İbn Teymiyye’nin İmam Ali’nin faziletlerini inkâr metotları

  • Konbuyu başlatan ma'vera
  • Başlangıç tarihi
ma'vera

ma'vera

Emektar
Özel Üye
İbn Teymiyye’nin İmam Ali’nin faziletlerini inkâr metotları


16-04-2014



RAST HABER - Vahhabîler ve onların öncüsü İbn Teymiyye, Hz. Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeyti'nin (a.s) faziletleriyle ilgili hadislerle karşılaştıklarında mümkün mertebe inkâr yoluna başvurur ve bunu yaparken de farklı metotlardan faydalanırlar. Bu stratejileri üç temele; tekzip, tevil ve teşrik (belli bir fazilete bir başkasını ortak etme) dayanır. Bu makalede biz, söz konusu metotları örnekleriyle ele almaya çalışacağız.



Hz. Ali'nin faziletleri İslâm'ı ve tarihini az da olsa bilen biri için üstü kapalı bir mesele değildir. Şiî ve Sünnî tarih kaynaklarında Hz. Ali'nin çok sayıda fazileti anlatılagelmiştir. Hz. Ali'nin faziletlerinin çokluğu öyle bir noktaya varmaktadır ki kimi Ehlisünnet âlimleri “Hz. Peygamber'in sahabesinden hiçbiri hakkında Hz. Ali'ninki kadar çok fazilet nakledilmemiştir” demişlerdir. Suyutî Tarihü'l-hülefa'sında şöyle yazar: “İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Peygamber'in ashabından hiçbiri hakkında Ali hakkındaki kadar fazilet nakledilmemiştir, der”.1 İbn Hanbel'in bu sözünü İbn Hacer Heytemî Savaiku'l-muhrika'sında biraz farkla şu şekilde kaydeder: “Hz. Ali'nin faziletleri öylesine çok, büyük ve meşhurdur ki Ahmed, faziletler babında kimse hakkında Ali hakkındaki kadar rivayet bulunmamaktadır, demiştir.”2



Buna mukabil İbn Teymiyye ve takipçileri kitaplarında Hz. Ali'nin ve Hz. Peygamber'in Ehlibeyti'ne mensup olanların faziletlerini inkâra kalkışmış ve üzerini örtmeye çalışmışlardır. İbn Teymiyye'ye göre ancak ümmetin en faziletlisi Hz. Peygamber'in halifesi olabilir.3 Bu yüzden Hz. Ali'nin öteki sahabîlere üstün olduğunu beyan eden her hadis İbn Teymiyye tarafından inkâr edilmiş, zayıf addedilmiş veya tevil edilmiştir. Kimi zaman bu inkâr ve tezyif öyle bir noktaya varır ki, Hz. Ali hakkında ön bilgisi olmadan İbn Teymiyye'nin kitaplarını mütalaa eden biri Hz. Ali'nin zahirde Müslüman olduğu, gerçekte ise İslâm'a bağlılığının bulunmadığı düşüncesine kapılabilir! İbn Teymiyye'nin Şia'ya reddiye babında yazdığı Minhacü's-sünnet'i hakkında İbn Hacer Askalanî'nin tespiti kayda değerdir: “Söz konusu reddiyeyi okudum… Lakin tanınmış şahsiyetlerin sözlerinde reddiyesi kabul görmemiş, tenkit edilmiştir. Fakat bu şahsiyetlerin kaynakları tasnif edilmemiştir. Rafızîlerin sözlerini itibarsızlaştırmak, bunun doğal neticesi olarak da Hz. Ali'nin değerini düşürmek için ne kadar ileri gidenler var!”4



İbn Teymiyye, Ehlibeyt'in faziletleri hakkında naklolunan her hadisi mümkün olan her metoda başvurarak itibarsızlaştırmak istemektedir. Biz burada bu metotları her biri hakkında birkaç örnek vererek ele alacağız.



1. Tekzip



Hz. Peygamber'in Ehlibeyti hakkında varid olan hadisleri itibarsızlaştırma noktasında İbn Teymiyye'nin başvurduğu ilk metot tekziptir; hadisin sadır olduğu hususunda şüphe uyandırmak ister ve ayetlerin nüzul sebebini inkâr eder. Nitekim Minhacü's-sünnet'e göz gezdirdiğimizde “mevzu” (uydurma), “marifet ehlinin yalan olduğunda ittifak ettiği”, “ilim ehlinin yalan olduğunda ittifak ettiği” gibi ifadelerle sıkça karşılaşırız. İbn Teymiyye, tekzip ettiği veya âlimlerin yalan olduğu üzerinde ittifak ettiklerini iddia ettiği hadislerin birçoğunda herhangi bir kaynak veya isnad zikretmez. Sözünü ettiği âlimlerin kitaplarına bakıldığında ise herhangi bir görüş birliğinin, ittifakın olmadığını; aksine icma ve ittifakın İbn Teymiyye'nin iddiasının hilafına vuku bulduğunu görürüz. Biz burada üç örnekle yetineceğiz.



a) "Seni mümin olandan başkası sevmez” hadisini inkârı



Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye hitaben “Seni mümin olandan başkası sevmez; sana münafık olandan başkası buğzetmez” buyurduğu nakledilir. Hz. Ali'ye muhabbet beslemenin iman ve nifakın ölçütü olduğuna dair rivayet edilen birçok hadis tevatürle Şiî ve Sünnî kaynaklarda nakledilmiştir.5 Burada önemli olan husus, sevgisi iman nişanesi olan kimsenin gönlünde Allah sevgisinin ve Peygamber sevgisinin kökleşmiş ve Allah'a imanın bütün benliğini kaplamış olmasının gerekliliğidır. Böyle bir kimse daima hak ve Kur'ân doğrultusunda hareket eder. Nitekim Hz. Peygamber Hz. Ali hakkında şöyle buyurur: “Ali Kur'ân iledir, Kur'ân da Ali ile. Bu ikisi Kevser Havuzu'nun başında buluşuncaya dek birbirlerinden ayrılmazlar.”6 Başka bir hadiste ise şöyle buyurur: “Ali'yi seven beni sever, beni seven ise Allah'ı sever.”7



İbn Teymiyye'nin Hz. Ali'ye buğzetmeyi nifak nişanesi gösteren hadisler karşısında inkâr ve tekzip yoluna başvurmaktan başka bir çaresi bulunmamaktadır. Çünkü hadisler, İbn Teymiyye'nin müdafaa ettiği İmam Ali düşmanlarının aslında nifak ehli olduklarını açığa çıkarmaktadır. Mesela İbn Teymiyye benzeri bir hadisi nakleden Cabir hakkında şunları yazar:



“Bu, Cabir gibi kimi sahabîlerin şuna benzer rivayetlerinin yalan olduğunu ortaya çıkarır. (Cabir der ki:) ‘Biz Peygamber devrinde münafıkları Ali b. Ebi Talib'e duydukları buğzu ölçü alarak tanırdık.' Bu en açık yalanlardan biridir. Bu iddianın butlanı kimseye gizli değildir.”8



İbn Teymiyye devamında hadisin uydurma olduğuna dair delilini beyan eder: “Allah Kur'ân'da münafıklığın birçok alametini saymıştır. Ancak Ali'ye buğzetmeyi nifak nişaneleri arasında saymamıştır.”9



İbn Teymiyye'nin bu istidlalinin cevabı çok açıktır: Kur'ân'da zikredilmemiş olması hadisin uydurma olduğuna delil ise o halde Hz. Peygamber'in sünnetiyle saptanan, ancak Kur'ân'da söz edilmeyen birçok hüküm, örneğin namaz rekâtlarının sayısı, uydurma ve batıldır. Acaba İbn Teymiyye böyle bir şeyi kabul eder mi? Ayrıca hadisin benzer bir içerikle Müslim'in Sahih'inde de nakledildiğini eklememiz gerekir. Bu durumda, İbn Teymiyye'nin istidlaline göre, hadisin Sahih'te geçen varyantının da uydurma olması gerekir. Hâlbuki Ehlisünnet Müslim'in bütün hadislerini sahih kabul etmektedir.10



b) İnsan Suresi'nin Medine'de nazil olduğunu inkâr etmesi



İnsan Suresi'ndeki kimi ayetlerin Hz. Ali'yi methettiği bütün Müslümanlarca kabul edilmiştir.11 Bu, Hz. Ali'nin faziletlerinden bir tanesidir. Bu surenin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilir:



“Hz. Hasan ile Hüseyin (Hasaneyn) hastalandı. İmam Ali ve ev halkı, Hz. Peygamber'in emriyle Hasaneyn şifa bulursa üç gün oruç tutmayı nezrettiler. Onlar iyileşince hep birlikte oruç tuttular. İlk akşam bir fakir, ikinci akşam bir yetim, üçüncü akşamsa bir esir kapılarına geldi ve Hz. Peygamber'in Ehlibeyti üç akşam yiyeceklerini onlara verdiler. İşte o zaman İnsan Suresi nazil oldu.”12



Allah bu surede İmam Ali'yi ve ailesini nezirlerine sadık kaldıkları için övmüş ve onları cennetle müjdelemiştir.



İbn Teymiyye böyle bir fazileti Ehlibeyt'e hamletme tahammülüne sahip olmadığından nasıl olursa olsun ayetlerin nüzul sebebine dair hadisleri inkâra kalkışmıştır: “İnsan Suresi'nin Ali hakkında nazil olduğu meselesi, hadiste ilim sahibi olanların ittifak ettiği üzere yalandır, uydurmadır.”13 İddiasını şu şekilde kanıtlamaya çabalar: “Zahir olan delil şudur: İnsan Suresi insanların görüş birliği ettiği üzere Mekkî bir suredir, Hicret'ten ve Ali ile Fatıma evlenmeden önce nazil olmuştur.”14 Başka bir yerde ise şunları yazar: “İnsanların ittifakla bildirdiğine göre Ali ile Fatıma Medine'de evlenmiştir ve Medine'den önce çocukları olmamıştır. Halbuki tefsir ve nakil/hadis ehlinin ittifak ettiği üzere İnsan Suresi Mekkî'dir; onlardan hiçbiri surenin Medenî olduğunu söylememiştir.”15



Görüldüğü üzere İbn Teymiyye bu fazileti inkâr etmek amacıyla surenin Mekkî olduğunda ısrar etmiştir. Ona göre âlim ve müfessirlerden hiçbiri surenin Medenî olduğunu söylememiştir. Halbuki İbn Teymiyye'den önce yaşayan Sünnî ulemanın tefsir kitaplarına baktığımızda, onların bazılarının surenin Medenî olduğunu iddia etmekle kalmayıp, bu görüşün ulemanın ve müfessirlerin cumhurunun görüşü olduğunu ileri sürdüklerini de görürüz. Söz gelimi 597 yılında vefat eden İbn CevzîZadü'l-mesir fi ilmi't-tefsir adlı kitabında İnsan Suresi'ni tefsir ederken şunları yazar:



“Bu sureyle ilgili üç görüş vardır: Surenin tamamıyla Medine'de nazil olduğu görüşü ki bu cumhurun görüşüdür. İkinci görüşe göre Mekkî'dir. İbn Yesar ve Mukatil bu görüştedir. Üçüncü görüş ise surenin bir kısmının Medenî, bir kısmının Mekkî olduğudur.”16



Aynı şekilde 671 yılında vefat eden Kurtubî el-Camiü'l-ahkami'l-Kur'ân'da şöyle yazar: “Cumhura göre bu sure Medenî'dir. İçerisinde Mekkî ayetlerin olduğunu söyleyenler de vardır.”17



c) Gadir hadisinin sonundaki duanın inkârı



Sünnî ve tabii Şiî kaynaklara göre Gadir hadisesinde Hz. Peygamber, meşhur “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” hadisini buyurduktan sonra ellerini kaldırarak “Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşmanlık edene düşmanlık et” diye dua etmiştir. Bu duanın Hz. Peygamber tarafından edilmiş olduğunun sabit olması, İbn Teymiyye'nin düşüncesiyle çelişmektedir. Çünkü ona göre, Ehlisünnet ulemasının hilafına, sahabeden birçoğu Hz. Ali'ye düşmandı ve kalplerinde Hz. Ali'nin buğzu vardı.18 Bu yüzden İbn Teymiyye böyle bir hadisin/duanın sadır olduğunu inkâr eder ve şöyle yazar: “Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşmanlık edene düşmanlık et, sözü hadiste marifet sahibi olanların görüş birliği ettiği üzere uydurmadır.”19



Görüldüğü üzere İbn Teymiyye bir kez daha marifet ehlinin görüş birliği ettiğini ileri sürerek hadisin uydurma olduğunu iddia eder. Hâlbuki başta İbn Hanbel20, Nesaî21, İbn Ebi Şeybe22, İbn Hibban23, Tahavî24 başta olmak üzere Ehlisünnet büyükleri ve Sünnî hadis uleması bu duayı nakletmişlerdir.25



Mezkûr örneklerden, İbn Teymiyye'nin bilhassa icma ve ittifak iddiasında bulunduğu durumlarda aslında yalana başvurduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla İbn Teymiyye'nin kitaplarını okuyanların, onun düşüncesini ulemanın görüşlerine dayandırdığı yerlerde iddiasının yalan olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmaları gerekmektedir.



2.Tevil



Hz. Ali'nin faziletleriyle ilgili hadisler bağlamında İbn Teymiyye'nin hadisi tekzibe veya tezyife başvurduğunu gördük. Fakat hadisin tekzibini yeterli görmediği, hadisin mutlak surette sadır olduğunu bildiği durumlarda ise bir başka yola başvurur. O, bu ikinci aşamada bütün gücünü toplayarak rivayetin anlamını zahirinden uzaklaştırmaya çalışır. Bunu yaparken İbn Teymiyye'nin amacı hadisten herhangi bir fazilet isnadının çıkmasını önlemektir. Kimi zaman hadisin tevilini öyle bir noktaya vardırır ki hadisin aslında Hz. Ali'nin zemminde varid olduğunu ispata çalışır. İmdi bu konuda birkaç örnek zikredelim:



a) Menzil hadisi



Şia ve Ehlisünnet tarafından tevatürle nakledildiği üzere Hz. Peygamber Tebük Savaşı için Medine'den ayrıldığında Hz. Ali'yi yerine halife bırakmış ve ona “Harun Musa'ya ne menzildeyse sen de bana o menzildesin, fakat benden sonra nebi yoktur”buyurmuştur.26



Şia ve Ehlisünnet, Hz. Harun'un Hz. Musa'nın ashabı arasındaki en faziletli insan olduğu görüşünde birleşir. Bu hadiste de Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'e nispetle konumu Hz. Harun'un Hz. Musa katındaki konumuna benzetildiğinden, İmam Ali'nin Hz. Peygamber'in sair sahabîlerinin tamamına üstünlüğü ispatlanmış olur.27 Fakat İbn Teymiyye, Hz. Peygamber'in halifesinin ümmetin en faziletlisi olması gerektiğine, halife olanın da efdal olması lazım geldiğine28 inandığından bu hadisi tevile kalkışmış ve böylelikle İmam Ali'nin sahabenin en faziletlisi olmadığını ispat etmeye çalışmıştır. İbn Teymiyye şöyle yazar:



“Tebük Savaşı'nda Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'in halifesi olması öteki sahabenin Hz. Peygamber'e halife olmasından daha üstün bir durum değildir, bilakis daha zayıftır. Yani bu hilafet sair sahabenin hilafetinden daha düşük bir değere sahiptir.”29



Ardından bu iddiasını temellendirmeye çalışır. Biz burada İbn Teymiyye'nin delillerini kısaca ele alacağız:



Evvela, Hz. Peygamber bu savaşta bütün müminleri yanına aldı; Medine'de kadınlar, çocuklar ve münafıklar dışında Hz. Ali'nin üzerlerinde hâkimiyet kuracağı kimse kalmadı. Dolayısıyla burada onun müminlerden daha faziletli olduğunu gösteren bir şey yoktur. Hâlbuki diğer savaşlarda müminlerin bir kısmı şehirde kaldığından Hz. Peygamber'in halifesi olan kimse onlar üzerinde hâkimiyet kuruyor ve neticede onun şehirde hazır bulunan müminler üzerindeki üstünlüğü ortaya çıkmış oluyordu.



İkinci olarak, şayet bu hilafet bir fazilet olmuş olsaydı Hz. Ali halife oluşuna razı olurdu. Hâlbuki onun ağlayarak ve “Beni kadınlara ve çocuklara halife mi yaptın?” diyerek Hz. Peygamber'in ardından gittiğini görüyoruz.



Görüldüğü üzere İbn Teymiyye burada birtakım eleştiri ve şüpheler ileri sürerek ikinci metodu kullanmakta ve İmam Ali'nin faziletini inkâra kalkışmaktadır. Bu eleştirilere şu cevapları vermek mümkündür:



Evvela, bu hadis sadece Hz. Ali'nin Tebük Savaşı sırasındaki hilafeti hakkında varid olmamıştır. Dolayısıyla bu tenkit yüzünden hadisin iletmek istediği mana göz ardı edilemez. Bir başka deyişle hadis yalnızca Hz. Ali'nin Medine'deki hilafetine işaret etmez. Hadiste söz konusu edilen fazilet aslında Hz. Ali'nin makamının Hz. Harun'un makamına benzetilmesidir ve bu benzetme, Tebük Savaşı sırasında Medine'deki hilafetin ötesinde bir durumu işaret eder.



İkinci olarak, İbn Teymiyye'nin de belirttiği üzere bu savaş sırasında Medine'de münafıklar, kadınlar ve çocuklar dışında kimse kalmamıştır. Dolayısıyla İslâm hükümetinin merkezini tehdit eden tehlike, müminlerden bir kısmının şehirde kaldıkları zamankinden çok daha güçlüydü. Buna göre Medine'de halife olarak kalacak kimsenin Hz. Peygamber gibi münafıkların fitnesini etkisiz hale getirebilecek birisi olması gerekiyordu. Bu yüzden savaşta varlığına ihtiyaç duyulmuş olsa da Hz. Ali'nin Medine'de kalması daha önemliydi. İşte bu yüzden Hz. Peygamber Hz. Ali'yi halife seçti.



Üçüncü olarak, Hz. Ali'nin ağlamış olması bu hilafetin değersiz olduğuna delalet etmez. Çünkü Hz. Ali, Hz. Peygamber'e yoldaşlık edemediğinden ve münafıkların ayıplamalarından dolayı ağlıyordu. Ayrıca menzil hadisini nakleden kimi kaynaklarda da geçtiği üzere hadisin devamında Hz. Peygamber, “Kuşkusuz ya sen kalacaksın ya da ben”29 ifadesi geçmektedir. Bu ifade, Medine'deki şartların Hz. Ali'nin şehirde kalmaması durumunda Hz. Peygamber'in kalmasını gerektirdiğini göstermektedir. Bu da bu hilafetin önemini göstermektedir.



b) Mübahele ayeti



Şiî ve Sünnî kaynaklarda Ehlibeyt'in fazileti olarak zikredilen bir diğer fazilet Mübahele ayetidir. Tarih30 ve tefsir31 kitaplarında rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'in huzuruna varan bir grup Necranlı Hıristiyan müzakerenin ardından Hz. Peygamber'in sözlerini kabul etmediler. Bunun üzerine Mübahele ayeti nazil oldu: Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle çekişip-tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalancıların üzerine kılalım” (Âl-i İmran, 61)



Şia ve Ehlisünnet'in ittifakla bildirdiğine göre Hz. Peygamber mübaheleye Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dışında kimseyi götürmemiştir. Bu ayet, Ehlibeyt'in, bilhassa Hz. Peygamber'in nefsi/kendisi şeklinde nitelenen Hz. Ali'nin üstünlüğünü göstermektedir.



İbn Teymiyye ise bu ayetin Ehlibeyt'in üstünlüğüne bir delil olmadığı kanaatindedir. Ayeti tevile kalkışır ve birtakım deliller ileri sürerek Hz. Peygamber'in beraberinde Ehlibeyt'i götürmesini mübahelenin yalnızca yakınlarla ve akrabalarla yapılabilmesine bağlamıştır.32 Ona göre bu dört kişi dışında Hz. Peygamber'in kendisine yoldaşlık edecek yakın akrabası bulunmamaktaydı. İbn Teymiyye daha sonra Hz. Peygamber'in amcası Abbas'ı ve çocuklarını ayetin kapsamının dışına çıkarmak için şöyle bir izahta bulunur: “Abbas, ilk iman edenlerden değildi ve onda Ali'nin sahip olduğu özellikler yoktu. Amca çocuklarına gelince; onların arasında da Ali gibi birisi bulunmuyordu.”33



Bu tevilin zaafı açıktır. Şayet mübahele sadece yakın akrabalarla gerçekleşen bir şey olsaydı Hz. Peygamber'in Haşimoğulları'ndan birçok yakınını, ayrıca eşlerini de beraberinde götürmesi gerekirdi. Hâlbuki Hz. Peygamber'in yakınları arasından yalnızca dört kişiyi yanına aldığını görüyoruz. Bu, Hz. Peygamber'in onlara verdiği önemin ve onların Hz. Peygamber katındaki özel makamının göstergesidir.



İbn Teymiyye'nin Abbas ve çocukları hakkında ileri sürdüğü delil de kabul edilebilir değildir. Çünkü İbn Teymiyye'nin ifadesine göre mübahelede yakınların birlikteliği zaruridir; fazilet sahibi olmaları şart değildir.34



c) Tathir ayeti



Tathir ayeti Hz. Peygamber'in ve Ehlibeyti'nin şanında nazil olan bir başka ayettir. Allah bu ayette onlara hitaben şöyle buyurur: “Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33)



Şia ve Ehlisünnet rivayetlerinde nakledildiğine göre Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Hz. Peygamber'in huzuruna varmış ve Hz. Peygamber onları abasının altına alarak “Allah'ım! İşte bunlar benim Ehlibeytim ve havasımdır; onlardan her türlü pisliği gider!” buyurmuştur. Sonra Cebrail nazil olmuş ve tathir ayetini getirmiştir. Kimi hadislerde Ümmü Seleme'nin Ehlibeyt ile birlikte abanın altına girmek için izin istediği, bunun üzerine Hz. Peygamber'in “Sen yerinde dur, sen hayır üzeresin.” buyurduğu rivayet edilir.35



Ayetin Ehlibeyt'in her türlü pislikten temiz, arı olduğuna delalet ettiği ortadadır. Bu yüzdendir ki İbn Teymiye kendi görüşünce bir yoruma ve tevile yönelmiştir. Tathir ayetiyle ilgili olarak o şöyle yazar:



“Taharet ayetine gelince; ayette Ehlibeyt'in taharetini, onlardan her türlü pisliğin giderildiğini bildiren bir ifade yoktur. Ayette onlara taharetin ve her türlü pislikten giderilmenin gereğini yerine getirmeleri emredilmiştir.”36



Hz. Peygamber'in duasıyla ilgili olarak da şunları ilave eder:



“Hadisin muhtevasından Nebi'nin onlara dua ettiği çıkmaktadır. Bu, Allah'ın kendilerinden her türlü pisliği giderdiği muttakilerden olun anlamı taşır. Bu duanın onlar açısından amelî değeri fiili yerine getirme ve mahzuru terk etmedir.”37



İbn Teymiyye'nin bu yorumu birçok tenkite açıktır. Biz burada bunlardan birkaçına kısaca değineceğiz:



Evvela, söz konusu ayette irade “kuşkusuz” kaydıyla Ehlibeyt'e hasredilmiştir. Dolayısıyla iradeden kasıt taharete emir olsaydı sadece Hz. Peygamber'in Ehlibeyti'nin taharetle ve her türlü pislikten uzak durmakla emrolunduğunun anlaşılması gerekirdi ki böyle bir şey doğru değildir, batıldır. Buna ilaveten, Hz. Peygamber'in Ümmü Seleme'ye izin vermemesi kastedilenin tahareti emir olmadığını ortaya çıkarır. Zira tahareti emir bütün Müslümanları kapsar ve Ümmü Seleme'yi de içine alır. Dolayısıyla bu durumda, Hz. Peygamber'in Ümmü Seleme'yi engellememesi gerekirdi.

DEVAMI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYINIZ...

http://medyasafak.com/haber/1428/ibn-teymiyye-nin-imam-ali-nin-faziletlerini-inkâr-metotlari

Konudaki bilgilerin ya da kaynağın güvenilirliği konusunda şüphesi olan ,veya yanlış tespit eden arkadaşlar lütfen mesaj yazsınlar.....
 

Benzer konular


Üst