup kendi işi gücüyle uğraşıp kâlbi, ruhu ve bedeni hazlarla, meşgul olan müslümanlardan kat kat efdaldir, makbuldür.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#6
HUZUR DÜNYASINI BULANLAR
Kur'ân: "Allah'a ortak koşanlar nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın"(65) buyuruyor. Hazret-i Muhammed Efendimiz'in müşriklerle savaşıp onları öldürmesi bedenen ve fikren olmuştur. Resûl-ü Ekrem daha Mekke devrinde müşriklerin kâlplerine dinamit koymuş, kendi benliklerinde ve evlerinde inkilâblar, infilâklar, inşikaklar meydana getirmişti. Müşrikler, kendi kendileriyle, aileleri ve çocuklarıyla çatışarak, huzursuzluğa düşmüşlerdi. Fakat gelecek nesillerinin, evlatlarının, torunlarının haneleri ve gönülleri huzurla dolacaktı. Topyekün bütün haneler ve insanlar huzur iklimini teneffüs edeceklerdi.
Ebu Cehil haykırıyor, gürlüyor ve Allah Resûlü'nün başına bela kesilmek istiyordu. Mekke fethine kadar kendisi gibi Resûl-ü Zişan'ın baş düşmanı olan oğlu İkrime'nin, Yermük kahramanı olarak tarihin şeref sayfalarına kaydedileceğinin farkında değildi. Mücahide gelininin evinde İslâm için mersiyeler okunacağının "Resûlullah'ın yolunda bir İkrime değil, binlerce İkrime feda olsun" denileceğinden habersizdi.
Ebu Süfyan da gürlüyor, haykırıyordu. İleride Anbas kahramanı olacak bir çocuğu evinde beslediğinden habersizdi.Kızı müslüman olmuş, Allah Resûlü'nün nikahı ve çatısı altında yaşıyordu. Bunlar Ebu Süfyan'ı incitse bile kızının yaşadığı o evde yepyeni, ter-ü taze bir huzur iklimi yaşanıyordu. O hanedeki huzur yakında bütün cihana yayılacak, bütün haneleri kaplayacaktı. İstemeseler de, kendileri kazanamasalar da, çocukları ve torunları insanlığa huzur verecek şecerelerin çekirdekleri olma şerefini kazanacaklardı ve kazandılar da.
Allah Resûlü, ilk zamanlar mücadele ve mücahedesini doğrudan doğruya küfre tevcih buyurmuşlardı. Küfürle mücadele ediyor; Îmanı arayan, İslâm'a hasret olan, Kur'ân'a susamış dudaklara âb-ı hayat sunuyordu. Kur'ân'ın feyzine hasret kâlbler ise cansız ve camid putlara bakıyor. "Bunlardan hayır yok" diyerek evlerine dönüyorlardı. Böylelerinden olan Osman bin Maz'un'u müsait bulan Hazret-i Ebubekir bir fırsatını bulup yaklaştı. Resûlullah'ın teşriflerini haber verdi: "Aradığın adam Muhammed-ül Emin'dir" dedi. Osman bin Maz'un’u hemen Resûlullah'ın huzuruna koştu, ab-ı hayat çeşmesinden kana kana içti, aradığı huzuru buldu.(64)
Hazret-i Sa'd bin Zeyd de Saadet iklimini arayanlardandı. O'nun da müsait bir anını yakalayan Hazret-i Ebu Bekir yanına sokuldu. "Baban sana daima tevhidden ve nübüvvetten bahsederdi. Fakat nübüvvetten beş sene evvel ölüp gitti. Bugünü göremiyeceği için üzülüyor, yanıp yakılıyordu.Babanın yanan yüreğine su dökmek, O'nun arzularını yerine getirmek istemez misin? Gel seni bir eve götüreyim" dedi. Hz. Ömer'in amcazadesi ve damadı olan Sa'd bin Zeyd babasından çok şey duymuş ve görmüştü. Hemen Allah Resûlü'ne koştu, yanan gönlünü, tutuşan yüreğini O'nun huzur atmosferinde teskin etti, selâmete erdi. Allah Resûlü'nün uğrunda acıyı, kederi, ölümü, ızdırabı duymayacak hâle geldi. Hayatının sonuna kadar öylece yaşadı. Cennet'le müjdelenen on kitiden biri oldu.(67)
Ve Ebu Zer. Kardeşi sözden,laftan anlar bir şairdi. Mekke'ye gelip Resûlullah'ı dinleyince kendinden geçmişti. Koşarcasına Ebu Zer'e gidip "Sen putları beğenmiyor, onlara tapmıyorsun. Mekke'de senin beklediğin, düşündüğün gibi bir adam buldum. Delâlet edip, seni götüreyim mi? deyince Ebu Zer "Allah aşkına hemen götür" dedi. Birlikte gittiler. Resûl-ü Ekrem'i dinledi. Allah ve Resûlü'nün aşkıyla yanıp, tutuşup dünyaya lâyık olduğu tekmeyi attı: "Bundan böyle benim için yoksun"dedi.(68)
Hasretle arayanlar, susayıp, yananlar, susuzluklarını giderip, ateşlerini söndürecekleri iksiri O'nda buluyor. "Yandıkça yandım, bir su ver. Kandıkça kandım bir su ver." diyorlardı.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#7
RESÛLULLAH'IN KERVANINA İLTİHAK EDENLER
Dünya iyi-kötü herkesin imtihana tâbi tutulduğu bir meydandır. Vereceği hesabın korkusu ve endişesiyle yaşayıp günahlarından arınarak, tertemiz kalanların Allah'ın huzuruna gitmeye, Cennet ve Cemalullah'ı görmeye hazırlanacakları bir meşherdir.
Cenâb-ı Hakk bizlerden şükür meyvesini almak ve Rızası'nın ulvî ifadesi olarak Cennet'ine koymak için şu imtihan yurduna göndermiştir. Burada okuma, öğrenme, imtihan sancıları çekme; hesabın,mizanın ve kabir aleminin endişeleriyle yaşama; ahirete intikal öncesi defteri temiz kapamak için muhasebeyle meşgul olma; Rahman ve Rahim olan Allah'ın huzuruna böylece hesapla ve düsturla gitme. Bu hâller düşmemek, kirlenmemek hata yapmamak ve günah işlememek demek değildir. Günahı ve hatayı biliş, acısını ve ızdırabını duyuş demektir. Hergün tatlı bir korku ve endişeyle yatıp-kalkmak demektir. İnsan Allah'tan korkup,kendinden endişe ederek yaşadığı müddetçe tatlı bir huzurla yaşar. Tıpkı şimşekler ve gök gürültüleri ardından sökün eden rahmet damlalarıyla gelen huzur, sükûn ve bereket gibi.
Resûl-ü Ekrem, o mübarek günahsızlar ordusunu yetiştirirken bizim maruz kaldığımız belâların bin mislini çekti ve onlara katlandı. Defalarca başı yarıldı, ayakları parçalandı, üzerine topraklar saçıldı, işkembeler konuldu. Kendisine inananlar hiçbir devirde görülmemiş işkencelere, eziyetlere eza ve cefalara uğratıldı. Sonunda zulmet bulutları dağıldı, rahmet tebessüm etti.. gökyüzü ve yıldızlar pırıl pırıl tebessümler yağdırmaya başladı.. sular çağıldadı, etraf gülşene, lalezâra döndü. Yirminci asrın insanı da böyle bir imtihana tâbi tutulmuttur. Ya dayanacak, neticede gül devrini görecek, ya da dünyada hicran ve hasretle ukbada ise muhrumiyet ve mücazatla, yatayacak.
Bi'setin yedinci senesi. Resûl-ü Ekrem ve O'na inananlara karşı korkunç bir boykot ilan edildi. Haşim oğullarından kız alınıp- verilmeyecek; çarşıda, pazarda, ticaret yapılmayacak; panayırlardan istifade ettirilmeyecek; çarşıda, sokakta gezinmelerine müsaade edilmeyecekti... Bu hususları muhtevi, bir avuç müslümanın üzerine hücum edip, köklerini kazımanın ma’nâsı olan bir metin kudsileştirilip, Kâbe'nin duvarına asılmıştı. Bunu yazan Mansur İbni İkrime'nin ise kolu kurumuş, mefluç hale gelmişti. Ama hadise çok ağırdı, müslümanlar fevkalade sıkıntı çekiyorlardı.
Boykot tam üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok... Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı Peygamber'in "Meta nasrullah.- Yardım ne zaman Ya Rabbim?" diyeceği; Allah'ın "Ela inne nasrullahi karib.- işte şimdi yardım."(69) diyeceği anı bekliyorlardı.
Müslümanlara el altından yardım edenler ise, müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eziyete maruz bırakıyorlardı. Onlardan biri Hişam'dı. Yardımının mükâfatını görmüş, müşrik iken hidayete erdirilmiş, îmanla şereflenmiştir. Hayatını, Resûlullah'ın bayrağı altında yetmiş parça olarak şehadetle hitama erdirmişti. Bir diğeri de Ebu Süfyan'dı. O'da ahir ömründe îman ve Kur'ân nuruyla tenevvür ederek İslâm halkası içine girmiştir.
O günlerin manzarası çok hazindi. Kediler, koyunlar, keçiler açlıktan birbirini yiyecek hâle gelmiş, bağırışıyorlardı. Mahrumiyet, sıkıntı, açlık, hastalık ve türlü musibetlerle boğuşan müslümanların yüzüne hiç kimse bakmıyordu.Ama bıyığı henüz terlemiş Mekke'li gençler babaları gibi yapmıyorlardı.Mus'ab'lar, Habbab'lar, Süheyl bin Rumi'ler ve daha niceleri... Babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor birkaç küçük eşyayı omuzluyor, Mekke'nin sokaklarında Resûlullah'a doğru koşuyorlardı. Bir müşrik, Sa'b-i Ebi Talib onlarla karşılaşınca, alık alık yüzlerine bakıyor "Nereye?" deyince de "Resûlullah'ın bulunduğu hapishaneye. Peygamber nerede, biz de oradayız" cevabını alıyordu.Her gece bir genç yatağını omuzlayıp: "Resûlullah nerede, ben de oradayım" diyor.Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu, sokaklarında yavruların ve hayvanların bağırıştığı mahrumiyet bölgesine gidiyordu.
Allah çok merhametli idi. Ama İslam'ı omuzlamaya namzet kimseler o yükü taşıyabilecekler miydi? Yoksa tepetakla devrilecek kimseler miydi? İmtihanı verip, kendilerini isbat etmeleri, acı ve ızdırap yüklü imtihanlara katlanmaları gerekiyordu. Nihayet Cibril-i Emin, Resûl-ü Ekrem'e haber verdi: "Ya Muhammed, onlara söyle ki "Bismikellahümme- Allah'ım senin adınla" kelimesinden başka o namedeki yazılanları güveler yedi. Bunu haber ver" dedi.
"Elâ inne nasrallahi karib- İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır"(70) âyeti ızdırapların ve çilelerin ufkunda ulviyetle tecelli etti. Gittiler, o nameye baktılar. Allah'ın adından başka her tarafını güveler yemişti. Cenâb-ı Hakk onun hükümsüzlüğünü bizzat ilan etmiş, müslümanlar da muhasaradan kurtulmuşlardı. İmtihan çilesinin zevali, muvaffakiyet lezzetine inkilâb etmiş. Allah'ın rızasını kazanma, Resûlullah'ın makbulü olma sevinci ve saadetine kavuşmuşlardı.(7
Bulutlu günün kasveti gibi, ızdırap ve çileyle gelen kasvet de neticede yağmurla gelen rahmet ve tatlılık gibi güzelliklere, huzura kalbolur. Bu keyfiyeti idrak edemeyen ve hissedemeyen insan aslî duygularını kaybetmiş demektir. Ümmet-i Muhammed'in huzuru ve İslâm Dünyası’nın kurtuluşu için ızdırap çekmenin lüzumuna inanmayan insan, İslamî hüviyetten uzak demektir. Allah'ın huzuruna gelip, secde etmenin ulviyetini idrak eden mü’minler yeni bir oluş ve doğuşun nüveleridir. Varlarını, yoklarını omuzlayıp Resûlullah'ın bulunduğu ufka gidenlere alem gülse bile, O'nlar Hazret-i Muhammed'i tanıdıkları için "Arkadaş göç var, Resûlullah'ın kervanına iltihak var. Ebed yolculuğu, Allah'a gidiş var" diyerek omuzlarındaki yükle koşarcasına gideceklerdir.
Bugün de gençliklerinin en heyecanlı devrelerinde, dünyanın binbir cazibesi ve nefsanî anaforların itiş-çekişlerine rağmen üniversite koridorlarındaki, lise çağlarındaki yüzlerce, binlerce gencin eşyalarını omuzlayıp Resûlullah'ın olduğu çile, ızdırap ve mahrumiyet semtine gittiklerini görüyoruz. Sessiz, sakin ama vakur ve emin adımlarla yürüyen Mus’ab'lar ordusunun, Habbab'lar ordusunun yeniden teşekkül ettiğini müşahede ediyoruz.
 

<<sevde>>

Deneyimli Üye
Acemi
#8
SAADETİ ARAYAN İNSAN
Her canlı neş'et ediyor, gelişiyor, büyüyor, kemale eriyor ve ölüp, dağılıp gidiyor. Hiçbirşey kararında ve sabit kalmıyor. Hadiselerdeki rengarenk oluş, akıp giden sular gibi çağlayarak bir meçhulden, diğer bir meçhule gidiyor. Baş döndürücü geliş-gidişlerin karşısında hayret ve dehşete düşen insan, hadiselerin ma'nâsını soruyor: "Herşeyin bozulup, fenaya gitmesi karşısında dağidar olan kâlbime derman olacak bir çare var mı? Bir canavar gibi ağzını açmış bekleyen mezarın dehşetinden beni ve sevdiklerimi kurtaracak bir çare var mı?."
Ebed için, Allah'a ayine olmak için yaratılan insanın aradığı çare; Allah'a îman ederek itminan ve huzura kavuşmaktır. Allah'a îman neticesinde, ağzını açmış bizi bekleyen kabir, Cennet'e giden yolun kapısı hüviyetini kazanır, vahşet yuvası olmaktan çıkar. Gül goncası hayatların solması, ölmeler, dağılmalar ve bozulmalar ancak Allah'a îmanla tahammül edilir duruma gelir. Allah'a ve ahirete inanmayan insanlar hayatlarının baharında iken tedirgin, bedbin ve karamsar hâle gelirler. Allah'a ve kabrin ötesindeki aleme îman ile itminanın kâlbe oturması, bütün elemleri lezzetlere kalbederek huzur ve saadete tebdil eder. Bütün acılar diner. Cehennemî hayat, hadsiz zevk ve lezzetleri içindeki hayatına çevrilir. Herkes mest ve sermest hâle gelir.
İnsanlık için çalışan, kâlb ve vicdan taşıyan herkesin en büyük emeli; yok olmayı yeniden varlığa, ihtiyarlığı yeniden gençliğe, solmayı yeniden teravete çevirmektir. Bunun çaresi ise, Allah'a îman ve hayatını O'nun rızasına göre tanzim etmektir. Herşeyin hızla akıp fena bulduğu bu alemde ancak Allah'ın rızası için sarfedilen şeyler beka kazanacak ve yokluktan kurtulacaktır.
İster istemez, birgün solacak, fenaya gideceksin. Allah'ın yolundan git ki, yokluğa mahkum olmaktan kurtul, yeniden var olma yoluna gir. Toprağa düşüp, çürüdüğün anda amellerinle, Şecere-i Tuba gibi semere ver, fani olan herşeyini bakileştir. Bunun tek çaresi Allah'a îman ile O'nun yolunda bitmek, tükenmek, yok olmaktır.
Beşerin gecesini gündüze çeviren, karanlıkları aydınlatıp, kabirleri tenevvür ettiren, kabrin arkasını, bir bahar bahçesi gibi önümüze seren, güneşlerden daha parlak nurlar saçan Hazret-i Muhammed Efendimiz, yokluğa düşmeme, ebedlere kadar var olma yolunda kendine ait herşeyi, her varlığı feda etmiş ve Âlem-i fenada Âlem-i bekayı kazanma yollarını göstermiştir. O Allah'a karşı mahviyeti ve kulluğu ile bir çekirdek gibi toprağa düşmüş çürümüş, ama Tuba-i Cennet gibi dal salan, tohum saçan, İslâm ağacının çekirdeği olmuştur.
Efendimizden aldığı dersi en güzel şekliyle idrak edip kurbiyetini ve büyüklüğünü isbat eden Sıddık-ı Ekber varını-yoğunu O'nun yolunda sarfetmiştir. Elindekini, avucundakini Allah için sarfedip, bakî semereler elde etmiş, Allah'ın nazarında çok şeyler kazanmıştır.
Resûlullah'ın mescidinde, Mekke'nin en soylu ve zenginlerinden olan Ebu Bekir'i, sırtındaki bir yamalı aba ile otururken görürüz. Abasının önünü, yırtık yerlerini sedir ağacının dikenleriyle tutturmuş, eliyle yırtık yerleri ve vücudunun mahrem yerlerini kapatmaya çalışıyordu. O anda Cibril-i Emin nazil oldu. Resûl-ü Ekrem'e "Sıddık-ı Ekber'e Allah'ın selamı var. Sor, abasını neden sedir ağacının dikenleriyle tutturmuş?" dedi. Allah Resûlü, herşeyini Allah için harcamış, Hicrette sarfetmiş, Mekke'de terketmiş, Medine'de İslam'ın i'lâsı için feda etmiş olan Ebu Bekir'in giyecek birşeyi kalmadığını, kilim gibi bir şeyi aba gibi sırtına geçirdiğini, onun da yırtıklarını sedir ağacının dikenleri ile tutturduğunu biliyordu.
Allah'tan selâm gelen insanın durumunu, saadetini, sevincini siz ölçmeye çalışın. Allah için verdiği şeyler ile kazandıklarının ne kadar farklı ve kıyas edilmeyecek kadar büyük olduğunu düşünün. Er-geç elinden çıkıp gidecek şeylerin hiçbir zaman eksilmeyecek hazineler hâlinde ve Allah'ın selâmıyla iadesini hayal edin.
Allah Resûlü: "Allah'ın selâmı var sana ya Eba Bekir!" dedi. Allah, Ebu Bekir'e selâm ediyor: "Habibim sor O'na. De ki, Ben O'nun kulluğundan razıyım. O'da Benim Mevlalığımdan, Rabb olduğumdan razı mıdır?". Ebu Bekir bu sözleri duyar duymaz: "Ben kimim ki, Mevlâm'dan razı olmayayım? Ben kim oluyorum ki, Allah'ın benim için Rabb olduğuna rıza göstermeyeyim!? Benim için taktir ettiği şeyleri hoşnutlukla karşılamayayım!?(72)
Herşey er-geç elimizden çıkacak. Biz onları terk etmesek de onlar bizi terkedecek. Basiretimiz, idrak ve iz'anımız varsa, Allah Resûlü'nün sadık dostu gibi varımızı yoğumuzu Allah yolunda sarfedip O'nun rızasını kazanmalıyız ki, ötelerin ötesindeki, veraların verasındaki meknuz nimetleri hazır bulalım. Ahiretteki, sonsuz ihsanlardan, uhrevî keyfiyetleriyle istifade edelim. Cenab-ı Hakk dağîdar olmuş kâlplerimiz ve münkesir ruhlarımızla kendisine müteveccih olmaya, fani şeylerimizi bakiye müteveccih kılmaya bizleri muvaffak etsin. Amin!..
Biz, dünyayı en büyük maksat ve gaye-i hayat yapmakla aldandık. Nazarlarımızı üzerlerine dikip, sahip çıktığımızı, temellük ettiğimizi sandığımız herşeyimizi kaybettik. Bizimdir dediğimiz dünya elimizden çıktı, en büyük nimet olan ahiretimizi de kaybettik.Bütün insanlığın nazarında, iftihar ettiğimiz ecdadımızın nazarında, muhteşem mabetlerimiz karşısında rezil, rüsvay ve perişan olduk. İçine düşdüğümüz bu Cehennemî perişaniyet ve sükuttan kurtulup, Âlây-ı illiyine çıkmanın yolu: Malın mülkün, herşeyin Allah'a ait olduğunu bilmek, O'nun adına ve namına tasarrufta bulunmaktadır. Hayatımızın her dakikasını, bütün ruhî hazlarımızı, kalbimizin her atışını, terimizin her damlasını Allah'ın emrine amade etmektir. Böylece fena ve zeval dalgaları içinde sürüklenip giderken, herşeyimize beka rengini ve keyfiyetini vermek; ümide, saadete ve huzura kavuşmak mümkün olacaktır. Rabbimiz, Peygamber ashabını ve şerefli ecdadımızı, payidar ettiği gibi- bu esaslara uymakla- bizleri de payidar etsin Amin...