Kadın Hakları

  • Konuyu başlatan ömr-ü diyar
  • Başlangıç tarihi
ömr-ü diyar

ömr-ü diyar

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ
Yönetici
Kadın tarih boyu, dünyanın her yerinde aşağılanmış, erkeğe eşit hukûkî bir statü tanınmamıştır. Hint kanunlar kitabında “Hayatın sonu, fırtına, ölüm, yeryüzünün cehennemî bölgeleri, ağu zehirli yılanlar ve her şeyi yeyip yutan ateş, kadından daha beter değil” denmiştir. Kanunlar diyarı Romada “Erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyeti sınırsız ve mutlaktır. Kadın hiçbir değeri olmayan bir köle idi. Kocasından başka müracaat edebileceği bir merci yoktu. Koca, kadın üzerinde hayat ve ölüm haklarını elinde tutardı. Kadın vâsî olamazdı, kendi çocuğuna bile”.

Bu durum eski Yunan ve Çinde de aynı idi.
Ìncilde de “Kadının ölümden daha acı olduğu” ifâde edilmiştir. Eski Ruslar: “On kadında ancak bir ruh vardır” diyerek kadını aşağılamıştır.

Ìslam öncesi Arap cemiyetinde de kadın çok kötü bir durumda idi. Miras hakkı olmadığı gibi, bazı durumlarda ölenin terekesinden bir eşya muamelesi görüyordu. Bir erkek istediği kadar sayıda kadınla evlenebilirdi. Bir ar vesîlesi sayılan kız çocuklarının diri diri gömülmesi hâdisesi Kuranda da aksini bulmuştur.

Kadın tarihte gerçek insânî şeref ve hürmetine islamla kavuşmuştur. Nitekim bir Buharî rivâyetinde Hz. Ömer şöyle der: “Cahiliye devrinde kadına hiçbir değer vermezdik, islam gelip, Allahın onlardan bahsettiğini görünce (...) onların üzerimizde bazı hakları olduğunu gördük”.

Günümüzde, Batıdan gelerek gündemimizi mütemâdiyen işgal eden meselelerden biri de kadın hakları meselesidir. Aslında bu, Avrupaya has bir meseledir. Çünkü orada tarihin eski devirlerinden yakın zamana kadar kadın hep aşağılanmıştır. Kilisenin 6. asırda “Kadında ruh var mı yok mu?” diye en yüksek dinî mercî olan Konsilde münakaşa edildiğini Daha dün (1858de) Fransız Filozofu Proudhonun: “Kadın başka mahluktur, çünkü o, nâkıstır, çünkü onun cinsiyeti, ona mâdunluk tabını bahşetmektedir. Hem tabîatı îcâbı, hem adâlet icabı o, erkeğin üçte birine bile denk değildir” demiştir.

Batıda, bu aşağılamalara haklı bir reaksiyon olarak Feminizm çıkmıştır.Ben kadını aşağılayıcı görüşlerin islamiyetle bir ilgisinin olmadına inanıyorum. Ancak, bugün mesele, dünyanın her yerinde, tam tersine ele alınıyor: Ìslam, kadını ezmiş, müslüman kadına insan haklarını kazandırmak gerekiyormuş. Nitekim, Fransada, Endonezyalı kadınların durumu üzerine verilen bir konferansta Ìngiliz konferansçı profesörün “Her yerde Ìslam kadınları ezdiği gibi Endonezyada da ezmiştir...” diyerek başladığını hiç unutmam.

Meseleye islamca yaklaşırsak kesin bir üslupla şunu söyleyebiliriz: Ìslamda gerek hukûkî ve gerek ahlâkî yönden kadın-erkek ayırımı diye bir ayırım yoktur. Kadın da erkek de kanun önünde aynı hak ve vecibelere sahiptir. Dînî vecîbelerde olsun, şahıslarına karşı işlenen cinayetlerde olsun, kendilerinin işlediği cinâyetlerde olsun ehliyet, sorumluluk, vs. de olsun kadınlar erkekten farklı değillerdir. Sadece kadınlara mahsus fitrî durumlara, bu fıtrî farklılığa muvâfık hayatî rol ve misyona tâbi olarak birkaç meselede farklılık teşrî edilmiştir. Kadınların şehadetinin bazı meselelerde nâkıs addedilmesi gibi, kız evlâdın erkek evlâda nisbetle mîrasta yarım olması gibi. Halbûki tek kadının şehadetinin makbul olduğu haller var. Kezâ mîrasda kadın ve erkeğin, her karşılaşmasında kadın yarım almaz. Şu halde mezkur farklılıklar, temel bir ayırım prensibinden gelmiyor.

Kurân-ı Kerîmde geçen “Erkekler kadınlar üzerine idâreci ve hâkimdirler” âyetinin çoğu kere yanlış anlaşıldığını söyleyebiliriz. Burada mutlak bir erkek üstünlüğü ilân edilmiyor. Çünkü devâmında: yani: “Allah erkek ve kadının bâzısını diğerine (hilkaten) tafdil eylemiştir”. Ayetten Elmalılı ye bedel ifâdesinden hareketle “bazısının diğerine tafdilini ifâde eylemiştir” der ve ayetten “Erkekle kadın fıtraten mütefâvit ve mütekâbilen mütefâdıl oldukları” hükmünü çıkarır. Nitekim erkekler aklî ve ilmî yönleri, bedenî güçleriyle kadından üstün, kadın da annelik îcâbı şefkat, temizliğe düşkünlük yönleriyle erkekten üstündür. Bu gün kadın hakları denince, kadının rey verme kakkı, çalışma hakkı, parasını bankaya koyabilme, bankadan kendi imzasıyla çekebilme hakkı, çocuk düşürme hakkı, boşanma davâsı açma hakkı gibi haklar kastediliyor.

Bunların hepsi islamın tanıdığı haklardır. Sadece çalışma hakkında, evli olma halinde, yapacağı işin mâhiyetine göre kocasından izin alması mevzûbahisdir. Hz. Peygamberin (A.S.) zevcelerinden Zeyneb Bintu Cahşın hâne-i saadette deri işleme atölyesi vardı. Ìslamın ilk asrında kadın berberliği, muallimlik, afsunculuk, doktorluk, çobanlık, tüccarlık, beldiye zâbıtalığı, sütannelik, muğanniyelik, müftüyelik, şâirlik, askerlik... gibi mesleklerde çalışan kadınlar mevcut.

Ne var ki, islam kadını çalışmak mükellefiyetinde değildir, zevcî muâsere aktidir. Evleninceye kadar nafakası ailesine aittir. Evlenince kocası bakmakla mükelleftir. Yiyecek, giyecek, mesken, tedavî masrafları koca üzerinedir. Ìslam: “nikah akdi istihdam akdi değildir” diyerek kadının ev işlerini bile yapma mecbûriyetinde olmadığını teşrî etmiştir. Elbîsesi giyilecek, gıdaları yenilecek şekilde olmalıdır. Evde bir hizmetçi, kadının tabî hakkıdır. Bazı âlimler: Biri dış işlerini yapmak üzere ikinci bir hizmetçi de hakkıdır” demiştir.

Çocuğa süt emzirmesi hukûkî bir vazîfe değildir. “Emzirmiyorum” diye inat etse, kadı anneyi normalde emzirmeye mahkum edemez. Ìstiğnâ yaşına kadar, hidâne denen ilk terbiye anneye âit ise de, çocuğun bezini yıkamak, kremini sürmek gibi hizmetlerini görmek zorunda değildir.

Kadının mecbur olduğu vazîfe dörttür: Yatağa çağrıldığı zaman itiraz etmemek; eve kocanın istemediği kimseyi almamak, kocanın malını onun izin dairesinde sarf etmek, izinsiz evden çıkmamak. Kocanın rağmına evi terk edenin nafaka hakkı kocanın üzerinden düşer.

Evlilik sırasında alacağı mehirin miktarı kızın rızâsına vâbestedir. Az istemesi tavsiye edilmişse de asıl olan rızasıdır. Kıza verilen mehir (muaccel olanı da müeccel olanı da) kızın şahsî malıdır, babasına verilmez. Bu, onun hayat garantisidir. Boşanma talebinde bulunduğu vakit, mehri geri verme şartıyla boşanabilir.

Eğer yukarda sayılan haklar, bugün, islam cemiyetlerinde uygulamada yoksa bundan islam değil müslümanları sorumlu tutmalıyız. Sadece kadınlar değil, erkekler ve hatta çocuklar da islâmî haklardan yeterince müstefîd olamıyorlar. Bu, zamanla hevânın ve cehâletin hâkimiyeti ile ortaya çıkan bir durumdur. Bedîüzzamân: “Hukukunu bilmeyen ehl-i himmeti de müstebit eyler” der. Kaynaklara azimle, kararlılıkla inildiği takdirde gerçek bulunabilir, islâm ikinci bir kere hayata geçirilebilir.
 

Similar threads


Üst