Peygamberimiz(sav)'i vesile ederek dua etmek caiz mi?

  • Konuyu başlatan İlim Talebesi
  • Başlangıç tarihi
İlim Talebesi

İlim Talebesi

KF Ailesinden
Özel Üye

قَال الْقَسْطَلاَّنِيُّ: وَقَدْ رُوِيَ أَنَّ مَالِكًا لَمَّا سَأَلَهُ أَبُو جَعْفَرٍ الْمَنْصُورُ الْعَبَّاسِيُّ - ثَانِي خُلَفَاء بَنِي الْعَبَّاسِ - يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ أَأَسْتَقْبِل رَسُول اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَدْعُو أَمْ أَسْتَقْبِل الْقِبْلَةَ وَأَدْعُو؟
فَقَال لَهُ مَالِكٌ: وَلِمَ تَصْرِفْ وَجْهَك عَنْهُ وَهُوَ وَسِيلَتُك وَوَسِيلَةُ أَبِيك آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ إِلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَل يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ بَل اسْتَقْبِلْهُ وَاسْتَشْفِعْ بِهِ فَيُشَفِّعُهُ اللَّهُ.

Mâliki Mezhebi :


Kastalânî diyor ki : İmam Mâlikten rivayet edildiğine göre Hac yapıp Nebi(sav)'in kabrini ziyaret eden (Abbas oğullarının ikinci halifesi) Ebu Ca'fer El-Mansur El-Abbâsî , İmam Mâlike ''Ya Abdullah ! Kıbleye dönerek mi (Allaha) dua edeyim yoksa Resulullah(sallallahu aleyhi vesellem)'e dönerek mi ?

Mâlik ona şöyle dedi :
Niçin yüzünü ondan çevirirsin ki ? O senin vesilendir ve baban Adem(aleyhisselam)'ın kıyamet gününde Allaha onunla vesilesidir.Bilakis Resulullah(sav)'e doğru dön (Allaha dua et) ve onunla şefaat dile.Allahu teala O’nu senin hakkında şefaatçi kılsın.

Allahu teala buyurdu: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (Nisa: 64)

وَقَدْ رَوَى هَذِهِ الْقِصَّةَ أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ فِهْرٍ فِي كِتَابِهِ " فَضَائِل مَالِكٍ " بِإِسْنَادٍ لاَ بَأْسَ بِهِ وَأَخْرَجَهَا الْقَاضِي عِيَاضٌ فِي الشِّفَاءِ مِنْ طَرِيقِهِ عَنْ شُيُوخٍ عِدَّةٍ مِنْ ثِقَاتِ مَشَايِخِهِ

Bu kıssayı Ebul Hasan Ali b. Fihr ''İmam Malikin Faziletleri'' adlı kitabında isnadında bir beis olmaksızın rivayet etti.Ayrıca Kadı İyâz ''Eş-Şifâ'' adlı eserinde onun (Ebul-Hasan) yoluyla güvenilir şeyhlerin bir neçesinden rivayet etmiştir.

Kaynaklar :

شرح المواهب 8 / 304 - 305، والمدخل 1 / 248، 252، ووفاء الوفاء 4 / 1371 وما بعدها، والفواكه الدواني 2 / 466، وشرح أبي الحسن على رسالة القيرواني 2 / 478، والقوانين الفقهية ص148


وَقَال النَّوَوِيُّ فِي بَيَانِ آدَابِ زِيَارَةِ قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ثُمَّ يَرْجِعُ الزَّائِرُ إِلَى مَوْقِفٍ قُبَالَةَ وَجْهِ رَسُول اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَيَتَوَسَّل بِهِ وَيَسْتَشْفِعُ بِهِ إِلَى رَبِّهِ

Şâfî Mezhebi:

İmam Nevevî Nebi(sav)'in kabrini ziyaret etmenin edebleri beyanı hakkında şöyle söylüyor : Sonra Ziyaretçi Nebi(sab)'in kabrine dönerek onunla tevessül eder ve Rabbine onu şefaatçi kılar.

وَقَال السُّبْكِيُّ: وَيَحْسُنُ التَّوَسُّل وَالاِسْتِغَاثَةُ وَالتَّشَفُّعُ بِالنَّبِيِّ إِلَى رَبِّهِ.

İmam Subkî diyor ki : Allaha Nebi(sav)' ile tevessül,istiğase ve şefaat isteme güzel olur.

Hanbelî Mezhebi

وَأَمَّا الْحَنَابِلَةُ فَقَدْ قَال ابْنُ قُدَامَةَ فِي الْمُغْنِي بَعْدَ أَنْ نَقَل قِصَّةَ الْعُتْبِيِّ مَعَ الأَْعْرَابِيِّ: وَيُسْتَحَبُّ لِمَنْ دَخَل الْمَسْجِدَ أَنْ يُقَدِّمَ رِجْلَهُ الْيُمْنَى. . .
إِلَى أَنْ قَال: ثُمَّ تَأْتِيَ الْقَبْرَ فَتَقُول. . . وَقَدْ

Hanbelilere gelince onlar içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür.İbn Kudame gerekli açıklamayı Muğnide yapmıştır.

Hanefî Mezhebi


وَأَمَّا الْحَنَفِيَّةُ فَقَدْ صَرَّحَ مُتَأَخِّرُوهُمْ أَيْضًا بِجَوَازِ التَّوَسُّل بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. قَال الْكَمَال بْنُ الْهُمَامِ فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ: ثُمَّ يَقُول فِي مَوْقِفِهِ: السَّلاَمُ عَلَيْك يَا رَسُول اللَّهِ. . . وَيَسْأَل اللَّهَ تَعَالَى حَاجَتَهُ مُتَوَسِّلاً إِلَى اللَّهِ بِحَضْرَةِ نَبِيِّهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.

Hanefilere gelince onların muteahhirun ulemasına göre Nebi(sav) ile tevessül caizdir.Kemal b. Hümam ''Fethul Kadir' de şöyle diyor : Sonra Nebi(sav)'e döner ve ''Selam sana Ya Resulallah' ve Allahtan Hz.Nebi(sav)'i tevessül ederek hacetini ister.

وَقَال الشَّوْكَانِيُّ: وَيَتَوَسَّل إِلَى اللَّهِ بِأَنْبِيَائِهِ وَالصَّالِحِينَ

Şevkânî diyor ki :Allaha , Peygamberler ve Salihler ile tevessül edilir.

Kaynaklar :

(2) الاختيار 1 / 174 - 175، وفتح القدير 2 / 337 ومراقي الفلاح بحاشية الطحطاوي ص407، وحاشية الطحطاوي على الدر المختار 1 / 562، والفتاوى الهندية 1 / 266، وتحفة الأحوذي 10 / 34 وتحفة الذاكرين للشوكاني (37) .

حَدِيثُ الأَْعْمَى

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّك مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ.
فَقَدْ تَوَجَّهَ الأَْعْمَى فِي دُعَائِهِ بِالنَّبِيِّ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ أَيْ بِذَاتِهِ.



A'mâ hadisi delildir.A'ma 'Allahım, Senden istiyor ve rahmet peygamberi elçin Hz. Muhammed (s.a.s.)’i vesile edinerek Sana yöneliyorum.'' diye dua etmiştir.


قَوْلُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الدُّعَاءِ لِفَاطِمَةَ بِنْتِ أَسَدٍ: اغْفِرْ لأُِمِّي فَاطِمَةَ بِنْتِ أَسَدٍ وَوَسِّعْ عَلَيْهَا مُدْخَلَهَا بِحَقِّ نَبِيِّك وَالأَْنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِي فَإِنَّك أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Ölümünden sonra tevessülüne dair delil şudur : Nebi(sav) Hz.Ali(ra)'nın annesi Fatıma b. Esed'i toprağa verirken ''Allahım Fatıma b. Esedi benim ve benden önceki Nebilerinin hakkı için mağfiret et.Şüphesiz sen Erhamurrahimin'sin.'' diye dua etmesidir.Bu duayı Nebi(sav) bizzat kendisi yapmıştır.


حَدِيثُ الرَّجُل الَّذِي كَانَتْ لَهُ حَاجَةٌ عِنْدَ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: رَوَى الطَّبَرَانِيُّ وَالْبَيْهَقِيُّ أَنَّ رَجُلاً كَانَ يَخْتَلِفُ إِلَى عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ فِي زَمَنِ خِلاَفَتِهِ، فَكَانَ لاَ يَلْتَفِتُ وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِ فِي حَاجَتِهِ، فَشَكَا ذَلِكَ لِعُثْمَانِ بْنِ حُنَيْفٍ، فَقَال لَهُ: ائْتِ الْمِيضَأَةَ فَتَوَضَّأَ، ثُمَّ ائْتِ الْمَسْجِدَ فَصَل، ثُمَّ قُل: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُك وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْك بِنَبِيِّك مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِك إِلَى رَبِّك فَيَقْضِي لِي حَاجَتِي، وَتَذْكُرُ حَاجَتَكَ، فَانْطَلَقَ الرَّجُل فَصَنَعَ


ذَلِكَ ثُمَّ أَتَى بَابَ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَجَاءَ الْبَوَّابُ فَأَخَذَ بِيَدِهِ، فَأَدْخَلَهُ عَلَى عُثْمَانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ فَأَجْلَسَهُ مَعَهُ وَقَال لَهُ: اُذْكُرْ حَاجَتَك، فَذَكَرَ حَاجَتَهُ فَقَضَاهَا لَهُ، ثُمَّ قَال: مَا لَكَ مِنْ حَاجَةٍ فَاذْكُرْهَا ثُمَّ خَرَجَ مِنْ عِنْدِهِ فَلَقِيَ ابْنَ حُنَيْفٍ فَقَال لَهُ: جَزَاكَ اللَّهُ خَيْرًا مَا كَانَ يَنْظُرُ لِحَاجَتِي حَتَّى كَلَّمْتَهُ لِي، فَقَال ابْنُ حُنَيْفٍ، وَاَللَّهِ مَا كَلَّمْتُهُ وَلَكِنْ شَهِدْتُ رَسُول اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَتَاهُ ضَرِيرٌ فَشَكَا إِلَيْهِ ذَهَابَ بَصَرِهِ


Yine Osman Bin Huneyf radıyallahu anh’den; Bir adam, bir haceti için Osman Bin Affan radıyallahu anh’a gelir, giderdi. Fakat Osman radıyallahu anh, ona aldırış etmezdi. Derken adam, Osman Bin Huneyf ile karşılaşır ve durumu ona arz eder. Bunun üzerine Osman Bin Huneyf, ona şunları söyler; “Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rekat namaz kıl. Sonra da; “Allah’ım! Peygamberimiz, rahmet Peygamberi Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Seninle hacetimin yerine getirilmesi için rabbime yöneliyorum” diye söyle ve ihtiyacını arz et. Sonra bana gel ve beraber Osman radıyallahu anh’ın yanına gidelim.” Nihayet adam gitti ve söylenileni yaptıktan sonra Osman Bin Affan radıyallahu anh’ın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak, Osman R.a.’ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine, Osman R.a.’ın yanına oturttu. Osman Radıyallahu anh; “Nedir hacetin?” diye sordu.

Adam hacetini söyledi ve Osman Radıyallahu anh da onun işini gördü… adam sonra Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh ile karşılaştı ve ona; “Allah seni hayırla mükafatlandırsın! Benim hakkımda sen Osman ile konuşana kadar işime bakmıyordu” dedi. Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh de; “Vallahi senin hakkında Hz. Osman(Radıyallahu anh) ile görüşmedim. Ancak a’ma bir adamın Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem ona; “Sabreder misin?” dediğine şahit oldum. Adam; “Ya Rasulullah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için zor oluyor.” Dedi. Bunun üzerine buyurdu ki; “Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde dua et;…” Vallahi biz aramızdaki konuşmanın uzaması sebebiyle henüz ayrılmamıştık, o a’ma zat, sanki daha önce hiçbir rahatsızlığı yokmuş gibi, şifa bulmuş olarak geldi.”

Bu hadise, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra da Onunla tevessül edilmesi hususunda sahabenin tatbikatını ve bunun cevazını göstermektedir.

Taberani bu rivayetin hemen ardından sahih hükmü vermiştir. Münziri ve Heysemi de sahih olduğunu ikrar etmişlerdir.

Mübarekfuri diyor ki : Şeyh AbdulĞaniy (bu hadislerle) Nebi(sav) ile hayatında da ölümünden sonra tevessül edilebileceğini söyledi.

Şevkâni'ninde buna benzer ifadeleri vardır.

 

ma'vera

ma'vera

Emektar
Özel Üye
Enbiyâ:
(Nebi. C.) Nebiler. Peygamberler (Aleyhimüsselâm.)

(Eğer suâl etseniz ki: Bi'set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El hükmü lil-ekser" kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer, şerdir; hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa... toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye mâruz kaldığı vakit, su-i mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki: "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu?" Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz. Hem meselâ : Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu?" Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.İşte nev'-i beşer bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücâhede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya... ve milyonlarla evliya... ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti. M.)

Enbiyâ sûresi:
Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.


K:Yeni Lûgat
 

sultan_mehmet

sultan_mehmet

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Yönetici
Forum Administrator
Kur'an-ı Kerim'de Adı Geçen Peygamber İsimleri nelerdir?

Toplam 25 tane peygamber ismi kuran'da geçmektedir. Ayrıca kuranda geçen fakat peygamber olup olmadığı konusunda ihtilaf konusu olan isimler de vardır ve bu isimler şu şekildedir: Zülkarneyn, Lokman ve Uzeyr.

İhtilaf olmayan ve kuranı kerimde isimleri geçe peygamberler aşağıdadır:

1. Adem (A.S.)
2. İdris (A.S.)
3. Nuh (A.S.)
4. Hûd (A.S.)
5. Salih (A.S.)
6. İbrahim (A.S.)
7. Lût (A.S.)
8. İsmail (A.S.)
9. İshak (A.S.)
10. Yâkup (A.S.)
11. Yûsuf (A.S.)
12. Eyyup (A.S.)
13. Şuayb (A.S.)
14. Musa (A.S.)
15. Harun (A.S.)
16. Dâvud (A.S.)
17. Süleyman (A.S.)
18. İlyas (A.S.)
19. Elyasa (A.S.)
20. Zülkifl (A.S.)
21. Yûnus (A.S.)
22. Zekeriya (A.S.)
23. Yahya (A.S.)
24. İsa (A.S.)
25. Muhammed (A.S.)
 

Son düzenleme:
Z

zzaaa

Ziyaretçi
Peygamberler günahsızdırlar yalan söylemezler ama hata edebilirler ama hatalarından tevbe istigfar edip gunah kazanmazlar, birde peygamberlerin nitiklerini maddeler halinde arapça kelimeler olarak yazacak olursak şöyledir:
Sıdk
Emanet
Fetanet
İsmet
Tebliğ
 

Moderatörün son düzenlenenleri:
Eslem_Rufeyde

Eslem_Rufeyde

◄ كُن فَيَكُونُ ►
Özel Üye
İsmi Anılmayan Elçiler

HZ. SA'YA VE HZ. IRMIYA A.S.

Insanlik tarihi, ayni zamanda peygamberler tarihidir. Çünkü Cenab-i Mevlâ her kavme bir hidayetçi gönderdigini buyuruyor. Bir rivayet, insanliga gönderilen peygamberlerin sayisini yüzyirmidörtbin olarak veriyor. Bunlarin sadece yirmibesinin ismi Kur'an'da zikredilir. Bu yazi dizimizde, ayetlerde ismi geçmeyen fakat kissalarina deginilen peygamberleri konu ediniyoruz.

Peygamberler, Allahu Tealâ tarafindan, emir ve yasaklarini kullarina teblig etmek ve hidayet yolunu göstermek amaciyla gönderilen insanlardir. Onlar, Allahu Tealâ'nin seçilmis kullaridir. Bu, çalismakla veya çok ibadet etmekle elde edilecek bir derece degildir.

“Andolsun ki, biz senden önce nice peygamberler gönderdik. Onlardan bir kismini sana anlattik, bir kismini da anlatmadik.” (Mü'min, 78)

“Her kavmin bir hidayet davetçisi vardir.” (Ra'd, 7)

“Her ümmetin bir peygamberi vardir” (Yunus, 47) gibi birçok ayet göz önünde bulunduruldugunda, insanlik tarihi boyunca kullarin hidayeti için gönderilen peygamberlerin sayisinin çoklugu anlasilabilir.

Yüzyirmidörtbin ilâhi elçi

Sahabeden Ebu Zerr el-Gifari r.a. söyle anlatir:

Ben Hz. Rasulullah'a: “Ey Allah'in Rasulü! Nebilerin ilki hangisidir?” diye sordum. “Adem'dir.” buyurdu. Ben tekrar: “O Nebi miydi?” diye sordum, “Evet o, Allah ile bizatihi konusmus bir Nebi idi.” dedi. Ben: “Ey Allah'in Rasulü, peygamberlerin sayisi kaçtir?” diye sordum; “Yüzyirmidörtbindir.” buyurdular. (Suyutî: ed-Dürrü'l-Mensur 1/125)

Cenab-i Allah, hikmeti icabi Kur'an-i Kerim'inde Adem a.s.'dan Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v.'e kadar, isimleri ile birlikte peygamberligi kesin olarak bilinen yirmibes peygamberin ismini vermistir. Bu isimler söyledir:

Adem a.s., Idris a.s., Nuh a.s., Hûd a.s., Salih a.s., Ibrahim a.s., Ismail a.s., Ishak a.s., Lût a.s., Yakub a.s., Yusuf a.s., Eyyub a.s., Zülkifl a.s., Suayb a.s., Musa a.s., Harun a.s., Ilyas a.s., Elyesa a.s., Yunus a.s., Davud a.s., Süleyman a.s., Zekeriyya a.s., Yahya a.s., Isa a.s. ve Muhammed s.a.v.

Bununla beraber, Kur'an-i Kerim'de kissalari anlatilan; ancak açikça peygamber oldugu zikredilmeyen Üzeyr, Lokman, Zü'l-Karneyn gibi salih kullarin isimleri de zikredilir.

Yüce Allah, bu peygamberlerden bazilarini kendisine daha yakin tutarak, onlarin azim, gayret, sabir ve üstün fazilet sahibi olmalarindan bahsetmistir. (Ahkâf, 35; Bakara, 235) Rivayette azim sahibi peygamberlerin, Nuh a.s., Ibrahim a.s., Musa a.s., Isa a.s. ve bütün peygamberlerin serdari Hz . Muhammed s.a.v. Efendimiz olarak belirtilmistir.

Bir de Kur'an-i Kerim'de isminin zikredilmemesine ragmen kendilerinden bahsedilen ve baslarindan geçen olaylar anlatilan bir çok peygamber vardir. Ilâhi bir hikmet geregi ismi anilmayan bu peygamberler, ya bir baska peygamberin yol arkadasi olarak anlatilmis, ya da helâk olmak üzere olan bir toplulugun kurtaricisi olarak zikredilmistir.

Hidayet ve dalâlet arasinda gidip gelen millet: Israilogullari

Insanlik tarihinde en çok peygamber gönderilen kavim olarak Israilogullari bilinir. Israilogullari , peygamberlere iman hususunda köklü bir gelenege sahip idiler. Zira, neslinden geldikleri Yakup a.s. ve ondan sonra gelen birçok peygambere basta mukaddes kitaplari Tevrat vasitasi ile inanmakta idiler.

Fakat bu milletin peygamberlerine olan sadakat ve bagliliklari hiçbir zaman uzun sürmedi; kitaplarini tahrif ettiler ve sapkinliga düstüler. Sonra da baslarina bir musibetin gelecegini anladiklarinda hemen Allah'a yalvararak, kendilerine yol gösterecek, düsmanlarinin zulmünden kurtaracak bir peygamber istediler. Bunu her firsatta yaptilar.

Israilogullari'na bu kadar çok peygamberin gönderilmesi, Allah'a ve peygamber inancina sahip bir toplulugun, dalâlet içinde sikistiklarinda dahi, bir peygamber göndermesini dilemelerinden olsa gerek! Zaten Hz. Yakub a.s. ve sonraki peygamberler halkasi, bu kavmin basindan ayrilmayacak, dalâlete saplandiklari zamanlarda onlara yol gösterecek hidayet rehberlerinin olmasi için Allah'a dua etmislerdir.

Duasiyla kavmini kurtaran peygamber: Hz. Sa'ya a.s.

Musa ve Harun a.s.'dan sonra Allahu Tealâ, Israilogullari'nin basina her hükümdar geçtiginde, beraberinde bir peygamber gönderirdi. Sa'ya a.s. da Sidkiya diye bilinen bir hükümdar zamaninda gönderilmisti. Kavmine, Hz. Isa a.s. ve Hz. Muhammed s.a.v.'in gelecegini haber vermisti.

Israilogulari devlet islerinde hükümdarlari Sidkiya'nin, dinî hususlarda da Sa'ya a.s.'in emirlerine itaat ederlerdi. Fakat Sidkiya'nin hükümdarliginin son zamanlarina dogru sapitip hak ve batil çizgisini astiklarinda, Allah onlara Babil krali Senharib'i (Sencarib) gönderdi. Senharib bütün ordusuyla Beytülmakdis'i kusatti. Gördükleri karsisinda korkularindan ne yapacaklarini bilemeyen Israilogullari, Sa'ya a.s.'a kendilerini Senharib'in ordusundan kurtarmasi için Allah'a dua etmesi dileginde bulundular. Sa'ya a.s. Allah'a kavminin kurtulmasi için dua etti. Senharib'in ordusu veba hastaligina yakalanip kisa sürede kirildi.

Krallari Sidkiya'nin ölümünden sonra Israilogullari'nin isleri bozuldu. Hükümdarlik için birbirlerini öldürmeye basladilar. Mukaddes kitaplari Tevrat'i unuttular. Bunun üzerine Allah, Sa'ya a.s.'a kavmine ikazlarda bulunmasini emretti. O da kavmini toplayarak ögütlerde bulundu. Allah'in verdigi nimetleri unuturlarsa baslarina tahmin bile edemeyecekleri musibetlerin gelecegini anlatti. Sa'ya a.s. konusmasini bitirince, azgin Israilogullari onu yakaladilar ve sehit ettiler.

Sa'ya a.s. ve kendisinden sonra gelecek olan Irmiya a.s.'in kavimlerini helâk etmek için toplanan ordular hakkinda Yüce Allah Kur'an-i Kerim'de söyle buyurmu stur:

“Biz Kitap'ta Israilogullarina : Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çikaracaksiniz ve azginlik derecesinde bir kibre kapilacaksiniz, diye bildirdik.” (Isra, 4)

Bakara Suresi'nin 256. ayetinde de Israilogullari'nin bitmek tükenmek bilmeyen dalâletten hidayete yolculugu için, onlara gönderilen peygamberlerden Irmiya a.s.'in kissasi anlatilmaktadir.

Yüz yil sonra diriltilen peygamber: Hz. Irmiya a.s.

Irmiya a.s., Yakub a.s.'in soyundan gelen Harun b. Imran a.s.'in neslindendir. Hz. Musa a.s.'dan Hz. Isa a.s.'a kadar olan zaman içerisinde gönderilen, Danyal a.s. ile ayni asirda görev yapmis peygamberlerden biridir.

Bu dönem, Israilogullari'nin kendilerine gönderilen peygamberleri öldürmeye basladiklari, aralarinda sapikligin iyice yayginlastigi, haramlarin helal sayilmaya baslandigi bir dönem idi. Allah'in kendilerini, Senharib'in muhtesem ordularinin felaketinden kurtardigini unutarak dogru yoldan sapmislardi.

Bunun üzerine Yüce Allah, Irmiya a.s.'a: “Izzetime yemin ederim ki, ben onlara öyle bir fitne ve bela salacagim ki, o dilsizleri konusturacak, akil sahiplerinin akillarini alacak!” buyurdu. Hz. Irmiya a.s. bu ilâhi tehdidi isitince aglamaya ve bu musibetin kalkmasi için dua edip yalvarmaya basladi.

Allah, peygamberinin duasini kabul buyurdu. Fakat aradan üç sene geçmesine ragmen Israilogullari eski tutumlarini hiç degistirmediler.

Zulmün ve haksizligin hesabini her yerde gören Yüce Allah, Sam taraflarinda hakimiyet süren Buht-Nassar adli bir hükümdarin kalbine Beytülmakdis'te bulunan Israilogullari üzerine yürümesini ilham etti. Buht-Nassar, ufuklari kaplayan, adeta çekirge sürülerini andiran ordusuyla Beytülmakdis üzerine yürüdü. Kisa bir müddet içinde Beytülmakdis'e girdi. Israilogullari'ni kiliçtan geçirdi. Hatta askerlerine emir vererek Beytülmakdis'in üzerini kumlarla kapattirdi. Israilogullari baslarina gelecek felaketi kendileri hazirlamislardi.

Beytülmakdis'in yikilip harap edilmesinden sora, Irmiya a.s. oradan ayrilip, kimsenin olmadigi yerlerde uzlet hayati yasamaya basladi . Allah ona uzun bir ömür verdi.

Buht-Nassar ordusuyla beraber Kudüs'ten çekilip Babil'e geri döndügünde, Irmiya a.s. bir sepet incir ve biraz üzüm sirasiyla merkebine binerek tekrar Kudüs'e geldi. Oranin nasil harap edildigine bakti. O esnada Allah ona bir ölüm uykusu verdi. Bu zaman içerisinde kimse onu göremedi. Nihayet Cenab-i Allah, yüz yillik bir ölümden sonra kudretiyle onun gözlerini açti. Irmiya a.s. sehrin nasil imar edildigine bakti. Sonra cesedinin ve merkebinin kemiklerinin nasilda bir araya getirildigini izledi. Daha sonra ayaga kalkti, Yüce Allah'in kudretini apaçik görünce: “Ben biliyorum ki, Allah her seye gücü yetendir.” dedi. Irmiya a.s.'in bu kissasi Bakara Suresi'nin 259. ayetinde söyle anlatilir:

“Görmedin mi o kimseyi ki, binalarin çatilari çökmüs, duvarlari birbiri üstüne yikilmis, kimsecikleri kalmamis bir beldeye ugrayarak kendi kendine:

- Allah burasini ölümünden sonra acaba nasil diriltecek? demisti. Allah'ta onu yüz yil ölü birakmis, sonra dirilterek kendisine:

- Ne kadar kaldin? diye sormustu. O da:

- Bir gün, yahut bir günden daha az, demisti. Allah ona:

- Hayir, yüz yil ölü kaldin! Iste, yiyecegine-içecegine bak, daha bozulmamis. Bir de merkebine bak. Seni insanlara ibret kilalim diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Simdi sen kemiklere bak, onlari nasil birlestirip yerli yerine koyuyor, sonra ona et giydiriyoruz, dedi.

Durum kendisine malum olunca:

- Simdi iyice biliyorum ki, Allah her seye kadirdir, dedi.”

Yûsâ b. Nûn ve Kâlib b. Yufennâ a.s.
Kendilerine en çok peygamber gönderilen kavimlerden biri, belki birincisi Israilogullari'dir . Fakat onlar kadar peygamberlerini sikintiya sokan, ilk ilâhi imtihanda yüz çeviren kavim de pek görülmemistir. Bu yazimizda Israilogullari'na gönderilen ve Kur'an -i Kerim'de ismi anilmayan üç mübarek peygamberi ve onlarin ibretli kissasini dikkatinize sunuyoruz.

Firavun; asil adi Kâbus b. Mus'ab. Musa ve Harun a.s. zamaninda yasamis, kendini rab ilan eden, ihtisamli ordulariyla kibirlenen, uykularinda bile insanlara kâbus olan zalim Misir hükümdari...

Hz. Musa a.s., kendisiyle ayni yil dogan bütün erkek çocuklarin öldürülmesine ragmen, Allah'in bir mucizesi ile Firavun'un sarayinda, annesinin kucaginda büyümüstü. Büyüyüp olgunlastigi zaman Allah onu peygamberlikle görevlendirmisti. Zamanla insanlar ona inanmaya, onun anlattigi üzere Allah'a iman etmeye baslamislardi. Firavun ise kendisinden baskasini ilâh edinenleri kizgin bakir dösenmis firinlarda yakmakla tehdit ediyor, israr edenlere de hiç acimadan söyledigini yapiyordu.

Firavun artik, kâhinlerin de bildirdigi gibi, saltanatini yikip yok edecek kisinin Musa a.s. oldugunu anlamisti. Onu ve müminleri öldürmek için Kizildeniz'e kadar peslerinden gitti. Fakat daha önce sahit oldugu mucizelere inanmadigi gibi, Kizildeniz'in iki yana açilarak Hz . Musa a.s.'a ve ona tabi olanlara yol vermesi mucizesine de inanmamis, kendisi de geçmek isterken askerleriyle birlikte bogulmustu.

Firavun'un zulmünden uzaklasmak isteyen Musa a.s. ve ashabi için artik zorbalarin sehri Eriha'ya (Kudüs'e) varmak için bir engel kalmamisti. Musa a.s.'in yanindaki bazi kimseler Firavun'un öldügüne bir türlü inanamiyorlar, cesedini görmeden yolculuga devam etmek istemediklerini söylüyorlardi. Bunun üzerine Musa a.s. Cenab-i Mevlâ'ya niyazda bulunmus, O da Firavun'un is isten geçtikten sonra kapandigi secde halindeki cesedini onlara göstermisti.


Musa a.s. Firavun'un ölümünden sonra, ashabinin en salihlerinden olan Yûsa b. Nûn'u ve Kâlib b. Yufennâ'yi Misir sehirlerinin kontrolü ve denetimi için geri gönderdi. Bu iki salih insan, Misir'da asayis saglandiktan sonra tekrar Musa a.s.'a katildilar.

Zorbalarin sehrine yapilan yolculuk uzun, yorucu ve imtihanlarla dolu bir seferdi. Yolculuk sirasinda Musa a.s.'in kavmi oradan gelen korkutucu haberleri isitmisler ve Hz. Musa'ya:

- Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çikmadikça biz kesinlikle sehre girmeyiz, demislerdi.

“(Bu arada Musa'nin ashabi içinde bulunan ve Allah'tan) korkanlardan ve kendilerine nimet bahsedilen iki zat (Yûsâ ve Kâlib):

- Onlarin üzerine kapidan girin, oraya girdiniz mi artik siz zaferi kazanmisiniz demektir. Eger müminler iseniz ancak Allah'a güvenin, dediler.” (Mâide, 22-23)

Fakat durum degismedi. Cenab-i Allah da peygamberi ile yolculuga devam etmek istemeyen bu insanlara kirk yil Tih çölünde kalma cezasi verdi. Musa a.s. ve kendisiyle beraber yolculuga devam etmek isteyen bazi arkadaslari da Tih çölünde uzun süre kaldi. Bu süre içerisinde dört büyük ilâhi kitaptan biri olan Tevrat tamamlandi.

Tih çölünden ayrildiklarinda, Musa a.s. bir grup askerle birlikte Yûsâ'yi ve Kâlib b. Yufennâ'yi öncü kuvvet olarak gönderdi. Nihayet zorbalarin sehrine geldiler. Durumu gören Eriha halki, içlerinden duasi çok kabul olunan Bel'am'a gittiler.

- Musa ve beraberinde gelen Israilogullari bizi öldürmeye geldiler. Ne olur, onlarin aleyhlerinde beddua et, diye israrla rica bulundular.

Bel'am, Allah'in en büyük ismi olarak bilinen Ism-i Azam'i biliyor, bu isim hürmetine yaptigi her dua kabul olunuyordu. Bel'am dedi ki:

- Yanlarinda melekler bulunan bir peygambere ve ona inanan müminlere nasil beddua edebilirim?

Fakat, israrla bunu isteyenlerin çabalari sonunda netice verdi. Karisina onu kandirmasi için birçok hediyeler verdiler. O da bir yolunu bulup, Bel'am'i beddua etmesi gerektigine inandirdi.

Bel'am bu bedduayi yapabilmek için Israilogullari'ni görebilecegi yüksek bir tepeye çikti. Onlara dogru yöneldi. Her yaptigi beddua kendi aleyhine dönüyor, bunu kendi agziyla söylüyor; fakat bir türlü düzeltemiyordu. Nihayet o beddua eden dili uzadikça uzamis, agzina sigmaz olmus, köpek gibi solumaya baslamisti. Artik Ism-i Azam duasini da edemiyordu, çünkü kendisine unutturulmustu.

Bel'am'dan sonra bu duayi bilen kimselerin çok az oldugu söylenir. Bel'am'in bu durumu ayet-i kerimede söyle anlatilir:

“...Onun durumu, tipki köpegin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çikarip solur, biraksan da dilini çikarip solur. Iste ayetlerimizi yalanlayanlarin durumu budur. Bu kissayi anlat, belki düsünürler.” (A'raf, 176)

Bundan sonra Hz. Musa a.s., Yûsâ'yi Israilogullari ile birlikte Eriha'ya, zorbalara, Allah'a iman etmeleri için gönderdi. Eriha halki bunu kabul etmeyince Yûsâ burayi fethetti. Hz. Musa a.s. burada bir müddet daha yasadiktan sonra vefat etti. Kendisinden sonra Yûsâ a.s. peygamber oldu.

Yûsâ a.s., Musa a.s.'in vefatindan sonra yirmi yedi yil peygamberlik yapti. Vefat edecegi sirada Israilogullari'nin idaresini Kâlib b. Yufennâ'ya havale etti ve yüz yirmi alti yasinda iken ahirete irtihal eyledi.

Kâlib b. Yufennâ'ya da Allah'tan vahiy geldi, peygamberlikle vazifelendirildi. Yûsâ a.s.'in vasiyet ettigi üzere Israilogullari'nin hidayetten ayrilmamalari için çok mücadeleler verdi. Çetin bir dünya hayatinin sonunda, bir müddet sonra o da rahmet-i Rahman'a kavustu.

Hz. Musa a.s. Hz. Hizir ile görüsmeye giderken yanina aldigi kisi Yûsâ a.s., Israilogullari'ni idare etmek için yerine vekil biraktigi kisi de Kâlib b. Yufennâ a.s. idi.

Onlara ve gönderilen bütün peygamberlere salât ve selam olsun...

Ismûil (Semuyel) b. Bâlî a.s.

Yûsâ a.s'in vefatindan sonra Israilogullari hükümdarlar tarafindan yönetilmislerdir. Peygamberlerine olan ihtiyaçlari ise, sadece dinî mevzularda çikar bir yol bulabilmek veya bir musibete ugradiklarinda Allah'a yalvarmasini istemek seklinde oluyordu.

Yû sâ a.s.'in vefatinin üzerinden dört yüz yil geçmisti. Amâlikler'in hükümdari Câlût, Israilogullari'na saldirmis; mukaddes kitaplari Tevrat'i ve Musa a.s. ile Harun a.s.'in ailelerinden kalan, içinde bir takim kutsal emanetlerin bulundugu, “Tâbut” ismini verdikleri sandigi ellerinden almisti. Israilogullari her zaman oldugu gibi, baslarina gelen bu felaketin def'i ve mukaddes emanetleri geri alabilmek için Yüce Allah'a yalvarmaya basladilar. Bir peygamber göndermesini istediler. Cenab-i Allah da onlara Ismûil (Semuyel) a.s.'i gönderdi.

Yönettigi Amâlika halkiyla birlikte Câlût'un Israilogullari'na peyderpey uyguladigi katliam o safhaya ulasmisti ki, neredeyse topyekûn yok olacaklardi. Sonunda Israilogullari “Peygamberlerine (Ismûil'e) varip:

- Bize bir hükümdar tayin et, biz de onunla beraber Allah yolunda savasalim, dediler. (Ismuil onlara):

- Ya size savas emredilince savasmazsaniz?! dedi. Onlar:

- Biz, yurtlarimizdan çikarilmis, ogullarimizdan uzaklastirilmis iken, Allah yolunda ne diye savasmayalim? dediler.” (Bakara, 246)

Bunun üzerine Hz. Ismûil a.s. Allahu Tealâ'ya dua etti. Allah da onlara, siradan biri gibi gözüken Tâlût isminde birini görevlendirdi. Ismûil a.s. yeni komutanlari Tâlût'u Israilogullari'na tanittigi zaman onlardan bazilari:

- Biz hükümdarliga daha layik oldugumuz halde, kendisine servet ve zenginlik de verilmemisken o bize nasil hükümdar olur? dediler.

Bunlari duyan Ismûil a.s. kizdi ve:

- “Allah basiniza onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü diledigine verir. O her seyi kusatan ve her seyi bilendir, dedi.” (Bakara 247)

Israilogullari içerlemis bir halde, istemeye istemeye yeni komutanlari ile birlikte Câlût ile savasmak üzere yola çiktilar. Yolda susadilar, Ismûil a.s.'dan bir irmak akitmasini istediler. O da dua etti ve tatli suyu olan bir irmak akti (Filistin Irmagi). Tâlût askerlerine dönerek:

- Allah sizi irmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden degildir. Kim onu içmezse artik bendendir. Sadece bir avuç içenler müstesna, o kadarina müsaade vardir, dedi.

Fakat askerlerden pek azi Tâlût'un sözünü dinlediler. Irmagin kiyisina geldiklerinde bir kismi hariç, hepsi kana kana içti. Nihayet Tâlût ve yanindakiler nehrin öte karsisina geçtiklerinde, geride kalanlar bu sefer:

- Bizim Câlût'a karsi koyacak gücümüz yok, deyip geri döndüler. Sözlerinde sadik olanlar ise:

- “Nice az bir topluluk var ki, Allah'in izniyle sayica çok topluluklari yenmistir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. (Bakara, 249)

Tâlût ve askerleri, Câlût'u ve dehsetli ordusunu gördüklerinde:

- Ey Rabbimiz! Üzerimize sabir indir. Bize cesaret ver ki tutunalim. Kâfir topluluga karsi bize yardim et, diye dua ettiler.

Tâlût'un ordusunda, yasi henüz küçük olan, fakat ileride peygamber olacagi daha o zamanlar fark edilen Davud a.s. da bulunuyordu. Sapanina koydugu küçük bir tasi, o iri cüsseli Câlût'un alninin ortasina öyle bir atmisti ki, neredeyse Câlût'un kafasi parçalanmisti. Câlût böylece ölüp gidince, ordusu da dagilip perisan oldu.

Bundan sonra Ismûil a.s. bir müddet daha yasadi. Ondan sonra Hz . Davud a.s. peygamberlikle vazifelendirildi.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere salât ve selam olsun...


HÜSEYIN OKUR
 

Eslem_Rufeyde

Eslem_Rufeyde

◄ كُن فَيَكُونُ ►
Özel Üye
PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYAÇ

Allâhü Tealâ, varlığını, birliğini bilmeleri ve kendisine ibadet etmeleri için insanları yaratmış, onları diğer yaratılmışlar arasında akıl ile fikir ile mümtaz kılmıştır. Bir insan aklını ve fikrini kullanarak bir yaratan olması gerektiğini bilebilir. Fakat insan kendi başına Allâhü Teâlâ'yı şânına lâyık bir surette bilemez, onun rızasına uygun olan ibadetleri ve kendi yaratılışındaki hikmetin neden ibaret bulunduğunu öğrenemez. İnsanların birbirine karşı olan haklarını, vazifelerini lâyıkı ile tayin edemez; nihayet yaradılışına aykırı yürür de haberi olmaz, vahşette, cehalette kalır da farkına varamaz, ebedî saadetten mahrum olur.

Nitekim peygamberden haberi olmayan veya peygamberlerin bildirdikleri hakikatleri bozup değiştiren nice milletler, sapıtmış, insanlığa yakışmayacak bir hâle gelmiş, aralarında her türlü vahşilik çıkmış, insanlara, ağaçlara, taşlara tapınıp durmuşlardır.

İnsanları bu gibi çirkin, korkunç hallerden kurtarmak, insanlara dinî ve dünyevî vazifelerini öğretmek, kendilerine uyanları dünyada ve âhirette selâmete, saadete erdirmek için birer ilâhî rehber olan peygamberlere ihtiyaç vardır. Binaenaleyh Allâhü Teâlâ, kendi fazlı ve keremiyle insanlara peygamberler göndermiştir. Artık kimsenin "Ne yapayım, Allâh'ı bilemedim. Allâh'a dair bilgi edinemedim" demeye mazereti kalmamıştır.

Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır (meâlen): "(Biz bütün insanlara böyle) müjdeci ve korkutucu resûller gönderdik ki bu resullerden sonra Allâh'a karşı insanların mazerete vesile olacak bir hucceti; tutamağı olmasın." (Nisâ Sûresi, âyet 165)

Peygamberlerin en büyüğü ve en sonu bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) dir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) kıyâmete kadar bütün yeryüzündeki milletlerin peygamberidir.

O mübarek Peygamberin getirdiği kitab, onun bütün talimatı hiçbir değişikliğe uğramaksızın kıyâmete kadar Allah tarafından korunmuştur.
 

İlim Talebesi

İlim Talebesi

KF Ailesinden
Özel Üye
Selamun Aleykum Akhi

Benim bir Sorum olacakti?
-
IMAM kelimesinin Lugat Manasini ve IIstilahir izah Ednizi

Lütfen Yardim :)

الأَْئِمَّةُ لُغَةً: مَنْ يُقْتَدَى بِهِمْ مِنْ رَئِيسٍ أَوْ غَيْرِهِ

Eimme (İmamlar) : Manası , Kendisine uyulan Reis veya diğerleridir.

مُفْرَدُهُ: إِمَامٌ. وَلاَ يَبْعُدُ الْمَعْنَى الاِصْطِلاَحِيُّ عَنْ الْمَعْنَى اللُّغَوِيِّ

Müfredi(Tekili) İmamdır.Istılahi manası sözlük manasından uzak değildir.

بِإِطْلاَقِهِ الشَّامِل لِلْمُقْتَدَى بِهِمْ عُمُومًا فِي مَجَال الْخَيْرِ وَالشَّرِّ، طَوْعًا أَوْ كَرْهًا

Kapsamlı tanımı : Kendisine halkın genel olarak iyi,kötü ve isteyerek veya istemeyerek de olsa uyduğu kimsedir.

يُطْلَقُ عَلَى الأَْنْبِيَاءِ عَلَيْهِمْ السَّلَامُ أَنَّهُمْ " أَئِمَّةٌ " مِنْ حَيْثُ يَجِبُ عَلَى الْخَلْقِ اتِّبَاعُهُمْ

İnsanların onlara uyması yönünden Peygamberler(aleyhimusselam) ''İmamlar,Önderler'' diye isimlendirilir.

قَال اللَّهُ تَعَالَى عَقِبَ ذِكْرِ بَعْضِ الأَْنْبِيَاءِ {وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا}

Allah bazı Peygamberleri zikrettikten sonra ''Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık''buyurmuştur(Enbiya Suresi,73)

كَمَا يُطْلَقُ عَلَى الْخُلَفَاءِ " أَئِمَّةٌ " لأَِنَّهُمْ رُتِّبُوا فِي الْمَحَل الَّذِي يَجِبُ عَلَى النَّاسِ اتِّبَاعُهُمْ وَقَبُول قَوْلِهِمْ وَأَحْكَامِهِمْ. وَتُوصَفُ إِمَامَتُهُمْ بِالإِْمَامَةِ الْكُبْرَى

Bunun gibi Halifeler de ''İmamlar,Önderler'' diye isimlendirilir.Çünkü insanların onlara uyması ve sözlerini ve hükümlerini kabul etmesi gereken yer için tertip edilmişlerdir.Ve kendileri İmametül Kübra(Büyük Önderlik) şeklinde vasıflandırılırlar.

كَمَا يُطْلَقُ أَيْضًا عَلَى الَّذِينَ يُصَلُّونَ بِالنَّاسِ - وَتُقَيَّدُ هَذِهِ الإِْمَامَةُ بِأَنَّهَا الإِْمَامَةُ الصُّغْرَى -

Bunun gibi İnsanlara Namaz kıldıranlara da İmam denilir.Fakat bu İmametüs Suğra (Küçük İmamet) ile kayıtlıdır.

لأَِنَّ مَنْ دَخَل فِي صَلاَتِهِمْ لَزِمَهُ الاِئْتِمَامُ بِهِمْ، قَال عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ: إِنَّمَا جُعِل الإِْمَامُ لِيُؤْتَمَّ بِهِ، فَإِذَا رَكَعَ فَارْكَعُوا، وَإِذَا سَجَدَ فَاسْجُدُوا، وَلاَ تَخْتَلِفُوا عَلَى إِمَامِكُمْ

Çünkü kim İmamla beraber namaza girerse , ona i'timam etmesi(imama uyması) gerekir.Çünkü Resulullah(sav) ''İmam ancak kendisine uyulandır.O halde o ruku ettiğinde sizde ruku edin.O secde ettiğinde siz de secde edin.İmamınıza muhalefet etmeyin.''buyurmuştur.(Tefsîru'r-Râzi,17/21)

قَالَ الْبَيْضَاوِيُّ وَغَيْرُهُ : الِائْتِمَامُ الِاقْتِدَاءُ وَالِاتِّبَاعُ

İ'timam kelimesini İmam Beydâvî ve diğerleri , uymak ve takip etmek manasında olduğunu söylemişlerdir.(Fethul Bâri,656)

[Mevsuatul Fıkhiyye,Eimme maddesi,1/75]
 

Moderatörün son düzenlenenleri:
Eslem_Rufeyde

Eslem_Rufeyde

◄ كُن فَيَكُونُ ►
Özel Üye
PEYGAMBERLERE ÎMAN

Müslümanlığın esaslarından biri de bütün peygamberlere îman etmektir.

Allâhü Teâlâ'nın kullarına dinini bildirmekle vazifelendirdiği pek muhterem insanlardan her birine "Peygamber" denilmiştir. Bu zatların Hak Teâlâ tarafından peygamber olarak gönderilmiş oldukları bir takım mucizeler ile sabit olmuştur.

Allâhü Teâlâ'nın ilk peygamberi Hazret-i Âdem Aleyhisselâmdır.

Son ve en büyük peygamberi de bizim sevgili peygamberimiz Hazret-i Muhammed âleyhisselâmdır. Bunların arasında sayılarını ancak Allâhü Teâlâ'nın bildiği daha birçok peygamberler gelmiştir. Peygamberlere îman etmeyen kimse, Allâhü Teâlâ'ya da îman etmiş olmaz. Çünkü Allâhü Teâlâ'ya (kabul edeceği şekilde) îman etmenin yolunu insanlara bildiren ancak Peygamberlerdir. Kendi aciz akıllarını bu hususta rehber edinmek isteyenler, Hakka eremezler, dalâlette kalırlar.

Hattâ Peygamberlerden yalnız birine inanmamak, hepsini inkâr etmek gibidir ki, insanı îmandan mahrum bırakır.

Allâh'ın en son ve en büyük Peygamberi olan Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) hayatı gün gibi parlak bir surette ve bütün milletlerce malûm bulunmaktadır. Artık bugün hiçbir millet, din hususundaki cehaletinden dolayı mazur sayılamaz. Bugün her millet için o büyük Peygamberin dinini kabul etmek en birinci vazifedir. Onun Peygamberliğini, yüksekliğini tasdik ederek gösterdiği doğru yola gitmelidir. Bu vazife ne zaman hakkı ile yerine getirilirse, insanlık âlemi o zaman kurtulur, o zaman hakiki medeniyete, bitmez, tükenmez bir saadete erişmiş olur.

...
 

Eslem_Rufeyde

Eslem_Rufeyde

◄ كُن فَيَكُونُ ►
Özel Üye
PEYGAMBERLER ALEYHİMÜSSELAM

Allâhü Teâlâ'nın kullarına dinini bildirmek için memur ettiği pek muhterem insanlara "Peygamber" denilmiştir.


Peygambere "Nebi" de denir. Yeni bir kitap ile yeni bir din ile bir ümmete peygamber gönderilmiş olan zâta nebî, peygamber denildiği gibi "Resûl, Mürsel" de denir.


Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile gönderilmeyip de kendisinden evvelki bir peygamberin kitabını ve şeriatını ümmetine bildirmeye memur olmuş olan zata yalnız nebî veya peygamber denilir.


Allâhü Teâlâ'nın ilk peygamberi Hz. Adem Aleyhisselâmdır. Son ve en büyük peygamberi de bizim sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmdır.


Bu cihetle Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) "Hâtemü'l-enbiya" denilmiştir. Bunların arasında sayıları ancak Allâhü Teâlâ'nın bildiği daha birçok peygamberler gelip geçmiştir. Peygamberlerin güzel sıfatları vardır:


Bütün Peygamberler sadıktırlar, her hususta doğru sözlüdürler, asla yalan söylemezler.


Peygamberler emindirler, gerek peygamberlik hususunda ve gerek sair hususlarda her türlü i'timadı hâizdirler. Kendilerinde asla hainlik bulunmaz.


Peygamberler son derece akıllı, fatîn ve kuvvetli görüş ve fevkalâde bir zekâya sahiptirler. Onlarda gaflet düşünülemez. Peygamberler ma'sumdurlar, onlar son derece iffet ve ismet sahibidirler. Onlar gizli aşikâr her türlü günahlardan ve bayağı hallerden tamamen uzaktırlar.

Peygamberler emrolundukları şeriat hükümlerini ümmetlerine olduğu gibi tebliğ etmiş; bildirmişlerdir. Şeriat ahkâmından herhangi birini saklamış veya unutmuş olmaları asla düşünülemez. Öyle bir şey, peygamberlik şanına yakışmaz, onların peygamber gönderilmelerindeki hikmete, ilâhî iradeye uygun düşmez. Artık bütün peygamberleri böylece bilip tasdik etmelidir.


..
 

Eslem_Rufeyde

Eslem_Rufeyde

◄ كُن فَيَكُونُ ►
Özel Üye
"Peygamberlerin evveli Âdem (as), âhiri de Muhammed(s.a.v.)'dir."

(Hadîs-i Şerîf, Kenzü 'l-Ummâl)
 

sultan_mehmet

sultan_mehmet

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Yönetici
Forum Administrator
Peygamberlerin görevleri nelerdir kısaca.

Dünya tarihi boyunca çeşitli peygamberler ile Yüce Allah vahiylerini insanlara ulaştırmıştır. İşte Allah'tan bu vahiylere alarak halka tebliğ eden elçilere peygamber denilmektedir. Ayetler peygamberlere gelmiş ve peygamberler de halka bu ayetleri okuyarak tebliğ görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Peygamberler bir elçidir ve Allah'ın emirlerini insanlara tebliğ eder. Ayrıca insanlara yol gösteren elçilerdir.

Eğer peygamberler olmasa insanlar kendi akılları ile Allah'ın varlığını anlamaz ve sıfatlarını kavrayamazlardı. Allah'a ibadet etmeyi (nasıl ibadet edileceğini), ahireti ve ahirette kimlere mükafat verileceğini, neye göre cennete veya cehenneme girileceğini, dünyada ve ahirette nasıl mutlu olunacağını bilemezlerdi. İşte Yüce Allah bunları insanlara öğretmek için elçilerini yani peygamberleri göndererek insanları uyarmıştır.

Peygamberlerin görevlerini kısaca ve madde madde aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

  • Allah'ın varlığını ve birliğini ve isteklerini kullarına bildirmek ve ispat etmek.
  • Kullara manevi açıdan yol göstermek.
  • İbadetlerin nasıl yapılacağını kullara öğretmek.
  • Dinin hükümlerinin neler olduğunu kullara anlatmak, topluma ait ahlak ilkelerini açıklamak.
  • Söylediklerini kendilerinin de yaparak kullara örnek olmak.
  • Çok zor altındaki şartlarda dahi görevini yerine getirmek.
  • Kainattaki muhteşem sanatı kullara göstermek.
 

sultan_mehmet

sultan_mehmet

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Yönetici
Forum Administrator
Kuranı Kerim'de ismi geçen ve dünya işiyle de meşgul olan peygamberler ve isimleri aşağıdaki gibidir. Ayrıca rivayetlere göre Hz. Adem (a.s)'dan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e kadar dünyaya gelen peygamber sayısı 124 bin, diğer bir rivayete göre de 224 bin olarak söylenmektedir. Aşağıdaki bilgiler sorularlaislamiyet.com sitesinden alıntı yapılmıştır.

HZ. ADEM (AS): İlk ziraat mühendisi ve çiftçi idi.

HZ. ŞİD (AS): Hallac, kazzaz, nessac = dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusu idi.

HZ. İDRİS (AS): İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzilerin- konfeksiyoncuların- örücülerin piri sayılır.

HZ. NUH (AS): Marangozların, gemicilerin, denizcilerin ve barbarosların piri idi.

HZ. HUD (AS): Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır.

HZ. SALİH (AS): Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Salih peygamberin devesi meşhurdur.

HZ. İBRAHİM (AS): Kabeyi yeniden inşa edişiyle, Hz Süleyman (as)'a ve Mimar Sinan'a önderlik etmiştir.

HZ. LUD (AS): Tarihçi idi. Seyyahların, Evliya çelebilerin piridir.

HZ. İSMAİL (AS): Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. Yetmiş dil bilirdi. Tercümanların da piridir.

HZ. İSHAK (AS): Çoban idi.

HZ. YAKUB (AS): Çoban idi.

HZ. YUSUF (AS): Saati ilk icat eden, toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir.

HZ. EYYÜB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. ŞUAYB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. MUSA (AS): Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)'a hizmetçilik etmiştir.

Bir büyüğe hizmet etmekte peygamber mesleklerinden biridir.

HZ. HARUN (AS): Vezir idi.

HZ. DAVUD (AS): Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran, Calut'un ordularını mağlup eden bir kumandandır.

HZ. SÜLEYMAN (AS): Emir, hükümdar idi. Sazlardan zenbil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O'dur.

HZ. ZÜLKİFL (AS): Ekmek pişirirdi, fırıncıların piri idi.

HZ. İLYAS (AS): Dokumacı ve iplikçilerin piri idi.

HZ. YUNUS (AS): Balık avlayıp geçinirdi, balıkçıların piri idi.

HZ. ÜZEYR (AS ): Bahçıvan idi. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir.

HZ. LOKMAN (AS): Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

HZ. ZEKERİYYA (AS): Marangoz idi Müsned, 2/405)

HZ. İSA (AS): Avcı idi. Av aleti ile geçimini temin ederdi. Avcıların piri idi. Aynı zamanda doktorların piridir..

HZ. MUHAMMED (SAV): Küçük yaşlarda çobanlık yapmış, daha sonra ticaretle uğraşmış ve cihadla meşgul olmuştur.
 

out of whack

out of whack

© ◄ Ayarsız..! ►
Forum Administrator
Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı:

"Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları gütmeye ve mer'ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev'inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır."

"Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur."

İlgili Yazının Tamamını Okumak İçin Tıklayınız: Tüm peygamberler çobanlık yapmış mıdır?
 

kurtuluş

kurtuluş

KF Ailesinden
Özel Üye
Ebu Derdâ -radiyallahu anh-den, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:*
“Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’a hitaben:
‘Yâ İsa! Ben senden sonra öyle bir ümmet getireceğim ki, onlar sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa Allah’a hamd ve şükrederler. Hoşlanmadıkları bir şeye rastlarlarsa sabrederler ve Allah’tan ecir beklerler. Bunların ilimleri ve hilimleri yoktur.’ buyurdu.
İsa Aleyhisselâm:
‘Yâ Rabbi! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onlardan bu işler nasıl sadır olabilir?’ diye sordu.
Cenâb-ı Hakk:*
*‘Onlara kendi ilmim ve hilmimden ihsan ederim.’ buyurdu.”* (Ahmed bin Hanbel)

Allah dilediğini seçer dilediğini yürütür istediği gibi.Peygamberler haşa okuyup mu öğrendi? Zahiri kısmı olduğu gibi batını kısmıda var.Sayısız evliyayı Allah c.c yeryüzünde yürüttü kimler ders aldı.Şöyleki zahiri alimler anlayamadıkları için çoğuna zulmettiler.Peygamberlerde aynı zulümler yapilmadımı.Anlayamadıkları ve bilemedikleri için bu zulüm.

Allah c.c bildirsin ve duyursun inşaAllah.ALLAH en doğrusunu bilir ve dilediğini yapar.Allah c.c dosdoğru yola iletsin bizleri inşaAllah.
 

P

peygamberler

Ziyaretçi
Peygamberler günahsızdırlar yalan söylemezler ama hata edebilirler ama hatalarından tevbe istigfar edip gunah kazanmazlar, birde peygamberlerin nitiklerini maddeler halinde arapça kelimeler olarak yazacak olursak şöyledir:
Sıdk
Emanet
Fetanet
İsmet
Tebliğ
 

M

metin öztürk

Üye
Üye
Peygamberlere İman Konusunda Görülen Bazı Batıl İnançlar - Abdülcelil CANDAN

Mayıs 7, 2010 yazan khd

Peygamberlere İman Konusunda Görülen Bazı Batıl İnançlar

Abdulcelil CANDAN
Yrd.Doç.Dr., Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Öğretim Üyesi

Peygamberler, Allah tarafından seçilerek insanlara gönderilmiş şahsiyetlerdir. Allah’tan almış oldukları direktifleri olduğu gibi insanlara aktarırlar. Aldıkları emirleri yaşayarak gösterirler. Doğruluk, emniyet, iffet ve cesaretin zirvesindedirler. Asla kendilerinin ve yakınlarının çıkarları için çalışmazlar, onların menfaatlerini sağlamakla uğraşmazlar. İnsanları kendilerine tercih ederler. Peygamberler beşer olmaları hasebiyle insanların başına gelen musibet, acı ve bela onların da başına gelir. Peygamberler insanların arzularına muhalif bir şey söylediğinde, insanlar kendilerine eziyet etmeye başlar, zem ve hakaret ederler, sonunda öldürmeye kadar giderler. Kur’ân, kurtuluşun peygamberlere ittibada olduğuna dikkat çeker (bkz. En’am, 6/90).

Peygamberlik müessesesi, tabularla mücadele anlamına gelir.“Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne Yağus’u ne Yeuk’u ve ne de Nesri dediler” (Nuh, 71/23). Âyette söz konusu edilen isimler, Hz. Âdem ile Hz. Nuh arasındaki dönemde yaşayan salih kişilerdi. İnsanlar onlara tâbi oldular, öldükten sonra “Heykellerini dikip resimlerini assak daha iyi olur” şeklinde düşündüler. Şeytan kendilerine vesvese verdi ve onlara ibadet etmeye kadar götürdü” (İbn Kesir, Tefsir, 4/702). Hz. Peygamber, insanları bu tür saplantılara düşmeme konusunda uyararak, “Bana saygınlık konusunda şeytan sizi aldatmasın. Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim. Beni bulunduğum konumun üstüne çıkarmayın” demiştir (İbn Hanbel, Müsned, 3/1479). Öncüleri takva ve zühtleriyle nam salan Yezidîler’in bulundukları hale düşmeleri; öncülerine gereğinden fazla tazim göstermeleri; yani öncülerini aşırı kutsamalarından kaynaklanmaktadır (el-Cehnî, Mani’ Hammad, el-Mevsûatu’l-Müyessere, 1/374).
Bu makalemizde peygamberlik ve peygamberler hakkında oluşan bazı bid’at ve bâtıl inançları irdeleyeceğiz.
1. Hz. Muhammed’e (s) iman etmeden cennete girilebileceğini iddia etmek
Bid’atçi bazı gruplar, “Şüphesiz ki iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler, bunlardan kim Allah’a ve âhiret gününe inanır iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rabb’leri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler” (Bakara, 2/62) âyetini öne sürerek, Hz. Muhammed’e iman etmeden de cennete girilebileceğini iddia ederler. Şöyle derler: “Bu âyetlerin beyanına göre ebedî kurtuluşun üç temel şartı vardır. 1-Allah’a iman, 2- Âhirete iman, 3- Barışa yönelik hizmetler sergilemek. Âyetlerin açık beyanlarına göre bu üç şartı taşıyanlar ister Müslüman olsun, ister Yahudi, ister Hıristiyan, ister Sabiî olsun ölüm sonrası kurtuluşu elde ederler.” Söz konusu bid’atçilere göre Tevrat ve İncil’den sonra Kur’ân’ın gelip gelmemesi bir şey ifade etmemektedir. Oysa, delil olarak öne sürdükler âyet, “O, sana Kitab’ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedricen indirmiş, daha önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i ve Furkan’ı indirmiştir” (Âl-i İmrân, 3/3) âyetinin ifade ettiği gibi Kur’ân inmezden önceki kitapların durumundan bahsedilmektedir. Eğer önceki kitaplar değiştirilmeyip yeterli olsalardı, Rasûl-i Ekrem ile Kur’ân’ın gönderilmesine gerek kalmazdı. Bu gün bir insan, "Ben Tevrat veya İncil’e göre yaşamak istiyorum" diyebilir mi, onun tevhidi yakalama imkânı var mı? Kuşkusuz hayır. Zira mevcut Tevrat, Hz. Nuh’un içki içtiğini, kızlarıyla zina ettiğini, öz kızlarının kendisinden hamile kaldıklarını söylemekte (Tekvin, 9/20-25); Harun'un (as) tapmak için buzağı yaptığını ve Yahudiler’le ona taptığını (Tevrat, Çıkış, 32/1); İbrahim’in (as) (hâşâ) hanımını Firavun’a teklif ettiğini (Tevrat, Tekvin, 12/14); Süleyman’ın (as) ömrünün sonunda riddet ettiğini (Tevrat, İlk Krallar, 11/5); mevcut İncil ise İsrailoğulları’ndan çıkmış tüm peygamberlerin çapulcu ve hırsız olduklarını iddia etmektedir (Yuhanna, 10/80).
“Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa hiç kuşkusuz iyiyi ve güzeli bulmuş olurlar. Eğer sırt çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içerisindedirler…” (Bakara, 2/137) âyeti, ceza ve mükâfatın nasıl elde edilebileceğini çok güzel ve sarih olarak göstermekte, nasıl ve neye iman edilmesi gerektiğini açıklamaktadır. “Onlara, Allah’ın indirdiklerine inanın, denilirse, ‘Bize indirilene inanırız’ derler ve ötekisini inkâr ederler...” (Bakara, 2/91). “Kim Allah ve Rasûl’üne inanmazsa bilsin ki biz kâfirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır” (Fetih, 48/3); “De ki: Ey Kitap ehli, niye Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” (Âl-i İmrân, 3/98); “De ki: Ey insanlar, ben hepiniz için gönderilmiş elçiyim…” (A’raf, 7/158) âyetleri de gayet açık bir ifade ile mü’min olabilme veya Allah’ın rızasını veya cennetini elde etmenin Kur’ân ve Rasûl’e ittiba etmekten geçtiğini ifade etmektedir.
Hz. Peygamber’e iman etmeden kurtuluş olmayacağını ifade eden birçok sahih hadis bulunmaktadır. “Allah’a yemin olsun ki, gönderildiğim toplumda beni duyup da inanmayan Yahudi ve Hıristiyanlar cehennemliktirler” (Müslim, İman, 69); “Biriniz beni babasından, çocuğundan ve tüm insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz” (Buhari, İman, 34). Bu naslardan da anlaşılacağı gibi cennete girmek tüm semâvi kitap ve peygamberlere iman etmeye bağlıdır. Söz konusu bid’atçilerin iddiaları, Hz. Peygamber’in yirmi üç sene boyunca yapmış olduğu davet ve cihadı anlamsız bırakmaktadır. Müslüman, peygamberlerin hepsine inanır, aralarında fark gözetmez, hepsini sever, onlara tâbi olmaya çalışır, mûcizelerine inanır; tüm bunlarla beraber beşer olduklarını unutmaz.
Bid’atçi kesimin delil olarak getirdiği âyetin (2/62) tefsirine gelince; önceki âyette, İsrailoğulları’na verilen nimetlere karşılık onların nankörlükte bulunmaları nedeniyle Allah’ın onları zelil kılması ve onlara gazap etmesi ifade edildikten sonra ilgili âyette de, Allah onların bulundukları durumdan nasıl kurtulabileceklerini beyan etmiştir. Allah Teâlâ, kullarını sıkıntı ve çaresizlik içinde bırakmak istemez. Kurtuluş ve tövbe yollarının her zaman açık bulunduğunu beyan eder. Bu davetin belirli bir kesimin değil, tüm insanlık için kurtuluşun mümkün olabileceğini bildirmekte ve bunu da, Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve maddeye tapan müşriklerle örneklendirmektedir. Çünkü her dönemde dünyada yaşayanların büyük çoğunluğunu bunlar teşkil etmiştir. İman ve amel-i salih sahibi olduktan sonra isim ve adresin önemli olmadığı belirtiliyor. Ayrıca üç önemli amelin gerçekleştirilmesi istenmiştir: Allah’a, âhirete iman ile güzel amel.

2. Peygamberlere sevgi ve tazimde aşırıya gitmek

Hz. Peygamber’i en iyi tanıyan ve en çok seven, ashabıydı. Buna rağmen onu sevmede asla ifrat ve tefrite kaçmadılar. Bilakis bilmeden ifrat ve tefrite kaçanları ikaz ettiler. Keza, ashap ve onlardan sonra gelen tâbiun, Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed b.Hanbel, Buhari, Gazzâlî, Geylânî, vd. onu en çok bilenler ve çok sevenler oldukları halde aşırıya kaçmadılar. İmam Malik Medine’de hayvana binmekten hayâ ettiği halde, Kabr-i Şerif’i ziyaret ettiğinde tevhidi zedeler endişesiyle Kabr-i Şerif’e doğru dua etmezdi (Kârî, Şerhu’ş-Şifa, 2/153). Sünnetine ittiba eder, selam vermekle yetinirdi. Üstadını çok sevdiğini iddia eden birisi onun gıyabında emir ve tavsiyelerini tahrif etse ne olur? Hz. Peygamber’e sevgi, saygı onun gösterdiği ölçüler dâhilinde olur. Hz Peygamber sık sık şu uyarıda bulunurdu: “Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve rasulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni Allah Teâlâ’nın bana verdiği makamın üzerine çıkarmanızdan asla hoşlanmam” (İbn Hanbel, Müsned, hadis no: 2121).

3. Hz. Peygamber ile tevessül etmek

Konuyla ilgili olarak Ebu Hanife şunları der: “Allah’ım, falanın hakkı için, falanın câhı için beni affet” demeyi uygun görmemiş; dua ederken; “Falan zatın, peygamberlerin, Kâbe’nin, Meş’ar-i Haram’ın hakkı için beni affet” demeyi mekruh görmüştür. Ebu Yûsuf da aynı görüştedir (Zebidî, İthaf, 2/285). Hz. Ömer yağmur yağması için vefat etmiş bulunan Hz. Peygamber’e değil, hayattaki Hz. Abbas’a tevessül etmiştir. “Allah’ım Hz. Peygamber’i bana şefaatçi kıl” demede bir sakınca yoktur.

4. Hz. Peygamber’in ilk yaratılmış varlık olduğunu iddia etmek

“Allah’ın ilk yarattığı varlık kalemdir. Allah Teâlâ ona, ‘yaz’ buyurdu. –Ey Rabb’im ne yazayım, dedi. –Kıyamete kadar olacak hadiseleri yaz, buyurdu” (Ebu Davud, hadis no: 4700). Henüz doğmamış bir zatın peygamber olması sünnetullah ve hikmete uygun değildir. Bu konuyla ilgili haberler Kur’ân’la çeliştiğinden hadisçiler tarafından eleştirilmiştir (Sadık, Hasais, s.86). Hz. Âdem çamur iken kendisine peygamberlik geldiğine dair rivayetler da asılsızdır. Hz. Peygamber’in Arş’ın nûrundan, ya da Arş’ın o’nun nûrundan yaratıldığıyla ilgili inançlar bâtıldır, o’nun beşer olma vasfıyla bağdaşmamaktadır. Yer ve göklerin nûru Allah Teâlâ’dır; yani nurlandıranıdır (bkz. Nûr, 24/35). “Ben yaratılışta Peygamber’in evveli, bi’sette sonuncusuyum”; “Her nebiye kırkından sonra peygamberlik gelmiştir” mealindeki rivayetlerin aslı yoktur. Her şeyin Peygamber’in nûrundan yaratıldığıyla, ilk yaratılan varlık olduğuyla ilgili haberler sağlam değildir. Kur’ân, canlı olan her şeyin sudan yaratıldığını haber vermiştir (bkz. Enbiya, 21/30).
Hz. Peygamber’in nûrdan yaratıldığı ve ilk yaratık olma inancı Kur’ân’la da çelişmektedir; zira, Kur’ân onu beşer olarak nitelemiştir (bkz. Kehf, 18/110). O da her insan gibi spermden yaratılmıştır. Değişik vesilelerle bir kul ve elçi olduğu hatırlatılmıştır. Babası Abdullah, annesi Âmine’dir. Her ezan ve namazda isminin anılması, kâinata rahmet olarak gönderilmiş olması ve risaleti doğrulamadan Müslüman olunamaması şeref olarak yetmiyor mu ki bu tür asılsız haber ve hurafelere yeltenme ihtiyacı duyulsun? Beni Âmir heyeti Hz. Peygamber’e gelince Hz. Peygamber’e “Efendimizsin” dediler. Hz. Peygamber, “Öyle demeyin, mutlak Seyyid Allah’tır’’ buyurdu. Heyet, “Sen yücemiz ve faziletlimizsin” deyince, Hz. Peygamber, “Bunu söyleyebilirsiniz; ancak, övme konusunda dikkatli olun, şeytan sizi aldatmasın” buyurdu (İbn Hanbel, Müsned, hadis no: 1299).
Melekler nûrdan, İblis ateşten, Hz.Âdem de topraktan yaratıldı. Peygamber’in nûrdan yaratılması onun melek olması anlamına gelir. Birinin nûrdan yaratılmış olması kendisine bir meziyet getirmez. Nurdan yaratılmış olma inancı Kur’ân’ın haber vermiş olduğu topraktan yaratılma ve beşer olma vasıflarıyla da çelişmektedir. Hz. Peygamber’in Allah’ın nûrundan yaratılmış olduğu inancı, vahdet-i vücud’u çağrıştırmaktadır.

5. Hangi peygamberin üstün olduğunu tartışmak

Peygamberlerin üstünlüğünü tartışma konusu yapmak, ilk ve son biçiminde devirlere ayırmak gereksiz tartışmalardandır. Kur’ân, peygamberlere iman konusunda ayrım yapmamış ve birini inkâr etmeyi, hepsini inkâr etmek olarak kabul etmiştir:
“Onlar ki Allah’ın elçilerini inkâr ederler. Allah’a iman edip Rasûl’ü inkâr etmek suretiyle Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler. ‘Kimine inanırız kimini inkâr ederiz’ derler. İkisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır” (Nisâ, 4/150).

6. Hz. Peygamber’i vicâhen/açıktan görmeyi iddia etmek

Bazı kişiler, Hz. Peygamber’i açıktan gördüğünü iddia etmişlerdir. Söz gelimi Havcelî, şeyhinin her gün Hz. Peygamber’i dört defa gördüğünü iddia etmiştir. Daha garibi; aynı zat, Hz. Peygamber’in Suyûtî’yi evinde diri olarak ziyaret ettiğini ve Suyûtî’den hadis dinlediğini nakleder (Sadık b. Muhammed, Hasais, s.209). Bu iddia da gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü, Hz. Peygamber vefatından sonra ashaptan kimseyi vicahen ziyaret etmedi. Suyûtî’nin bazı kitaplarında bu tür haberlere rastlanır.
Bu iddianın temeli bazı uydurma hadis ve rüyalardır. Hz. Peygamber’den hemen sonra ashap arasında önemli konularda ihtilaflar çıkmıştır. Onu vicahen görmek mümkün olsaydı Hz. Fatma ile Hz. Ebubekir arasında Fedek arazisi konusunda çıkan ihtilafı veya halifenin kim olması gerektiğini ondan soracaklardı. Bunca fırka, mezhep, kavga, ihtilafa gerek kalmazdı. Vefatından sonra Hz. Ebubekir, Hz. Fatma ile en yakın arkadaşlarına görünmeyen Hz. Peygamber sonradan gelenlerle görüşmez.
Hz. Peygamber’le bir araya gelmek mümkün olsaydı, hadisçilerin zor şartlarda hadis toplamak için binlerce km. yol kat etmelerine, hadis için kriterler ve ıstılahlar ortaya koymalarına gerek kalmazdı. Çünkü her şey vicâhen kendisinden sorulacaktı. Bu iddia, İmam Buhari, İmam Malik, İmam Şafii vs. ulemanın ortaya koymuş oldukları hadis anlayışıyla çelişmektedir.
Hz. Peygamber’i vicâhen görme iddiası beraberinde bazı sakıncaları getirir. Şöyle ki: Hz. Peygamber’le vicâhî görüşme, çarşı-pazarda yürüme, insanlarla konuşma iddiaları, ibadet, ahkâm ve hukuku temelinden sarsar (Kastalânî, el-Mevahib, 5/299). Başında bulunduğu şirketi batıran bir yöneticinin başarısızlık ve yaptığı yolsuzluğuna gösterdiği gerekçe çok ilginçtir. Güya Hz. Peygamber’i rüyada görmüş ve Hz. Peygamber kendisine zengin olmamasını tavsiye etmiştir. Bu hezeyanla Hz. Peygamber’i yolsuzluk ve başarısızlığına alet etmiştir.
Muhammed Gazzâlî şunları aktarır: Mısır kırsalında bir köy imamı ezanda Muhammed kelimesine Seyyidene ibaresini ilave etmek için şu yönteme başvurmuş: Ben Hz. Peygamber’i rüyada gördüm, bu konuda bana izin verdi (Muhammed Gazzâlî, Düstûr, s.36). Bu imam efendi, dinin şiarı olan ve Hz. Peygamber’in huzurunda yıllarca okunan ezanın rüyalara terk edilmesinin nasıl bir sonuca varacağını hiç mi tasavvur etmemiş, “…İşte bugün dininizi ikmal ettim…” (Mâide, 5/3) âyetini de hiç mi okumamış? Ezanı değiştirmeye Peygamber saygısını gerekçe olarak öne sürenler, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Bilal-i Habeşi’den daha mı fazla Hz. Peygamber’i seviyorlar?

7. Hz. Peygamber’in vefat etmediğini iddia etmek

Bid’atçi bazı gruplar, Hz. Peygamber’in vefat etmediğini iddia ederler. Bu iddiaya göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Aslında ben ölmedim, sadece beni anlamayanlardan gizlendim” (Şa’rânî, Tabâkât, 2/69). Hz. Peygamber, Kur’ân’ın sarih olarak belirttiği bir konuya nasıl muhalefet eder: “Ey Muhammed sen de öleceksin onlar da ölecekler” (Zümer, 39/30) âyetinin sarih olarak belirttiği gibi Hz. Peygamber vefat etmiş, yıkanmış ve defnedilmiştir. Hz. Peygamber’in vefatıyla ilgili uzunca ve abartılı rivayetlerin aslı yoktur (Şukayri, es-Sünen, 94).

8. Bazı şahsiyetleri peygamberlerin önünde tutmak

Kim olursa olsun herhangi bir insanı peygamberlerden üstün görmek... Ebu Yezid’e nispet edilen şu ifadeler bu cümledendir: “Öyle bir denize daldık ki peygamberler onun sahilinde durdular” (Abdülaziz Dabbağ, el-İbriz, s.276). “Allah’a yemin ediyorum, kıyamette sancağım Muhammed’in sancağından daha yüksek olacaktır. Sancağım nûrdandır, altında cin ve peygamberler toplanacaklardır.” Abdulaziz Debbağ, peygamberlere melek (Cibril) indiği gibi velilere de indiğini söyler (Abdulaziz Dabbağ, İbriz, s.143).

9. Peygamberleri birer postacı olarak algılamak

Bu anlayışa göre peygamberler Allah tarafından bir mesajı alıp insanlara okumuş, sonra onları kendi haline bırakmıştır. Getirdikleri mesaj nasıl algılanmış? Nasıl açıklanmış? Günlük hayatta nasıl uygulanmış? Ömürlerini nasıl geçirmişler? Neler yapmışlar? İbadeti, cihadı, insanlararası diyaloğu, uluslararası ilişkileri, antlaşmaları nasıl gerçekleştirmişlerdir? Savaş ve barış stratejileri nasıldı… gibi onlarca soru cevapsız bırakılmaktadır.

10. Peygamberler hakkında asılsız haberler kullanmak

Örneğin,“Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” (Aclûnî, Keşf, 2/191) uydurma hadisi Hz. Peygamber’e yarı tanrılık pozisyonu vermektedir. Bu ifade, “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56); “O Allah ki yedi gök ve yerden de onların bir mislini yaratmış ki Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz diye…” (Talak, 65/12) âyetleriyle çelişmektedir. Kaldı ki Kur’ân, Hz. Peygamber’in bütün kâinata rahmet olması için gönderildiğini, (bkz. Enbiya, 21/107), yer ve içindekilerin de insanlar için yaratıldığını beyan etmektedir (bkz. Bakara, 2/229).
• Hz. Peygamber’in ebeveyninin yeniden dirildiğini söyleyen rivayet; gündüz gördüğü gibi gece de görürdü rivayeti; gül Hz. Peygamber’in terinden yaratılmıştır diyen haber asılsızdır (bkz. İzmirli, Siyer, s.136).
• Hz. Peygamber’in sünnet edilmiş doğduğuna dair sağlam bir şey rivayet edilmemiştir.
• Hz. Peygamber, bulutlarla gölgelenirdi, doğunca göller kurudu rivayetlerinin aslı yoktur. Göller hayat kaynağıdır, Hz. Peygamber’in doğmasıyla neden kurusunlar?
• Hz. Peygamber’in Kudüs Mescid-i Aksa’da bulunan kayanın üzerine çıktığına dair haber asılsızdır.
• Hz. Peygamber’i sosyalist, demokrat, sağcı, general, paşa, profesör, vs. sıfatlarla anmak, “Şu kılıç şu değnekten daha iyidir” yakıştırmasını hatırlatır. Bu cümleden olmak üzere çağdaş şair Ahmed Şevkî, Hz. Peygamber’i övmek gayesiyle o’nu sosyalist bir lider olarak sunar.
Netice: Peygamberlik en yüce makamdır, ilahî bir lütuf ve ihsandır, çalışmayla elde edilmez. Peygamberler de en üstün ve mübarek insanlardır. Peygamberlerde ayırıcı özellik beşer olmaları ve kendilerine vahiy gelmiş olmasıdır. Peygamberlik makamı sahibine insanüstü sıfatlar kazandırmaz, onu ilah veya yarı ilah katına yükseltmez. İnsanlar binlerce yıl önce yaşamış peygamberler hakkında merak duymuşlardır. Onlarla ilgili olayları, başarılarının sırrını, yaşadıkları yerleri, beraber bulundukları insanları tanımak istemişlerdir. Peygamberler hakkında gerekli ve en doğru bilgiyi Kur’ân ve sahih hadisler vermektedir. İnsanlar bu bilgileri az bularak ona ilaveler getirmişlerdir. Öyle ki, tek bir peygamber hakkında ciltler dolusu rivayet birikmiştir. Kur’ân ve sahih hadislerden destek bulmayan bu rivayet yığınının tarihsel ve ilmi bir değeri bulunmamakta, aksine peygamberler hakkında bâtıl inanç ve bilgilerin yayılmasına neden olmaktadır. Peygamberlerle ilgili olarak aktarılan asılsız haberlerin yayılmasında onları ilahlaştıran Hıristiyanlar’la Allah Teâlâ’yı beşer sıfatında algılayan Yahudiler’in etkisi büyük olmuştur.

KAYNAKLAR
DABBÂĞ, Abdülaziz, el-İbriz, Beyrut, 1976.
ŞUKAYRÎ, Muhammed Abdüsselam, Hıdır, es-Sünen ve’l-Mübtedaâtü’l-Müteallike bi’l-Ezkâri ve’s-Salavât: Muhammed Abdusselam, Beyrut, 1980.
GAZZÂLÎ, Muhammed, Düstûru'l-Vahdeti Beyne'l-Müslimin, Mısır, 1984.
ŞA'RÂNÎ, Abdülvehhab b. Ahmed, et-Tabâkâtu’l-Kübrâ, Mısır, 1954.
KASTALÂNÎ, Ahmed b. Muhammed Şihabüddin, el-Mevâhibu’l-Ledüniyye (Zurkânî’nin şerhiyle beraber), Beyrut, 1988.
SADIK, b. Muhammed b İbrahim, Hasâisu’l- Mustafâ, Riyâd, 2000.
İBN KESİR, Ebi Fidâ İsmail b. Ömer, Tefsiru'l-Kur’âni'l-Azim, Beyrut, 1992.
EBU DAVUD, Süleyman b. el-Eş'as es-Sicistânî, Sünen, İstanbul, 1981.
İZMİRLİ, İsmail Hakkı, Siyer-i Celile-i Nebeviye, Konya. ts.
İBN HANBEL, Ahmed, el-Müsned, İstanbul,1981.
KÂRÎ, Ali b. Sultan Muhammed, Şerhu’ş-Şifâ, Beyrut, 2001.
ZEBİDÎ, Ebu'l-Feyz Seyyid Muhammed, İthâfu's-Sadeti'l-Müttakin bi Şerhi İhyai Ulumi'd-Din, Beyrut, 1987.
güzel bir paylaşım, Allah razı olsun kardeşim
yanlız dikkat et sanada sapık vahhabi demesinler
 

K

Klopatra

Ziyaretçi
Hz. Nuh (as), Allah Teâlâ'ya ibadeti terkedip, tapınmak için kendilerine putlar edinen ve böylece yeryüzünde ilk defa fesada uğrayan bir kavmi tevhid akidesine döndürmek için gönderilen peygamber. Cenâb-ı Hak kendisine Peygamberlik vazifesi verdiğinde 40 yaşında bulunuyordu. (Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsiril-Kur’an, X, 4176.)

"Ulul-Azm" peygamberlerin ilki olan Nûh (a.s)'ın, kavmini tevhide döndürmek için verdiği mücadele, Kur'an-ı Kerim'de uzunca zikredilmektedir. Adı, kırk üç ayrı yerde zikredilen Nûh (a.s)'ın kıssası, şu surelerde mufassal olarak ele alınmıştır: A'raf, Hûd, Müminûn, Şuârâ, Kamer ve kendi adıyla adlandırılmış olan, Nûh sureleri.

Nûh (a.s), Adem (a.s)'dan yaklaşık olarak bin sene sonra gönderilmiştir. Bu zaman zarfında insanlar tevhid üzere olup, Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktan kaçınırlardı. İbn Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet edilmektedir:

"Adem ile Nûh arasında on asır vardır. Bu zaman zarfında insanların hepsi İslam üzere idiler."

(İbn Sa'd et-Tabakâtû'l-Kübrâ, Beyrut t.y., I, 42).

İbn Abbas (r.a)'ın hadisinde, İslâm üzere on asırdan bahsedilmektedir. Bu on asırdan sonra, Nûh (a.s) gönderilinceye kadar, insanların sapıklık üzere bulundukları daha başka asırların da olması muhtemeldir.

Ayrıca, İbn Abbas (r.a)'ın bu hadisi, tarihçilerin ve Ehl-i kitab'ın zannettikleri gibi, Kabil ve oğullarının ateşe tapan bir topluluk olarak varlığının söz konusu olmadığını da ortaya koymaktadır. Yani, tevhidden ilk sapma, Adem (a.s)'den en az bin sene sonra olmuştur.

Allah Teâlâ'ya şirk koşan bu putperest topluluk, aniden ortaya çıkmadı. İdris (a.s)'dan sonra insanlar, onun şeriatına uyarak ibadet ediyor ve salih alimlerin çizgisinden yürümeye özen gösteriyorlardı. Bir zaman sonra insanların sevip uydukları bu salih kimseler ölüp gittiklerinde, kavimleri onları kaybetmekten dolayı büyük üzüntüye kapıldılar. Şeytan, onların bu hassasiyetlerinden istifade ederek, sevdikleri bu salih kişileri hatırlamak ve böylece onların nasihatlarını zihinlerinde canlı tutmak için onlara, bu kişilerin her zaman bulundukları yerlere, onların birer heykelini, anıtını dikmeyi telkin etti. İlk defa put diken bu nesil onları, kesinlikle tapınmak için dikmemiş ve onlara ibadet edip, şirk koşanlardan olmamışlardı. Ancak bunların peşinden gelen nesiller zamanla bu heykellerin birer ilâh olduğuna inanmaya, hayır ve şerrin sahibi olduklarını vehmetmeye başlamışlardı.

Böylece yeryüzünde ilk defa, tevhid akidesinden sapılmış ve insanlar Allah'tan başka ilâhlar edinerek, O'na şirk koşmaya başlamışlardı. Putları diken bu ilk neslin vebali oldukça büyüktür. Zira onlar, bu putları dikmekle bir sonraki neslin putperest olmasına sebep olan ve Allah'a şirk koşmayı ilk icad edenlerdir. Ayrıca onlar, canlı suretler yapmakla da Allah Teâlâ'nın azabına müstahak olmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.s) canlı bir şeye benzer bir sûret yapan kimse için şöyle buyurmaktadır:

"Her kim bir sûret yaparsa, Allah Teâlâ ona kıyamet günü, yaptığı sûrete ruh verinceye kadar azap edecektir. O kimse ise asla bunu başaramayacaktır", Kıyamet günü en şiddetli azap suret yapanlara olacaktır. Onlara; "Yarattıklarınızı diriltin bakalım." denilecektir." (Buhârî, Libâs, 89, 97).

Nûh kavminin tapındığı putların her birinin, Kur'an-ı Kerim'de zikredildiğine göre bir adı vardı:

"...'Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin.' dediler."(Nûh, 71/23).

Allah Teâlâ, ilâhi rahmeti gereği, doğru yolu bulup hidayete erebilmeleri için sapıtan bütün topluluklara peygamberlerini göndermiş, böylece onlara, şirk ve isyan bataklığından kurtulmanın yollarını göstermiştir.

Peygamber, Allah Teâlâ'nın kullarına rahmetinin en açık bir delilidir. Allah Teâlâ, elîm Cehennem azabından sakındırmaları için peygamberlerini göndermiş; bunlardan, inkârcıların isyan ve işkencelerine karşı sabrederek, tebliğlerine devam etmelerini istemiştir. Nuh (a.s) da, kavmine gönderildiği zaman, büyüklenmelerine, vurdumduymazlıklarına ve bütün aşırılıklarına rağmen onlara şefkatle yaklaşarak, kendilerini gelecek can yakıcı azaba karşı korumak istemiştir. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'ın, kavmine gönderilişi hakkında şöyle buyurmaktadır:

" 'Milletine can yakıcı bir azap gelmeden önce onları uyar.' diye Nuh'u milletine gönderdik." (Nûh, 71/1).

İyice azıtmış ve korkunç bir helâkle cezalandırılmayı haketmiş bir topluluk olan Nûh kavmine, bu helâkten kurtulmak için rahmanî bir el uzatılmıştı. Allah'ın elçisi Nûh (a.s), şirki bırakıp, tevhid akidesine dönüşü tebliğle görevlendirildiğinde, onlara yaptığı ilk tebliğ, Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir:

"...'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum.' dedi." (A'raf, 7/59);

" 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben, hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.' dedi."(Hûd, 11/25, 26);

" 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur. Sakınmaz mısınız.'dedi."(Mü'minûn, 23/23);

"Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz. Keşke bilseniz!" (Nûh, 71/2-4).

Nûh (a.s)'ın bu tebliği karşısında onlar, büyüklenerek ve şımararak Nûh (a.s)'a türlü şekillerde saldırılarda bulunmuşlar ve çeşitli kötülüklerle itham etmişlerdir. Her zaman hakkın karşısında durup, toplumlarını peygamberlere uymaktan alıkoyan mele' (ileri gelenler) Nûh (a.s)'ın da karşısına çıkmış, Kureyşin ileri gelenlerinin Hz. Muhammed (s.a.s)'e yaptıklarını andıran bir tarzda, onu, sapıklıkla ve sefihlikle itham etmişlerdi. Nûh (a.s) onları, Allah'tan başkasına kulluk etmemeye çağırdığında; "Kavminin ileri gelenleri: "Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler".

Nûh (a.s) merhametle onlara; "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur; ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak için aranızdan bir vasıtayla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi." (A'raf, 7/61-63).

Şirkin ve küfrün pisliğiyle bulanmış akıllar, tarihin her döneminde Allah Teâlâ'nın, bir elçi gönderdiği zaman, onu hangi topluma gönderiliyorsa o toplum içerisinden çıkarmasına şaşmışlar, bundaki açık gerçekleri görmemişlerdir. Nûh kavmi de ona itiraz ederken, Allah Teâlâ'nın elçisinin bir insan değil ancak bir melek olabileceğini ileri sürmüştü:

"Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz." (Hûd, 11/27);

"Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiş olsaydı melekler indirirdi. İlk atalarımızdan beri böyle bir şey işitmedik." (Mü'minûn, 23/24).

"Mustaz'af (toplumun en düşük kesimi) insanlardan bir topluluğun etrafında toplanıp onu tasdik etmeye başlaması sebebiyle, tebliğini tesirsiz bırakmak için çareler arayan Mele', bu gelişme üzerine daha da sertleşerek, onu yalancılık ve delilikle itham etmeye başlamışlardı. Onun için şöyle deniliyordu: Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur. Biz sizin bir yalancı olduğunuz kanaatindeyiz." (Hûd, 11/27);

"Bu adamda nedense biraz delilik var. Bir süreye kadar onu gözetleyin." (Müminûn, 23/25);

"Bu putperestlerden önce Nûh milleti de yalanlayarak; delidir." demişlerdi, yolu kesilmişti." (Kamer, 54/9).

Zenginlik ve riyaset sahibi bu insanlar, üstünlüğün malda ve topluma hâkim bir konumda olmakta olduğunu zannettikleri için, gerçekte, kendileriyle kıyas kabul etmez derecede bir üstünlüğe sahip olan Nûh (a.s)'a inanan mustaz'afları küçümsüyor ve onlarla bir arada, aynı seviyede bulunmayı nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardı. Bunun için Nûh (a.s)'a müracaat etmişler ve bu insanları yanından uzaklaştırırsa, o zaman belki kendisini dinleyebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak Nûh (a.s) onlara kesin bir uslûpla cevap vererek, gerçek anlamda üstünlüğün, inananlarda olduğunu şu ifade ile ortaya koymuştur:

"Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça bir uyarıcıyım." (Şuara, 26/ 14-15).

Nûh (a.s), bıkmadan, her türlü eziyetlerine sabrederek onları her yerde İslâm'a çağırıyor, Cehennem azabından kurtulmalarının yollarını belletmeye çalışıyordu. Ancak kavmi, onu her defasında alaya alıyor, söylediklerini aralarında eğlence konusu yapıyorlardı:

"Kavminin ileri gelenleri (Mele) yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı. Nuh (as) ise onlara şöyle diyordu: Bizimle alay edin bakalım. Biz de, bizimle alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz." (Hûd, 11 /38).

Nûh (a.s), kavmini şirkten dönmeye davet ederken, onlara tesir edebilecek her yolu deniyordu. Onlara Allah'a ibadet etmeyi ve bir peygamber olarak kendisine tabi olmayı telkin ederken, buna karşılık kendilerinden hiç bir maddî menfaat istemediğini ve beklemediğini; amacının yalnızca onları, Allah Teâlâ tarafından gelecek olan büyük cezalardan korumak olduğunu bildiriyordu:

"Kardeşleri Nûh, onlara Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir." "Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum." (eş-Şuara, 26/106-110, 135).

Kavmi, inadında direnmiş ve kesin kararını vermişti. Ona; "İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir" dediler." (Şuara, 26/136). Buna rağmen O, çağrısında ısrar edince, müşrikler tamamen sertleşmiş ve onu tehdit ederek, artık bu söylediklerini tekrarlamayı terketmezse kendisini taşlayacaklarını bildirmişlerdi: "Ey Nûh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın." dediler." (Şuara, 26/116).

Nûh (a.s), davetini tekrarladıkça onların inadı artıyor, ona ve inananlara eziyetlerini daha da şiddetlendiriyorlardı. Nûh (a.s) onların bütün bu tahammül edilmez eziyet ve işkencelerine katlanıyor ve onları kurtarmak için bir an olsun boş durmuyordu. Asırlar süren bu yorucu tebliğ faaliyeti, kavminden çok az bir topluluk dışında, kimsenin iman etmesini sağlayamamıştı:

"Pek az kimse onunla beraber inanmıştı." (Hud, 11/40).

Azgınlaşan kavmi, Allah Teâlâ'ya meydan okurcasına Nûh (a.s)'a şöyle çıkışıyordu:

"Ey Nûh! "Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir." dediler." (Hûd 11 /32).

Onlar, Nûh (a.s)'ın tebliğine kulaklarını tıkadıkları için, onun ne söylediğini bir türlü idrak edemiyorlardı. Nûh (a.s), belki düşünürler diye, azabın sahibinin kim olduğunu ve onun kudretinin sınırsızlığını bir kez daha onlara tebliğ ediyordu:

"Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir. O'na döndürüleceksiniz." (Hud, 11/33-34).

Nûh (a.s), bu zalim topluluğun iman etmeyeceğini anlamıştı. Kavmi için hiç bir kurtuluş yolu kalmamıştı. Onlar zulümlerini artırdıkça artırdılar. Bunun üzerine Nûh (a.s), dokuz asırdan fazla bir müddet tahammül ettiği zorluklar karşısında hiç kimseye tesir edemediğini ve edemeyeceğini anlayınca, kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya havale etmekten başka çare bulamadı.

Allah Teâlâ, onun bu durumunu Kur'an-ı Kerim'de şöyle dile getirmektedir:

"Nûh; 'Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar.' dedi." (Şuara, 26/117-118);

"Nûh; 'Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et.' dedi." (Mü'minûn, 23/26); "Oda; "Ben yenildim, bana yardım et" diye Rabbine yalvarmıştı" (Kamer, 54/10).

Allah Teâlâ da ona, kavmini sularla helâk edeceğini, bunun için bir gemi yapmasını bildirdi. Ayrıca bundan dolayı kavmine acıyıp da, onlar için bağışlama dilememesi gerektiğini de bildirdi:

"Nûh'a; 'Senin milletinden inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır. Onların yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana başvurma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.' diye Allah tarafından vahyolundu." (Hûd, 11 /36-37).

Nûh (a.s), Cebrail (a.s)'ın gözetimi altında gemiyi yapmaya başladı. Müşrikler yanına geldikleri her defasında onunla alay ediyorlardı:

"Gemiyi yaparken kavminin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da; Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi bizde sizinle alay edeceğiz. Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz." dedi." (Hûd, 11/36-39).

Taberî, Nûh (a.s)'ın, kavmini İslâm'a davet edişi, gemiyi yapmaya başlaması ve kavminin onunla alay edişi hakkında, Âişe (r.anh)'dan rivayetle, Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediğini nakletmektedir:

"Nûh, kavminin arasında dokuz yüz elli sene kalmıştı. Bu zaman zarfında onları hakka davet etti. Son zamanlarına doğru bir ağaç dikti. Ağaç her taraftan çok büyüdü. Sonra onu kesip gemi yapmaya başladı. Onun yanından geçerlerken, ona ne yaptığını soruyorlar ve onunla dalga geçerek şöyle diyorlardı: "Onu yap; karada gemi yapıyorsun; bakalım nasıl yüzdüreceksin?" Nûh (a.s) da onlara; "yakında bileceksiniz"diyordu.” (Taberî, Tarihul-Rasul vel-Mulûk, Beyrut 1967, I, 180). Ve yine ona; "Nebiliği bırakıp, Marangozluğa mı başladın?" diyerek eğleniyorlardı (a.g.e., I, 183).

Nûh (a.s)'ın yaptığı geminin şekli ve büyüklüğü hakkında İbn Abbas (r.a)'dan şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:

"Geminin uzunluğu, Nûh'un babasının dedesinin {yani İdris (a.s)} zıra'ıyla üç yüz zıra'; eni elli zıra'; yüksekliği otuz zıra'; su seviyesinden yukarısı ise altı zıra' idi. Katlara ayrılmış olan geminin üç kapısı bulunmaktaydı. Bu kapılar üst üste açılmıştı." (Taberî, a.g.e., I, 182).

Nûh (a.s), gemiyi inşa ederken, tahtaları birbirine mıhlar kullanarak çakmıştı:

"Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik." (Kamer, 54/13).

Nûh (a.s) bu esnada, artık tamamen yüz çevirdiği kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya arzediyor ve onları bütün imkânlarını kullanarak şirkten nasıl vaz geçirmeye çalıştığını anlatarak, buna karşı kavminin takındığı tutumu O'na şikayet edip, yeryüzünde onlardan kimseyi bırakmamasını istiyordu.

Nûh (a.s)'ın adını taşıyan ve onun kıssasının anlatıldığı sûrede bu durum şöyle anlatılır:

"Nûh dedi ki: "Rabbim! Doğrusu ben, kavmimi gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı. Doğrusu ben senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler. Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım. Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim. Dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. " Nûh, "Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular. Birbirinden büyük hilelere başvurdular" dedi. İnsanlara; "Sakın tanrılarınızı bırakmayın; Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin" dediler. Böylece bir çoğunu saptırdılar. Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını artır. Nuh dedi ki; "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir inkarcı bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler." (Nûh, 71/5-11, 21-24, 26-27).

Allah Teâlâ, bu kavme helâkı umumi kıldığı gibi, Nûh (a.s) da bunun umumî olmasını istemişti. Çünkü, asırlar süren daveti neticesinde anlamıştı ki; bunlardan kalan nesil, yine onlar gibi inkarcılar olacaktı. İbn İshak şöyle demektedir: "Bir sonraki asır geldiğinde o nesil, bir öncekinden daha berbat oluyordu. Sonra gelen nesiller; "Bu adam babalarımızla, dedelerimizle birlikte yaşamıştı ve onun hiç bir sözünü kabul etmemişlerdi. Bu deliden başka biri değildir" diyorlardı" (Taberî, a.g.e., I, 182).

Yeryüzünde ilk defa fesad çıkararak, zâlimlerden olan bir toplumu cezalandırmak için Allah Teâlâ'nın takdir etmiş olduğu vakit yaklaşmakta idi. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'a Tufanın gelişini haber veren alâmet olarak, tandır (tennûr)'dan suların kaynamasını göstermişti.

Tandırdan su kaynamaya başlayınca Allah Teâlâ, ona her cins canlıdan birer çifti ve kendisine inananları gemiye bindirmesini vahyetti:

"Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamağa başlayınca; her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmemiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir." dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı." (Hûd, 11 /40).

Onunla beraber olanların sayısı hakkında yedi kişi ile seksen kişi arasında değişen rivayetler vardır. (Taberî, a.g.e., I, 187-189).

Nûh (a.s) ile, ailesinden Ham, Sam, Yâfes adlarındaki üç oğlu da gemiye binmişti. Ancak dördüncü oğlu Kenan (Yam), ona iman etmediği için gemiye binmemişti.

"Sular her yeri kaplamaya ve gemi yüzmeye başlayınca Nûh (a.s) oğluna; "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel; kâfirlerle birlik olma" diye seslendi. Oğlu; "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır." deyince, Nûh; "Bugün Allah'ın buyruğundan, O'nun acıdıkları dışında kurtularak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi. Oğlu da boğulanlara karıştı." (Hûd, 11/42-43).

Nûh (a.s), muhtemelen, oğlunun küfredenlerden olduğunu bilmediği için, Allah Teâlâ'ya; "Rabbim! oğlum benim ailemdendi. Doğrusu senin va'din haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" diye seslenerek, oğlunun başına gelenlerin hikmetini öğrenmek istemişti. Allah Teâlâ, bir peygamber dahi olsa, kan bağının hiçbir şey ifade etmediğini, insanların birbirinden olmalarının yegane ölçüsünün akide olduğunu; "Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü o, çok kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme." ayetiyle Nûh (a.s)'a bildirerek, ortaya koymuştur.

Tufan, yeryüzünde, gemidekilerin dışında hiç kimsenin sağ kalmasının mümkün olmadığı bir şekilde bütün dünyayı sular altında bırakmıştı. Gök, kapılarını açarak sularını boşaltmış; Yer, her tarafından sular fışkırtmaya başlamıştı:

"Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti." (Kamer, 54/11-12).

Allah'a isyanda direten ve O'nun elçisine olmadık eziyetleri reva gören ve asırlar boyu, gidişatında hiçbir değişiklik yapmayan zâlim bir topluluk, sonraki nesillere, inkârcı zalimlerin sonunun ne olduğunu anlamaları için, bu şekilde, tufan ile helak edilmişti.

Allah Teâlâ, inkârcı zalimler helâk olduktan sonra, Tufanı sona erdirmiş ve inananların bulunduğu gemiyi selametle Cûdi dağı üzerine durdurtmuştu;

"Yere; "Suyunu çek!"göğe; "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti. Gemi Cûdiye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi." (Hûd, 11 /44).

Taberî'nin Resulullah (s.a.s)'e dayandırılan bir rivayetine göre Tufan, altı ay sürmüştür.Recebin ilk günlerinde başlayan Tufan, Muharremin onuncu gününde son bulmuş ve gemi Cûdi dağının üzerine oturmuştu. Nûh (a.s), şükür için, herkese oruç tutmasını emretmişti. (Taberî, a.g.e., I,190). Bu gün, Aşûre günü olarak o zamandan günümüze dek hatırasını sürdürmüştür. (bk. Âşûre mad.).

Gemi, su üzerinde kaldığı altı ay boyunca dünyanın her tarafını dolaşmıştı. Allah Teâlâ, Tufan esnasında Âdem (a.s) tarafından inşa edilen Mekke'deki Beytullah'ı yeryüzünden kaldırmıştı. (Taberî, a.g.e., I, 185).

İnkar edip yeryüzünde fesad çıkaran topluluk yok edilip sular çekildikten sonra, Allah Teâlâ peygamberine artık emniyet içerisinde gemiden inebileceğini bildirmişti:

"Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle (gemiden) in." (Hûd, 11/48).

Nûh (a.s), gemiden indikten sonra, Semânîn diye isimlendirilen bir yerleşim yeri inşa etmişti. Bu yer ve Cûdî dağı; Ceziretu İbn Ömer (Cizre)'in yakınında bulunmaktadır (a.g.e., 189).

Diğer bir rivayete göre de Nûh (a.s) gemide yüz elli gün kalmış, Allah Teâlâ, gemiyi Mekkeye yöneltmiş; gemi kırk gün Beytullah etrafında dönmüş ve sonra da Cûdi'ye yönelterek orada durdurmuştu (M.Ali Sabûni, en-Nübüvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 154). Geminin kalıntıları muhtemelen bu dağın üzerinde hâlâ bulunuyor olmalıdır. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, insanlara ibret olsun diye onu, bulunduğu yerde bıraktığını zikretmektedir:
"And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık; öğüt alan yok mudur." (Kamer, 54/ 15).

Nûh (a.s) ile birlikte Tufandan kurtulanlardan, Nûh (a.s) ve oğulları dışında kalanlar, yok olup gitmişler ve sonraki nesiller Sam, Ham ve Yafes'ten türemişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ancak onun soyunu sürekli kıldık.” (Saffât, 37/77). Resulullah (s.a.s) bu ayeti okuduğu zaman, sürekli kılınanlardan kastın, Ham, Sam ve Yafes olduğunu söylemiştir. (Taberî, a.g.e., I, 192).

Tarihçiler; Sam'ı, Arapların ve Fars'ların atası; Ham'ı, Zenciler ve Habeşlilerin atası ve Yafes'i de Türkler, uzak doğu milletleri, Berberîler, Çinliler ve Mâverâünnehir kavimlerinin atası olarak kabul etmektedirler (İbnul-Esîr, el-Kâmü fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 78).

Nûh (a.s)'ın tufana kadar dokuz yüz elli beş yıl yaşadığı kesindir:

"Şüphesiz ki biz Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik. Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı." (Ankebut, 29/14). Ancak, Tufandan sonra ne kadar yaşadığı hakkında bir bilgi yoktur. İbn Abbas (r.a)'ın görüşüne göre, Nûh (a.s) bin yedi yüz seksen sene yaşamıştır ve öldüğünde de Mescid-i Haram'a yakın bir yere defnedilmiştir. (Sabûnî, a.g.e., 154).

Nûh (a.s), Ulûl-Azm peygamberlerin ilkidir. Allah Teâlâ onu, "çok şükreden kul (abden şekûra)" olarak isimlendirmiş ve kıyamete kadar gelen nesiller, anıp selam getirsinler diye onun ismini herkesçe bilinir kılmıştır: "Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nûh'a selam olsun diye ona iyi bir ün bıraktık. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı." (Sâffât, 37/81-82).

Ve o, sonraki peygamberler için, takip edilmesi gereken bir önder kılınmıştır:

"İbrahim de şüphesiz, onun yolunda olanlardandı." (Sâffât, 37/83)

Allah Teâlâ, Peygamberimiz (asv)'e, kendisine yapılan itiraz ve işkencelere karşı, Nûh (a.s) ve onun yolunda olan diğer ulul-azm peygamberler gibi sabretmesini emretmektedir. Yani o, Resulullah (s.a.s)'e bir örnek olarak gösterilmektedir:

"Resullerden azim ve sebat sahibi (ulul-emr) olanların sabrettiği gibi sen de sabret." (Ahkaf, 46/35).

Nûh (a.s), Peygamber (s.a.s)'e ve inanan tebliğcilere bir numune olarak gösterildiği gibi; onun inkârcı kavminin helakı da, Müslümanlara zulmetmeyi gelenek haline getiren sapık topluluklara bir örnek olarak sunulmuştadır.

(Ömer TELLİOĞLU, Şamil İslam Ansiklopedisi)
 

sorularlaislamiyet

sorularlaislamiyet

Deneyimli Üye
Üye
Kuranda adı geçen peygamberler Şunlardır hepsi için Hz.: Adem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkub, Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Hârun, Dâvud, Süleyman, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyas, Elyesa`, Zekeriyya, Yahyâ, İsâ ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselâm... Bunlardan ayrı Kur`an`da ismi geçen Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn`in (as) peygamber olup olmadıkları ihtilâflıdır. Kur`an`da ismi geçmediği halde peygamber olarak meşhûr olanlar da şunlardır: Şît, Yûşâ, Cercis, Danyal Aleyhimüsselâm.
 

sorularlaislamiyet

sorularlaislamiyet

Deneyimli Üye
Üye
Bazı çevreler her vesileyle İslam aleminin bugünkü perişan hâline İslam'ın sebep olduğunu iddia ediyor ve bu vesileyle din aleyhinde bulunuyorlar. Bunlara nasıl cevap vermeliyiz?

Değerli kardeşimiz,

Bir zamanlar sıkça gündeme taşınan şimdi de yer yer nükseden bir hastalık var: Dinin, terakkiye mani olduğunu sanmak ve Hristiyan ülkelerden geri oluşumuzun sebebini İslâm dininde aramak.

Bu iddiaya cevap vermeden önce bazı noktalara işaret etmek isterim. Bunlar arasından geçireceğimiz seyahat bizi sorunun ilk cevabına ulaştıracaktır.

Birinci nokta:

İslâm dini ilk zuhur ettiği dönemde Müslümanlar bir süre müşriklerin baskılarına, zulümlerine maruz kalmışlar, daha sonra devlet hâline gelmiş ve bir asır öncesine kadar sürekli ilerlemişlerdir. Asr-ı saadetin bir iman, ahlak, fazilet,adalet ve huzur asrı olması bunun ilk delilidir. Daha sonra Endülüs Emevî devletinin Avrupa’ya ilimde önder olması, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının hem ilim hem de sanatta yükseldikleri şahikalar bu tür iddialarla örtülecek, saklanacak cinsten değildir.

Burada İslâm ve Müslüman kavramlarını birbirinden ayırma gereği ortaya çıkıyor. İlerleyen de Müslümanlardır, gerileyen de İslâm ne ise odur.

“Bugün sizin dininizi ikmal ettim (kemale erdirdim). Üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. (İslâm’a razı oldum.)” (Mâide, 5/3)

O zaman şu sorunun cevabını aramak gerekiyor:

- İmparatorluklar kurduğumuz dönemlerde mi İslama daha çok bağlıydık, geri kaldığımız dönemlerde mi?

Bir diğer nokta:

Geri kalışımızın sebebi olarak İslâm’ı gösterenlerin, Müslümanları bir tarafa bırakıp İslâm üzerinde konuşmaları ve “Kur’anın şu hükümleri, Resulullahın şu hadisleri terakkiye manidir.” diye yola çıkmaları ve delillerini ortaya koymaları lazım gelir.

Meselâ, yalanı, zulmü, içkiyi, kumarı, zinayı, stokçuluğu, faizi, gıybeti, ırkçılığı kısacası her türlü kötülüğü yasaklamanın terakkiye engel olduğunu ispat etmeleri gerekir.

Üçüncü nokta:

Hristiyanların bizden ileri olmalarını İslâm’a hamledenlere bir vazife daha düşüyor. O da, bu günkü teknolojinin, maddî kalkınmanın esaslarını İncil’de arayıp bulmak ve “Biz bunlardan yoksun olduğumuz için geri kaldık.” diye bir gerekçe ile ortaya çıkmak. Bunu yapmaları mümkün değil. Zira İncil’de ne iktisadi hayata ne de devlet yönetimine dair bir tek ayet mevcut değil.

Son bir noktaya da işaret edip cevabına geçelim:

Bu iddiayı ortaya atanların, dünün çalışkan, cevval, hamiyetli, dürüst, vatansever insanını, bugünün hak hukuk tanımaz, soygunculuğu hüner sayan, şehvet düşkünü, her şeyi nefsine feda eden, egoist insanı hâline getiren eğitim düzeninin İslâm'dan kaynaklandığını da ispat etmeleri gerekir.

Şimdi, söz konusu sorunun cevabını Nur Müellifinin tespitlerini esas alarak ortaya koymaya çalışalım:

Nur Külliyatı'ndan Lemeat adlı eserde şöyle bir soruya yer verilir:

"Bir zaman bir sâil dedi: 'Madem El-Hakku Ya’lu haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?'” Yani, “Madem ki hak üstündür, ona üstün gelinmez. Kâfirlerin Müslümanlara, kuvvetlinin haklıya galip gelmesine ne dersiniz?”

Bu sorunun cevabı dört ayrı yönüyle çok öz ama çok doyurucu olarak verilir.

Önce vesileler ezerinde durulur ve bu hikmet dünyasında vesilelerin, sebeplerin çarpıştığına dikkat çekilir. Müslüman olsun kâfir olsun, her kim ulaşmak istediği sonucun ön şartlarını yerine getirir, sebeplerine vesilelerine tam riayet ederse başarı onun olacaktır. Hangi üründen hangi şartlarda hangi tekniklerle ve nasıl bir planlama ile verim alınacağı bellidir. Bu şartlara kim uyar, bu vesileleri kim yerine getirirse başarı onundur.

Soruda geçen kuvvet kavramına da şöyle değinilir:

“Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.”

Başarılı olmak, düşmanınıza, yahut rakiplerinize galip gelmek istiyorsanız kuvvetli olmaya çalışmanız gerekir. Zira, kuvvetin de bir hakkı vardır. O hakkı kim elinde tutarsa galip gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Çelikle tahtayı çarpıştırırsanız, tahtanın mağlup düşeceği bellidir.

İkinci olarak, mesele insandaki sıfatlar alemi yönünden ele alınır. Bütün güzel sıfatlar Allah kelamında zikredilmiş ve Resulullah (a.s.m.) tarafından da en güzel şekilde sergilenmiştir. Şu var ki uygulamada nefsin, şeytanın, bozuk toplum yapısının ve daha nice faktörün tesiriyle, bir Müslüman bu güzel sıfatların tümünü hayatında sergilemeyi başaramayabilir. Yine bir gayri müslimde, gördüğü eğitimin ve toplum yapısının bir ürünü olarak bazı güzel sıfatlar bulunabilir. Bunlar ondaki Müslim sıfatlardır. Bir iş görüleceği zaman, kalplerdeki inançlar değil, bu sıfatlar çarpışırlar.

Ticaret hayatını örnek verelim: Bilgi, dürüstlük, çalışkanlık, mesai tanzimi, prensiplilik gibi sıfatlar ticaretin sonucuna doğrudan tesir ederler. Bir gayri müslim bu sıfatlara sahipse ve yine bir Müslüman bu sıfatlardan mahrumsa, o gayri müslimin Müslümandan daha zengin olması beklenen bir sonuçtur. Burada kâfir Müslümana değil, Müslim sıfatlar gayri müslim sıfatlara galip gelmişlerdir. Ve sonuç, sıfatlar aleminde, yine hakkın olmuştur. Bu konu işlenirken fikrimize ufuklar açan şöyle bir tespite yer verilir:

“Hem dünyada, hayatın hakkı şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i manidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mani değildir.”

Hayatın hakkı umumidir, şamildir. Yani bu noktada mümin, kâfir, insan, hayvan farkı yoktur. Kime hayat verilmişse ona rızk da verilir. Rızk; imanın ve ibadetin değil hayatın hakkıdır. Onların hakkı ahiret yurdunda ebedi saadettir.

Bu ufukta düşüncelerimizi şöyle sürdürebiliriz:

Allah’ın her isminin tecellisi için farklı aynalar, ayrı zeminler söz konusudur. Bunların çoğu, kişinin inancıyla ilgili değildir. Meselâ, Rezzak isminin tecellisinden daha fazla nasip almak isteyen bir çiftçi, bunun için gerekli şartları yerine getirdiğinde tarlasına daha fazla mahsul verilir. Burada kişinin inancına bakılmaz. Yine, Şafi isminin kendisinde tecelli etmesini isteyen birisi, hastalığına faydalı ilacı kullanır. Onun şifa bulmasında da inancına bakılmaz. Çünkü kişi bu ismin tecellisini istemeyi bilmiştir ve bunun karşılığı olarak kendisine şifa ihsan edilmiştir. Bu yola girmeyen bir insan, kâmil bir mümin de olsa, şifaya kavuşmayabilir.

Buna göre bir Müslüman dünya hayatında İlâhî isimlerin feyzinden faydalanmayı diliyorsa, o tecellilere layık bir ayna olma yolunu tutmalıdır. Bunu yapmazsa sonuç alamaz. Ama aynı mümin ibadet, salih amel ve ihlas şartlarını yerine getirmekle ahiret yurdundaki İlâhî lütuflara talip olmuş olur.

Bu şartları yerine getirmeyen bir insan da dünyada ne kadar başarılı olursa olsun, cennetten nasip alamaz.

Aynı parçada konunun bir üçüncü boyutuna da dikkat çekilir:

Allah’ın iki ayrı kanunlar manzumesi olduğu nazara verilir. Bunlardan birisi insanın iradî fiillerini nizam altına alan Kur’an hükümleridir. Diğeri ise kâinatın ve içindeki eşyanın nizamını sağlayan kanunlardır. Birincisi bildiğimiz şeriattır. İkincisine de şeriat-ı tekvini deniliyor. Tabiat kanunları bu ikinci şeriattandır.

Kur’an hükümlerine itaat ve isyan edenlerin mükafat ve cezalarını ekseriyetle ahirette görecekleri, tekvini şeriata uyanların yahut uymayanların ise büyük çoğunlukla karşılıklarını bu dünyada görecekleri ifade edilir. Buna göre tekvini şeriata uymayan bir mümin cezasını başarısızlık, sefalet, perişanlık olarak bu dünyada çeker. Bu kanunlara uyan bir gayri müslim ise İlâhî iradeye bilmeyerek de olsa uygun hareket etmesinin mükafatını bu dünyada görür.

Bu üç madde başarının yahut başarısızlığın temel sebepleridir. Ve olayların çok büyük çoğunluğu bu maddelerin biriyle yahut bir kaçıyla açıklanır. Şu var ki, bazen bütün şartları yerine getirdiğiniz hâlde mağlup düşebilirsiniz. Burada İlâhî takdirin gizli bir rahmet hikmet cihetini aramakla mükellefiz. İşte cevabın dördüncü bölümünde bu noktaya işaret edilir; konunun kader ve İlâhî irade yönüne dikkat çekilir.

Dördüncü maddede, batılın kısa süreli de olsa bazen hakka galip gelmesinin, hakkın inkişafına yardım ettiği, onu daha da güçlendirdiği, parlattığı nazara verilir.

Bu maddenin şu noktadan önemi büyüktür:

Bir hadisi-i şerifte “Belaların çoğu peygamberlere, sonra derecesine göre Allah’ın diğer sevgili kullarına gelir.” buyurulur. Peygamberlerin çoğunun ümmetlerinden, hakaret görmeleri, ülkelerinden kovulmaları, işkencelere tabi tutulmaları Rabbanî bir sır İlahî bir hikmettir. Onların çektikleri sıkıntılar, Nur Müellifinin ifadesiyle birer menfi ibadettir. Sabır esasına dayanan, tevekkül ve rıza esasına dayanan ama katlanılması oldukça zor olan bu ibadetin mükafatı da aynı ölçüde büyüktür. Bu sıkıntılarla başta peygamberler olmak üzere Allah’ın sevgili kulları hem manen terakki ederler, hem de çoğu zaman bunun karşılığı olarak hak davaları geç de olsa insanların kalplerinde yer tutar. Onlara zulmedenler kabirlerinde azap çekerlerken, onların ümmetleri yer yüzünde hakkı yaşar ve yaşatırlar.

Bir bitkinin gelişmesinde gecenin ve gündüzün ayrı faydaları olduğu gibi, insan ruhunun inkişafında da celal ve cemal tecellilerinin, tesirleri öyledir.

Bu bir İlâhî hikmettir. Ve Hak dostlarına, bu sır ile gelen bela ve musibetlerin ilk üç maddeyle bir ilgilisi yoktur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 

Üst