yabancı dilden çeviri yapma esasları

  • Konuyu başlatan ömr-ü diyar
  • Başlangıç tarihi
ömr-ü diyar

ömr-ü diyar

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ
Yönetici
Hikâye çevirisi, öykü çevirisi, masal çevirisi, roman çevirisi, şiir çevirisi, fıkra çevirisi, tiyatro çevirisi, eleştiri çevirisi, biyografi/otobiyografi çevirisi gibi sanatsal belgeler edebi çeviri alanına girmektedir.
Edebi çeviri dili çok iyi bilmeyi ve kullanabilmeyi gerektirir. Edebi çeviri yapılırken direkt çeviriden kaçınılmalı, kaynak dilin kültürü ve edebiyatı göz önünde bulundurularak kelimeler özenle seçilmelidir.
Her dil bilen belli seviyelerde çeviri yapabilir fakat edebi çeviri yapamaz. Zira edebi çeviri yapacak çevirmenin dili sadece iyi bilmesi yetmez; o dilin kültürünü ve edebiyatını da iyi bilmesi, iki kültür arası bağı iyi kurabilmesi ve yorumlayabilmesi gereklidir. Bu sebeple edebi çevirilerimizin tamamı İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu çevirmenlerimiz tarafından yapılmaktadır.
Düzyazı çevirmenleri, şiir çevirmenlerinin aksine suskun kalmayı tercih etmiş, çeviri süreçlerini niteleyici açıklamalar ve tanımlamalara girmekten kaçınmışlardır. Buna rağmen düzyazı veya roman, öykü yada kısa hikayeler hem kültürel hem de sosyal içeriğe sahip eserler olarak çeviri tanımlamalarında önem ve ağırlık kazanmaya başlamışlardır. Roman ve öykü çevirisi için şu varsayımlardan yola çıkılabilir:


  1. Roman ve öykü uzun düzanlatı türleridir. Dil kullanımları günlük dilden farklı kullanımlar, anlatım biçimleri ve sapmalar içerebilir. Ayrıca uzun tanımlar, yazarın müdahaleleri de yer alabilir. Çeviri eser de bu özellikleri içermeli, romansa roman, öyküyse öykü özelliklerini korumalıdır.
  2. Roman ve öyküde dil sadece sözcüklerin anlamlarından ve dilbilgisi kurallarından oluşmaz; aynı zamanda dünyayla ilgili bilgiler ve yazarın yaşantısı da dil aracalığı ile okura aktarılır. Çevirmen de eseri bu dil içi ve dil dışı etmenleriyle bir bütün olarak anlayıp diğer dile aktarabilmelidir.
  3. Çevrilecek eserin kendi ortamı içindeki işlevi ve yeri, hedef ortam içindeki işlevi ve yeri ile aynı olmayabilir. Mesela kendi ortamında başlı başına sanatsal ağırlıklı bir eser iken hedef ortamda yalnızca türünü tanıtacak, o türü sevdirecek bir eser olma amacıyla çevrilebilir ve bunun için de hedef kültürün kabul görme standartlarına göre eserde bazı eksiltmeler, eklemeler veya değişiklikler yapılabilir. Unutulmamalıdır ki, hiçbir eser yalnızca sanatsal değerinin aktarılması amacıyla çevrilmez çünkü böyle bir çevirinin maddi hiçbir getirisi olmayacağı için gerçekleşmesi de imkansızdır.
  4. Roman ve öykü çevirisinde çevirmen, çevireceği eserin ait olduğu dönemi ve yazarı tüm yönleriyle tanımalıdır.
  5. Çevirmen, çeviriyi hangi amaca hizmet etmek üzere çevirdiğini belirleyip çeviri sürecini buna göre yönlendirmelidir. Mesela 1940-1966 yılları arasında ülkemizdeki çeviri faaliyetlerini yönlendiren Tercüme Bürosunun hedefleri doğrultusunda güzel, sade, duru ve akıcı bir Türkçe kullanımıyla çeviri yapılması gerekiyordu. Elbette yazarın biçemine sadık kalınarak ve sanatsal özellikleri korunarak eserler çevrilmiş ama kullanılan sözcük seçimi, eseri hedef kültürün bir parçası haline dönüştürecek düzeyde tamamen yerel deyim ve ifadelerden, sıfat ve isimlerden oluşmuştur.
  6. Tüm yazın çevirisi sürecinde görüleceği gibi, düzyazı çevirisi sürecinde de eserin dilsel özellikleri ve bunların yarattığı anlamların çözümlenmesine dönük biçemsel bir çözümleme çalışması yararlı olacaktır. Özellikle çeviri eğitiminde kullanılan bu yöntemle çeviri öğrencileri çevirecekleri metni ve yazarını tüm yönleriyle tanıyarak metinle aralarında bir yakınlığın oluşması sağlanır. Biçemsel çözümleme yönteminde Leech ve Short’un yöntemi en uygulanabilir ve adım adım ilerleyen bir yöntem olduğu için yapılan çalışmalar içinde en faydalı olduğu saptanmıştır. Bu yöntem ışığında çeviri amaçlı biçemsel bir öykü çözümlemesi örneğini W. Somerset Maugham’ın The Trembling of a Leaf adlı öyküler kitabının sunumunda yer alan The Pacific adlı tanıtım yazısı üzerinde yapabiliriz:


THE PACIFIC
The Pacific is inconstant (değişken) and uncertain like the soul of man. Sometimes it is grey like the English Channel off Beachy Head, with a heavy swell, and sometimes it is rough, capped with white crests (dalga tepesi), and boisterous (fırtınalı, sert). It is not so often that it is calm and blue. Then, indeed, the blue is arrogant (kibirli, azametli). The sun shines fiercely(şiddetle) from an unclouded sky. The trade wind(tek yönlü rüzgar, alize rüzgarı) gets into your blood and you are filled with an impatience for the unknown. The billows (büyük dalga), magnificently rolling, stretch widely on all sides of you, and you forget your vanished youth, with its memories, cruel and sweet, in a restless, intolerable desire for life. On such a sea as this Ulysses sailed when he sought the Happy Isles. But there are days also when the Pacific is like a lake. The sea is flat and shining. The flying fish, a gleam (parıltı) of shadow on the brightness of a mirror, make little fountains of sparkling (ışıl ışıl, köpüklü) drops when they dip (batıp çıkmak). There are fleecy (yumuşacık) clouds on the horizon, and at sunset they take strange shapes so that it is impossible not to believe that you see a range of lofty (azametli, gururlu) mountains. They are the mountains of the country of your dreams. You sail through an unimaginable silence upon a magic sea.
Now and then a few gulls suggest that land is not far off, a forgotten island hidden in a wilderness (el değmemiş doğa) of waters; but the gulls, the melancholy (hüzünlü) gulls, are the only sign you have of it. You see never a tramp (tarifesiz gemi), with its friendly smoke, no stately (görkemli) bark (gemi) or trim (düzgün) schooner (iki direkli yelkenli), not a fishing boat even: it is an empty desert; and presently the emptiness fills you with a vague foreboding (önsezi, kötü birşey olacağını sezme).

Metnin biçemsel çözümlenmesi:
Eserin yazıldığı dönemde yazar 47 yaşında olup tüm dünyayı gezmekle meşguldür. Maugham kısa öykülerinde, tropik bir çevrede yabancı olan bir Avrupalının duygusal çözülüşü konusunu sıklıkla ele alır. 1920’lerde Avrupalıların uzak tropikal bölgelere yolculuk yapmaları ve hatta oralarda yerleşmelerinin yaygın olduğu düşünülürse The Pacific isminin yalnızca coğrafi bir bölge adı olmayıp okuyucunun zihninde çağrışımlar yapacak bir yer olduğu da görülür.
Başlık tüm metnin ana motifi olan ilk tümcenin de konusunu oluşturur. Pasifiğin inconstant olarak tanımlanması ve insan ruhuyla karşılaştırılması.
Buna uygun olarak, metinde normalde insan doğası için kullanılan sıfatların Pasifik Okyanusu için kullanıldığı görülür (inconstant, arrogant). Metinde perspektif, okuyucunun you diye hitap edilerek metne dahil edilmesiyle oluşur. Okuyucu yaşlı, Beachy Head’i tanıyan ve belirli bir kültüre sahip biridir. Böylece karşılıklık tekniğiyle (counterpoint technique) Pasifik, kişisel olarak okuyucuya bağlanır.
Metindeki sözcüksel bütünlük dört tablodaki ruh haline uygun sözcük seçimleriyle sağlanır. Heavy swell, boisterous, billows, desire for life ile sunulan ağır ve hırçın huzursuzluk ve strange shapes,unimaginable silence, vague foreboding gibi anahtar sözcüklerle sunulan gerçek dışı atmosfer keskin bir şekilde birbirlerinden ayrılır.
Metnin ilk bölümü (7. satıra kadar) insan/pasifik arasındaki ikiliğe odaklanmıştır. Man dinamik sıfat kullanımlarıyla (boisterous, arrogant, fierce) tanımlanırken, Pasific renk sıfatları ve hareket ve hareketsizlik gösteren sıfatlarla (heavy, swell, rough, calm) tanımlanır. The trade gets into your blood ile okuyucu metnin içine dahil edilirken, hemen ardından zaman ve yer açısından uzaklık gösteren bir açı sunulur (Ulysses ve Happy Isles göndermeleri).
Metnin ikinci yarısı deniz manzarasının yakın (flying fish) ve uzak (fleecy clouds on the horizon) mesafelerden tanımı üzerine yoğunlaşır. Işık belirten kullanımların (gleam, brightness, sparkling) aracılığıyla görsel unsurlar önem kazanır.
Holmes, Toury, Hornby gibi bazı çeviribilimciler, çevirinin üretkenlikle eşdeğer olduğunu düşünürler. Yazarın kendine ait bir duygu, düşünce ya da deneyimden yola çıkarak ürettiği metni çevirmen, yazarın oluşturduğu temelden yola çıkarak başka bir dilde yeniden üretir. Yazarın üretkenlik boyutu daha ağır basarken, çevrmenin üretkenliği ise yazarın ortaya çıkardığı eseri ne ölçüde koruyabildiği ile sınırlıdır.


  1. Demekki çeviri süreci yukarıda belirtilen noktaları da içerecek şekilde dört basamaktan oluşur:



  1. Okuma-Yorumlama
  2. Çözümleme
  3. Çevirme
  4. Gözden geçirme


Çevirmen, çevirisini yönlendirecek kurallar ışığında okuduğu ve yorumladığı eserin biçemsel çözümlemesinin ardından çevirme eylemine başlar. Bu eylem bittikten sonra da çeviri eser mutlaka gözden geçirilmeli, hiçbir yazım, ifade ve dilbilgisi yanlışı yer almayacak şekilde düzeltilmelidir. Ayrıca çevirmen, çevirisinin yayımlanması aşamasında da yayıncıyla birlikte çalışmalı, yayınevinin ilkeleri ve kuralları doğrultusunda eser basılmadan önceki son değişikliklerden haberdar olmalıdır.




SEVGİLİYE MEKTUP

Seninle dünya ahvalinden konuşuyorduk. Bu vaziyet karşısında sana hislerimden bahsetmek istemiyordum. Bana kalırsa hiç de ayıp bir şey yapmıyorum. İnsanlar birbirlerine nasıl felâket günlerinde daha çok sokulurlarsa, ben de aynı şeyi yapmıyor muyum?
İstiklâl Harbi'nde kasabamızı kâh Yunanlılar, kâh Abazalar işgal ederdi. Biz konu komşu, bir araya toplanır, ışıklan söndürür, birbirimize güvenir otururduk. Bir müthiş fırtınalı gece hatırlıyorum: Evimiz kendi evimizdi. O gece şimşekler birbirini müthiş gürültülerle kovalıyordu. Bahçedeki ağaçlar eski bir ahret lisanıyla konuşu*yordu. Uzaktan denizin kayalara tosladığını, kayaların denize ve denizin kayalara homurdandığını duyuyorduk. Bütün ev halkı bir sofraya toplanmıştık. Şimşeklerin mavi ışığında birbirimizin yüzünü görebiliyorduk. Evimiz bir ormanın içinde ve köyden uzaktaydı. Yakınlara şimşekler de düşüyordu. Korkudan ziyade bir beraber bulunmak hissiyle, hattâ gece yarısından sonra hiç böyle birleşmemiş olmaktan doğ*muş bir hazla, şimşeklerin soğuk aydınlığında mavi, çok yakın beyaz sevgili çehreleri görüyordum: Anam, babam, kızkardeşim, teyzemin büyük kızı... Kimbilir belki yakın komşularımız olsaydı, onları da çağırırdık.
Seni yalnız böyle şimşekli havalar için istediğim aklına gelmesin. Seni şim-iseksiz havalarda bir sandala atıp öğle uykusuna yatmış bir evin, beyaz kireç badanalı sahil kasabasında sandalımızı, bahçelerin, hamakların, uyumuş insanlara, sahile eğilmiş camların gölgesi vura vura, sandal denizin dibinden bir karış yukarda, sahile sürünürcesine kıyıdan götürmek, suda küçük balıkların kaçıştığını, çakıltaşlarının şekillerini kaybedip bulduğunu; yeşil, sarı, kumral, hattâ beyaz yosunların oynaştıklarını göstererek dolaştırmak ve o anda çıkan küçük bir hava ile kokun burnuma değdiği zaman sevinmek ve sana o zaman aşktan güzelleşen ve iyileşen dertsiz, hastalıksız yüzümü göstermek, seni ne kadar sevdiğimi yalnız gözlerimle anlatmak, yalnız yüzümün ortasına düşmüş ince bir saadet çizgisi ile her şeyi ifade etmek isterdim.
Fakat bu kadar bulutsuz, bu kadar rüzgârsız, bu kadar şimşeksiz dünyada yaşamayacağız. Böyle anlarda ta çocukluğumdan berî kahraman kesildim. Sen bana sokul, yaslan. Ben, çaresiz, şimşeklerin ışığında senin batar çalığı gözlerini göreyim ve kaybedeyim. İnsanların birbirini yediği şu büyük kavga dünyasında iki insanın değil, binlerce insanın, dinden, ideolojiden, her şeyden uzak, fakat her şeye rağmen seviştiğini görmeseler bile bilsinler. Büyük laflar söylemeden, "Hakikat budur!" bile demeden, insan olduğumuzdan beri olagelen, bir başkasında kendimizi duyabildiğimiz, hatalarımızı ve meziyetlerimizi anlayabildiğimiz şeyi yapalım: Sevişelim.
Belki her şey hakikattir. Belki her kavgada bir hak, bir haklı ve bir haksız vardır. Fakat aşkta ne hak, ne haklı, ne haksız, hattâ ne de bir hakikat vardır. Onda yalnız bütün bunların yokluğundan var olan bir şey, güzellik vardır.

LOVER LETTER
Translated by William C. Hickman

We were talking about the world situation. You didn’t want me to go into my feelings about you then. Still I don’t see anything wrong in that. Isn’t it just what people do when they console one another in hard times?
During the war of Independence both the Greeks and the Abkhazians occupied our town. We friends and neighbors would gather in one place, turn out the lights and sit together, giving each other comfort and strength. I remember one terrible, stromy night. We were in our house. The lightning flashes chased after each other with dreadful noises. From a distance we could feel the sea butting against the rocks and hear the rocks muttering at the sea and the sea at the rocks. We had come together, all the people of the house, in one large room. In the blue gleam of the lightning we could see each other's faces. Our house was in a forest, some distance from the village. Lightning was flashing all around. With a feeling less of fright than of being together, with a pleasure, even, which came from never before having been brought together like this after midnight, I saw those pale dear faces-my mother and father, my sister, my aunt's oldest daughter-blue and very close in the cold brightness of the lightning. If we'd had close neighbors I'm sure we would have invited them, too.
But don't suppose that I only want you on stormy nights like that. If I could I would put you in a boat one calm day in a seaside town of whitewashed houses dozing at noon and take you out in that boat a little way from the shore, as though you were crawling along the bottom, the boat only a hand span above it, with shadows reflecting off the surface of the water from gardens and hammocks, people sleeping and pine trees bent down over the shore line. I would row you about showing you how the tiny fish seatter in the water, how the pebbles on the bottom lose and regain their shapes and how the mosses play in the currents-green, yellow, reddish brown and even white. I would be happy when the scent of you reached my nose with a mometary breeze. I would show you my face, healthy and without pain, at that moment growing radiant and convalescing in love, and explain only with my eyes how much I love you. I would tell you everything simply through the little wrinkles of pleasure in the middle of my face.
But we don't live in such a tranquil, cloudless world. At moments like this I always imagine myself a hero. Come close to me. Never mind the lightning,let me see the color of your eyes, copper-tinged in its light. In this world of war and violence where people destroy one another, if only they knew, even if they don't see it-not just two people but thousands of people-that far removed from religion and ideology far from everything, yet in spite of everything, that they love one another. Without making grand pronouncements, without saying "This is the truth," let's do the one thing which man has been doing every since he was man, where we have a sense of ourselves in another, where we understand our weaknesses and our strengths: come, let us have love.
Perhaps everything is the truth. It may be that in every fight or quarrel there is a right and a wrong, a just party and an unjust. But in love there is no right, no just or unjust; there isn't even any "truth." In love there is only a single thing which "becomes" out of the absence of those other things: beauty
 

Üst