Said Nursi Abdulhamid Han ile Kavgalı mıydı?

  • Konbuyu başlatan SETR
  • Başlangıç tarihi
SETR

SETR

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Son zamanlarda bazı talihsiz tarihçi geçinen zevatların ne gaye ile yeltendikleri tam anlaşılamayan Said Nursi yi Abdulhamid Han'a düşman gösterme çabalarını esefle müşahede etmiş bulunmaktayız. Hal böyle iken konu hakkında en sağlam kaynaklardan birini ihtiva eden Said Nursi'nin talebelerinden rahmetli Abdulkadir Badıllı'nın yazısını sizlerin vicdanına havale için paylaşıyorum inşaAllah.

1. “Meşrutiyetin arefesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursi” diye söylenmiş?..

Bir şeyin arefesi -malum olduğu üzere- hemen az evvelisi demektir. Oysaki Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a meşrutiyetten altı-yedi ay önce gelmiştir ki, Medreset-üz Zehra üniversitesini kurmak gaye ve niyetiyle doğrudan padişah II. Abdülhamid'le görüşerek, bu muazzam mesele hususundaki niyetini arz etsin. Tâ ki, padişah bu hususta mutasavver üniversitenin kıymet ve yararlığını dinlesin de onun maddi finansmanını taahhüt eylesin.

İşte bu niyetle Bediüzzaman Hazretleri memleketten İstanbul seferine çıkmadan evvel, eski Van valisi, o günün Bitlis valisi olan İşkodralı Tahir Paşanın tavsiyelerini de almak üzere yanına uğramış. Paşa da Sultana hitaben Bediüzzaman'ın yüksek meziyetlerini anlatan bir mektup yazarak, Bediüzzamana vermiştir. Mektup 3 Teşrin-i Sani 1323 tarihlidir.(98) Bu tarih, miladi karşılığı 16 Kasım 1907’ dir. Aynı tarihte yola çıkmışsa, herhalde, en erken Aralık ayı başında İstanbul’a ulaşmış olmalıdır. Demek ki o, meşrutiyetten yedi buçuk ay evvel gelmiş demektir. Yani "meşrutiyetin arefesi" diye bir şey söz konusu değildir.

2. “…O zaman Dar-ül Fünuna tahsis edilmiş olan Zeynep Kamil Konağında bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II.Hamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş: 'Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan. Orayı ben mektep yapacağım.' demiş.”

Bu ifadeler, serapa hayal mahsulü uydurmasyon şeylerdir. Çünkü evvela II. Meşrutiyetin ilanından evvel konferans, miting ve gazetede aleyhte yazı yazmak -taşralarda ve Avrupa'da mümkün iken- İstanbul’da kesinlikle imkân dışı idi. Bu yüzden Bediüzzaman'ın gaye ve hedefi haricinde olan öylesi bir konferansa, İstanbul’a gelir gelmez girişmesi asla ne vaki olmuş ne de imkân elvermiştir.

Evet, bütün tarihi bilgiler ve belgeler diyorlar ki: Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gelir, gelmez iki ay müddetle Sultan Abdülhamid'in paşalarından şuray-ı devlet üyesi doğu kökenli Ahmet Muhtar Paşanın evinde kalmıştır. Bu müddet zarfında gaye ve hedefi olan Sultan Abdülhamid'le görüşerek İstanbul’a geliş gayesini ona arzetmek ve böylece hedefine ulaşmak çabası içinde olmuştur. Fakat ne yaptıysa, padişahın etrafını sarmış olan mabeyndeki paşaların engelini aşamadı. Paşalar -o gün ki deyimle hamal kıyafetli-haddini aşan birisinin, öylesi büyük işlerle meşgul olmasını uzak gördüler. Bediüzzaman'la bu mabeyin paşaların arasında şiddetli münakaşalar oldu. Bir kaç gün sonrada, Şişli’de Vanlı zengin bir adamın evinde aynı paşalarla aynı mevzu’ ile alakalı ikinci bir münakaşa oldu. Fakat netice değişmedi. Ve artık Padişah'la görüşme ümidi kesildi.

Bunun üzerine Bediüzzaman İstanbul’a geliş gayesini dile getiren bir dilekçeyi Padişaha arz edilmek üzere yazdırıp Mabeyn-i Hümayuna tevdi’ eyledi. Bu dilekçenin metni bilahere bazı gazetelerde yayınladığı gibi, Asar-ı Bediiye kitabı sh.464 ‘te de kayıtlıdır.

İşte yazdığımız bütün bu tarihi bilgiler hem Bediüzzaman'ın kendi ifadeleriyle hem diğer tarihçilerin beyanlarıyla sabittir. İsterseniz buyurun Latince baskılı Asar-ı Bediiyedeki Üstad'ın ifadeleri için bakınız: s. 402, 431, 464, 486 ve Mufassal Tarihçe-i Hayat'ta Üstad'ın ifadesi; 1. cilt, sh.179

Diğer bilgiler için, Mufassal Tarihçe-i Hayat A. Kadir Badıllı, 2. Baskı; 1. cilt, sh 170- 172, 177-180 ve dahası...

3. “'…Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, Çıksın oradan. Orayı ben mektep yapacağım...' Bu ve benzeri sözleri yüzünden tımarhaneye sevkedilmiş…”

Bediüzzaman Hazretlerinin üslüp ve tarzıyla uzaktan yakından alâkası görülmeyen bu batıl ve şahsi kinlerle alude lakırdıların, hakikat zemininde hiçbir değeri ve gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı yukarıda ispatı yapılmış olmasıyla beraber, tımarhaneye gönderilmesinin şekil ve sebepleri üzerinde az duralım.

Ama önce, Bediüzzaman Hazretlerinin merhum Sultan II.Hamid'in hakkında, hele onun zat-ı şahsiyeti hakkında hiçbir zaman ne ileri, ne de geri konuşmuştur. Hele II. Meşrutiyetin ilanından önce hiçbir şey konuşmamıştır. Bediüzzaman'ın bütün nutukları, konferansları ve makaleleri ancak II. Meşrutiyetin ilanından sonra olmuştur. Ve bütün bunlar tarihli, rakamlıdır. Ve hepsi de zabtetdilmiş, kaydedilmişlerdir. Yedi adet konferanslardaki nutukları ve yirmi bir adet yazı ve makaleleri Asar-ı Bediiye kitabında neşredilmiştir. Bu nutuk ve makalelerin ve Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî eserinin hiçbirisinde merhum Sultan II. Abdülhamid Han'ın zat-ı şahsiyetine karşı (diğer bazı zatların hücumları tarzında) hakaret içeren hiçbir nokta yoktur. Ama nasihatları vardır, irşadkâr çıkış yolları göstermeleri vardır. Öbür yanda mabeyn paşalarının elleriyle yapılmış olan hatalı, eğri icraatlarını tenkit etme de vardır. Hz. Üstad az üstte nitelik ve sayılarını verdiğimiz mezkür nutuk ve makalelerinde, hiçbir tanesi için pişmanlık duyma diye bir şey söz konusu değildir ve öyle bir şey olmamıştır. Çünkü bunların tamamını 1950'den sonra, ufak-tefek bazı rötüşlerle yeniden neşrettirmişlerdir.

Buna göre, Bediüzzaman'ın müsbet-menfi bütün dedikleri mezkür nutuk ve makalelerin içindedir. Bunların dışında olan -kimden olursa olsun- aykırı nakil ve rivayetler laf u güzaftan ibaret olup, hiçbir değer taşımamaktadır ve itibarsızdırlar.

İşte haricî laf u güzafların aykırı çirkin örneğini gözler önüne sermek üzere, rivayeti ele alıyoruz.. Bakınız, rivayet diyor ki: -sözde- Bediüzzaman demiş:

“…Sultan tek başına bir sarayı işğal ediyor. Çıksın oradan .Orayı ben mektep yapacağım…”

Acaba Hz. Bediüzzaman bunu böyle mi demiş? Aslı nasıldır? Ne zaman demiştir?..

Hemen kaydedelim ki, Hz. Üstad'ın padişaha karşı gazetede yayınlanan nasihati, II. Meşrutiyetin ilanından epey zaman sonra, padişah henüz tahtından inmemişken, 23 Mart 1909’da gazetelerde yayınlanan “Dağ meyvesi acı da olsa devadır.” makalesinin “Hilafete dair bir rü’yadır.” bölümünde yer almıştır. Ve asıl metni de şöyledir:

“Alem-ı menamda padişahı gördüm. Dedim: 'Zekat-ül ömrü Ömer-i sani mesleğinde sarfet! Tâ ki meşrutiyet riyasetine lazım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.'"

Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, sizde ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak!..

Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkar-ı umumi ve tekmil-i mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla ; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlup olan terakkiyi intaç ede biliyoruz. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu ispat eder.

O dedi: 'Nasıl yapacağım?..'

Dedim: İstibdad kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti göster.. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulub etmek için, eski zebaniler yerine (Padişah adına zulüm ve istaibdad yapan Yıldızdaki paşalar muraddır. -A. Kadir Badıllı-) melaike-i rahmet gibi muhakkikin-i ulemayı doldurmak ve yıldızı Dar-ül fünun gibi yapmak ve ulum-u İslamiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı İslamiyeyi ve hilafeti mevki-i hakikisine isad etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i’la et!.. Ta ki Hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertav- nisar-ı adalet olabilsin… Mademki imamsın …" (Mufassal Tarihçe 1, cilt sh. 218)

İşte Bediüzzamanın dedikleri bunlar. Asıl metni de bu…

Bediüzzaman Hazretleri, merhum Sultan Abdülhamid'in bir kısım paşaları eliyle icra edilen istibdadı şiddetle tenkit ettiği gibi, Onun padişahlık ve halifeliğinin korunması, devamı için elinden ne gelmiş, dili ne kadar dönmüşse söylemiştir. İşte örnekleri:

1. Örnek: 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ilanının üçüncü gününde, İstanbul’da tertiplenen nümayiş mitinginde nutuk şeklinde okuduğu ve bir hafta sonra da Selanik’te aynısı irad edilen “Hürriyete Hitap” nutkunda, zulüm ve istibdadı tenkid, hürriyet ve meşrutiyeti istihsan edici beyanlarından sonra, aynı hitabenin sonunda: “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!..” diyerek, Sultan Abdülhamidi tezkiye ve vikaye eyler. (Bu nutuk bilahere Misbah gazetesi 19 Eylül 1324 ve 26 Eylül 1324 de (Yani Ekim 1908 de) neşredildi. İki sene sonra da Kütüphane-i İçtihad sahibi Ahmed Ramiz tarafından bu nutukla beraber Üstad'ın sair nutukları bir kitap şeklinde ve “Nutuk” ismi altında yayınlandı.

2. Örnek: Adı geçen nutuklardan altıncısında:

“Mahasıl Efendimiz(Yani Padişah Abdülhamid Han) o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de (Yani doğudaki aşiret ağaları) o eski ve köhnelenmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdilediniz!”

demek suretiyle, Sultan Abdülhamid'in büyük meziyetini dile getirmiştir.

3. Örnek: 31 Mart hadisesinden sonra, İstanbul'da üç noktada kurulan Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemelerinin bir nolusunda, Bediüzzamanın merdane müdafaalarının cinayetler bölümünün “Yarı Cinayet” diye nitelendirdiği kısımda şöyle demektedir.

“…Daire-i İslam'ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sultan-ı sabık kabul-u nasihata istihkak kesbetmiş zannıyla; ve 'Aslah tarik musalahadır.'mülahazasıyla; şimdiki en çok ağraz ve infialata mebde’ ve tohum olan suret-ı garazı daha ahsen suretle düşündüğümden, sultan-ı sabıka ceride lisanıyla söyledim ki:

'Münhasıf yıldızı Dar-ül fünun et, tâ Süreyya kadar i’la olsun.. Ve oraya seyyahlar ve eski zebaniler yerine, melaike-i rahmet yerleştir, tâ cennet gibi olsun.. Ve yıldızdaki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti için millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et!.. Zira senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra ahireti düşünmek lazım. Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk et. Zekat-ül ömrü, Ömer-i Sani yolunda sarfeyle!..'"

…Ben ki bir gedayım padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.” (Asar-ı Bediiye, sh. 415)

İşte şeksiz belgelerle görüldüğü üzere, Bediüzzzaman Hazretlerinin asıl metin ifadelerinde merhum Sultan Abdülhamid Han hakkında, (uydurmasyon rivayetin ve onun nakilinin iddiaları gibi) hiçbir şahsi hakaret ve aşağılama yoktur. Bilakis onun halifelik ünvanını mukaddes sayarak hıfz ve devamını istemiştir. Nitekim Üstad'ın Divan-ı Harb-i Örfi müdafaatının bir başka bölümünde 31 Mart olayının çıkmasının sebeplerinden birisinin: “Sultan-ı mazlumu sükut-u müsammemden kurtarmaktı.” Yani: Padişah Abdülhamidi sağırca susturmaktan kurtarmaktı. (Asar-ı Bediiye, sh.418)

Aynı müdafaatının başka bir yerinde şöyle der:

“…İstibdatlar sultan-ı mahlu’a isnad edildiği halde, onun zaptiye nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükutu kabul etmedim. Aklım feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim …” (Asar-ı Bediiye, sh.414)

İşte bu yazılı metinlerdeki ifade ve beyanların ışığında ve Bediüzzaman'ın kardeşi Molla Abdülmecid'in kendi eliyle hatıra defterinde yazdığına ve yeğeni Abdurrahmanın yazdığı tarihçeye istinaden, katiyetle hükümederiz ki; meşrutiyetten evvel ve sonraki 1. Devre İstanbul hayat merhalesi şöyle cereyan etmiştir: (çok kısaca)

1907 Aralık başlarında, Van’da kurmak istediği Medreset-üz Zehra Üniversitesini kurma ve te’sis masraflarını ve maddi finansmanını Padişah'tan talep etme tasavvuruyla İstanbul’a geldi. Her şeyden evvel Padişah'la görüşme yollarını aradı. İki buçuk ay kadar onunla meşgul oldu. Ne ettiyse mabeyndeki bazı mason paşaların engelini aşamadı. Nihayet, İstanbul’a geliş sebeplerini ve gayesinin mahiyet ve hedefini anlatan bir dilekçe yazdırarak mabeyne bıraktı. Sonra, Fatih semtinde bulunan Şekerci Hanında bir oda bularak, odanın kapısına son derece acaib ve garip olan şöyle bir levha astı: “Burada her suale cevap verilir, her müşkil hallaedilir. Ama hiç kimseye sual sorulmaz.” Bu fevkalade acib ve garip ilan üzerine iki ayda mütemadiyen her sınıf ilim erbabından grup-grup insanlar geldiler, sualler tevcih eylediler. Herkesin suallerinin tam ve doğru olarak verilip, memnun ve mutmain ayrılıyorlardı. Tabii haliyle, bu hadise yıldırım hızıyla İstanbul’a yayıldı. Bu vaziyet hiç şüphesiz ki Bediüzzamanı kale almıyan mabeyn paşalarına büyük tedirginlik verdi.. Bediüzzamandan kurtulmak yollarını aradılar. Sonunda, böyle her şeyi bilen bir kişi deli olmalıdır diyerek, Ermeni ve Rum ağırlıklı birkaç doktordan sahte bir rapor hazırlatılmasını sağladılar. O rapora dayanarak Bediüzzamanı Toptaşı Akıl Hastanesine sevk ettiler. Ama "Yalancının, sahtekarın mumu yatsıya kadar yanar.” darb-ı meseli tarzında, oyunları tutmadı, yalan ve sahtekarlıkları meydana çıktı... Çünkü birkaç gün sonra hastanenin Baştabibi bizzat Bediüzzamanı konuşturarak muayene etti. Ve sonunda şöyle bir rapor yazıp mabeyin paşalarına gönderdi. Dedi ki: “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar cünunluk varsa, dünyada hiçbir akıllı insan yoktur.”

Baştabibin bu raporu üzerine mabeyine telaşa düştü. Hemen çar-çabuk Bediüzzamanı oradan alıp, getirip nezarethaneye koydular. Burada Hazret-i Üstad'ın ne kadar kaldığı kesin olarak belli olmamakla beraber, bir ay kadar kaldığı tahmin edilmektedir. Nezarethanede iken, Zaptiye Nazırı Şefik Paşayı Üstada gönderdiler.

Şefik Paşa: “Padişah sana selam söylemiş. Şu 30 altunu ihsan-ı şahane olarak, her ayda da 10 altun maaş bağlamış. İleride bu maaşı yirmi-otuz altun yapacakmış” şeklinde Bediüzzamana teklif getirmiş.

Bediüzzaman ise: “Ben maaş dilencisi değilim. 1000 lira da olsa kabul edemem.”diyerek teklifi red etmiştir.

Hz. Üstad'ın gerek tımarhane Baştabibiyle yaptığı muhaverenin, gerekse nezarethanede iken, yanına gelen Şefik Paşa ile karşılıklı konuşmalarının onun kendi ifadesi ile olan uzun metinleri, “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” eserinde o zamanlar yayınlanmış olduğu gibi, şimdi ise, Latince baskılı Asar-i Bediiye kitabı 426-432 sahifelerinde mevcuttur.

Demek ki; iddialarında: “Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım.” Bu ve benzeri sözleri yüzünden tımarhaneye sevk edilmiş…” ve yine iddiacının zımnen buğuzlu yorumuna göre: “Tımarhaneden çıktıktan sonra gelmiş, padişahla görüşmek istemiş, fakat belindeki hançerini çıkarmaktan vazgeçmediği için, bu görüşme gerçekleşememiştir.” İlh… gibi, miş, muşların kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılmıştır.

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin o günleri, Tımarhane, nezarethane derken, İkinci Meşrutiyet ilanı gelip çatmış, Bediüzzamanda artık serbest… Hazret-i Üstad'ın, meşrutiyet ilanından sonraki hayatı, ileride burada yazılmayan uydurmasyon iddiaların cevabında gerekirse yazılacaktır. Aslında Müfassal Tarihçe-i Hayat eserimizde, onun bu döneme ait hayatı tafsilen ve belgelerle yazılmıştır, görülebilir.

İşte bakınız, bütün tarihçiler, o günlerde Bediüzzamanı yakından tanıyan ve gören insanlar, onun küçük kardeşi Molla Abdülmecid Efendi ve onun o devreye ait hayatını yazan yeğeni Abdurrahman-ı Nursi, Eşref Edip Fergan gibi zatların müttefikan, Tımarhane baştabibinin yazdığı raporunun sureti hakkında, az üstte kaydettiğimiz gibi veriyorlar. Bazılarının kaydettikleri ise; “Doktorlar, aklında bir noksan olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf ettiğini söyleyerek, onu serbest bırakmışlardır.” şeklindedir. Biz şu uydurmacalı te’viller düzen, sinsi düşmanlık güden bu şahıslara ne diyelim?.. Onların ayarına inip, sokak insanları tarzında hakaretamiz sözlerle mi mukabele edelim?.. Bilemiyorum.

Ama şunu söylemek durumundayız ki; zahiren dost, zımnen adavet saklıyan bu adamların gayesi, Sultan Abdülhamidi tezkiye ve sena etmek değil, Bediüzzaman gibi bir allame-i cihanı bir maneviyat sultanını bir müçtehid-i azamı aşağılamak, nazardan düşürmektir. Fakat acaba bunlardaki bu sinsi his, nereden kaynaklanıyor? Bediüzzaman Hazretlerinin bir zamanlar taşıdığı “Kürdî” ünvanından mı?.. Evet, buna bir derece işaret eden bir hadise var, ama şimdi söylemiyeceğim.

Necip Fazıl Kısakürek merhum bir zamanlar “Büyük Doğu”sunda Hz. Üstad'ın hayatını tefrika ediyordu. Sonra bunu kitaplaştırdı. 31 Mart Divan-ı Harb-i Örfi mahkemesinden beraat aldığı kısmına geldiğinde; bütün tarihçilere ve Hz.Üstad'ın bizzat kendi ifadesine ki:

“Mahkemeden berat edip çıktığında, mahkeme hey’etine teşekkür etmiyerek, İstanbul Üniversitesinden Sultan Ahmede kadar bağıra bağıra 'Zalimler için yaşasın cehennem!' dedi kaydı yerine, Necip Fazıl bunu kasden 'Sultan Ahmede kadar kendi kendine mırıldandı.' tarzında vermişti. Necib Fazıl merhum kendi şeyhinin taht-ı tesirinde idi. Onun şeyhi bir zamanlar Bediüzzamana itirazları olmuştu çünki… Necip Fazılın böyle küçümseyici davranışları ara sıra devam etmişti. Şimdilik hele bu kadar yeter…

Makale Yazarı:
ABDÜLKADİR BADILLI - 01.12.2007 ŞANLIURFA
 

Benzer konular


Üst