Güzel Allah Ne Yaparsa Güzel Yapar!

  • Konuyu başlatan kurtuluş
  • Başlangıç tarihi
kurtuluş

kurtuluş

KF Ailesinden
Özel Üye
Güzel Allah

Ne Yaparsa Güzel Yapar!

Kaza ve kadere iman; hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, fayda ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsinin Allah-u Teâlâ'nın takdiri ile dileyip yaratmasıyla meydana geldiğine inanmak demektir. Nitekim Kur'an-ı kerim'de Allah-u Teâlâ:

"Biz her şeyi bir kader ile yarattık." buyuruyor. (Kamer: 49)

İman etmiş insan huzura ermiş insandır. Kadere imandaki hikmet ise her şeyin yaratıcı tarafından yazılı olup bir bir vakti geldimi emredip zuhur ettirmesi insana sükûnet telkin etmesidir. insan telâş ve teşvişten böylece kurtulmuş olur. Bu yüzden imanın temel esaslarındandır.

Allah-u Teâlâ'nın ezelden ebede kadar yaratılmış ve yaratılacak şeylerin yerini ve zamanını en ince teferruatına varıncaya kadar her şeyi ezeli ilmi ile bilip takdir etmesine kader denir. Kader aynı zamanda Levh-i mahfuz'da yazılıdır. Kaderin Levh-i mahfuz'da yazılı şekliyle meydana gelmesine de kaza denir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Biz herkesin dünyadaki amelini kendi boynuna doladık." buyuruyor. (İsrâ: 13)

Hazret-i Allah her şeye kâdirdir. Bizi dünyaya göndermeden de hesaba çekip cennet ve cehennemine taksim edebilirdi. O hiç bir şeyden sual olunmaz. Bizi dünyaya göndermesindeki gayesi ise bizim de kendi kader rolümüzü dünya sahnesinde oynayıp görmemizi sağlamaktır. Eğer bizi dünyaya göndermeseydi bir takım itirazlarda bulunacak "Ben böyle yapmazdım." gibi sözler sarfedecektik. İşte bunu engellemek için bizi dünya sahnesine gönderdi. Biz ise yazılmış olan kaderimizi irademizi de kullanarak dünyanın çeşitli imtihanlarını geçmeye çalışıyoruz. Bir nevi imtihanımızı veriyoruz. Halbuki tıpkı öğrencisinin notunu yazılı ya da sözlü yapmadan bilebilen bir öğretmen misali Hazret-i Allah da bizi yaratan olarak dünyada irademizi ne yöne kullanacağımızı biliyordu. Ve bunu Levh-i mahfuz'unda yazılı tutarak vakti saati geldiği an insanın icraatını yapmasını ve bunu görmesini sağladı.

Kesilmiş bir hükme bağlı olan kader vardır ki asla değişmez ve sakınmak mümkün değildir. Bir de bir sebebe bağlı olarak yazılmış kader vardır. Bu yüzden sebeplere yapışmak; tedbiri elden bırakmamak gerekir. Tedbirde kusur edip kadere sitem etmek hatadır. Meselâ; silahını tedbirsizce kurcalayan birinin yoldan geçen bir kimseyi vurması büyük bir hatadır. O zavallının vurulması ise kaderdir.

Fiili tedbirden başka sözle söylenecek tedbir olarak inşaallah ve maşaallah kelimelerini adeta dilimize yapıştırmamız gerekir. İnanarak söylenen ve gayet külfetsiz bir tedbir olan inşaallah sözü kişinin önündeki zaman diliminde yapmayı tasarladığı işin adeta garantisidir. Aksi takdirde nedamet bizi sarar. Âyet-i kerime'de Hakk Celle ve Alâ Hazretlerimiz:

"Hiçbir şey için: 'Ben bunu yarın yapacağım.' deme. Allah'ın dilemesine bağlamadıkça (inşaallah demedikçe). Bunu unuttuğun zaman Rabbini an ve: 'Umarım ki Rabbim beni doğruya, bundan daha yakına eriştirir.' de." (Kehf: 23-24)

Yine inanarak söylenen ve gayet külfetsiz bir tedbir olan maşaallah sözü kişinin hoşuna gidip beğenerek baktığı herhangi bir şeye muhafazalık eder. Aksi takdirde ortaya kul hakkı gibi bir vebal çıkar.

"Kim hoşuna giden bir şey görür de derhal 'Maşaallah lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah' derse, onun nazarı ona zarar vermez." (Bezzar)

"Ümmetimin başına gelen musibetlerin üçte biri nazar değmesindendir." (C. Sağir)

Dünya ve ahiret işlerinde sebebe yapışmak, tedbire başvurmak hususunda insanların serbest bırakılması kaderdir. Akıl, fikir, aza ile bize bırakılmış şeyler de evvelâ çalışmak sonra tevekkül yani kalbi Hakk'a bağlamak lâzımdır. Kaderi Cenâb-ı Hakk'a duadan başka hiçbir şey geri çeviremez. Fakat tehlikeden kaçmak kaderden kadere kaçmak olduğundan doğrudur. Adakla, kazadan hiçbir şey ileri geri gitmez. Zararın gitmesi için Rabbimizden sebeplerini yaratmasını dileyerek sebebe yapışmalıyız. Sadaka vererek de musibetlerden korunabiliriz. Ayrıca sadaka ömrün uzamasına, hastalıkların def'ine de sebeptir.

"Sadaka veriniz! Zira sadaka sizi cehennem ateşinden kurtarır." (Ebu Nuaym, Hilye)

Halk arasında kadere iman hususuna tezat oluşturan yanlış kelimeler kullanılıyor. "Karakış kendini gösterdi.", "Ağustos da pek çok sıcak yaptı.", "Bahar da böyle hava olur mu, kış gibi..." gibi cümleler. Bunlar hikmete karışmaktır. Aylar, yıllar, mevsimler hep emirle hareket eder. Hiçbir şeyin tabiatıyla olmadığını, tüm alemlere hâkim, Cebbar bir âmirin hükmü ile olduğunu göstermek ve kâinatın mahkûm bir vaziyette bulunduğunu bildirmek için hava durumunu da, başka şeyleri de bazen değiştirir. Kaderin, hayrın ve şerrin Allah-u Teâlâ'dan geldiğine inandım diyen her şeyi Rabbi Teâlâ'dan bilmelidir. Cahilce kişinin kendi insanlar arası diyaloğundaki zaafını "Yıldız barışıklığı" gibi aslı olmayan bir şeye bağlamak da yanlıştır. Şans adı altında kadere isyan sözleri sarfetmek de mahzurludur.

Olmuş bitmiş bir olay için "Keşke şöyle olsaydı", "Keşke şu olmasaydı." gibi cümlelerle takdirine karışmak bakımından son derece tehlikelidir. Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh- buyurur ki:

"Yaktığını yakan ve bıraktığını bırakan bir ateşe dokunmam; olmayan bir iş için 'Keşke olsaydı' dememdan bana daha sevimli gelir."

Her nimet ve musibetin takdirle olduğunu bilen bir kimse kaybettiğine üzülmez, elde ettiğine sevinmez. Allah-u Teâlâ bunların pek yakında yok olmasını takdir edebilir. Elden çıkan düşünmekle geri gelmez. Elde edilen de sevinmekle devam etmez. Resulullah Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyor:

"Kadere iman etmek hüzün ve kederi giderir." (C. Sağir)

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir." (Nisâ: 79)

Bu Âyet-i kerime'ye inanmak kişinin nefsini ıslahına yönelmesini sağlayacak ve ebedi kurtuluşa doğru ilerleyecektir.

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir." (Şurâ: 30)

Âyet-i kerime'nin beyanında da buyurulduğuna göre kulun kaderinde yazılı olup başına gelen ibtila, hastalık, musibet kendi günahları sebebiyledir.

"Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz." (Bakara: 216)

Âyet-i kerime'sinde de beyan buyurulduğuna göre nefsizimize ağır gelen ibtila anında kula "Rabbim senden gelen her şey güzeldir." deyip takdir edilen ibtilaya razı olarak bitmesini sabırla beklemelidir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Cenâb-ı Hakk'ın kazâ ve kaderine râzı olandan Cenâb-ı Hakk razı olur." (C. Sağir)

Bir akarsu misali boynumuzu eğip taşlara vura vura, çer ve çöpe takılmadan yolumuza devam etmeliyiz. Kaderimize yazılan ibtilayı ancak Rabbimize teslim olarak ve O'na yönelip niyazda bulunarak selâmetle aşabiliriz.

Allah-u Teâlâ'ya yakınlıkta öne geçmiş büyük zâtın şu niyazını yolumuzu aydınlatıp önümüzü açması için dilimize yerleştirmemiz isabetli olur:

"Allah'ım! Beni bana bırakma. Her takdirin husule gelsin, fakat o takdirlerle beni meşgul ettirme, nefsimi müdahale ettirme. Zira ben senden gelecek her takdirine peşin olarak râzıyım. Bu söylediklerimi bana hâl ile de bahşet. Husule gelen bütün hadiselerin senden olduğunu bilerek boyun bükmeyi lütfet."

Her şeyin kaderi haline göredir. İnsanın da meyli nerede ise kaderi de odur. İman-küfür, itaat-isyan... bunların her biri insanın kabiliyetine göre Cenâb-ı Hakk'tan talep ettiğ şeydir. Cennet veya cehennem işlerinden hangisi bir kimseye kolay gelir de yaparsa bilsin ki bu kimse onun için yaratılmıştır.

"Kim ki (her şeyini Hakk'a) verir, masiyetten sakınır, Allah'tan korkarsa ve o en güzel Kelime-i Tevhid'i tasdik ederse; biz de ona kolay yolu hazırlarız, hayra karşı tatlı bir arzu veririz.

Fakat kim de hasislik edip inâyet-i ilâhiye'den kendisini müstağni görüp, o en güzel kelimeyi tekzip eder, yalanlarsa, biz de ona en güç olanı kolaylaştırırız, hayrı karşı bir isteksizlik veririz." (Leyl: 5-10)

Bu Âyet-i kerime'ler doğrultusunda kişi kendini bu hakikat aynasında görmelidir.

Vaktiyle ulemadan birine ilim öğrenmek ve tefeyyüz etmek üzere devam için salihlerden biri müracaat etmiş. O zat da kabul etmiş. Talebe geceli, gündüzlü ibadete ve derse devam etmiş. Bir gece rüyasında Levh-i mahfuzu görmüş; hemen okumaya başlamış. Kendi ismine tesadüf etmiş: "Filân yerdeki filân oğlu falan cennetliktir." şeklinde yazılı olduğunu görünce çok sevinmiş. Biraz daha göz gezdirmiş. Hocasının ismine tesadüf etmiş. Onun ismi hizasında da cehennemlik yazıldığını görmüş. Bundan çok kederlenmiş, ertesi gün hocası bunu me'yus görerek çağırmış, hatırını, halini sormuş. O da rüya meselesini söylemiş. Hoca da: "Oğlum! Senin gördüğün şeyi ben kırk senedir görüyorum. Fakat yine Rabbimin kulluğunda devam ediyorum. Benim vazifem kulluktur. Rabbim benim de, Levh'in de sahibidir. Dilerse siler, dilerse yazar; dilerse cennete koyar, dilerse cehenneme atar." demiş. Talebe o günlerde rüyasında yine Levh'i görmüş. Kendi ismini de hocasının ismini de Cennetlik olarak yazılı bulmuş.

Şu fâni âlemden imanla göçmek son nefese bağlı olduğundan insan içinde bulunduğu hidayet haline güvenmemeli. Veya delâlet halinde de ümit kesmemelidir. Kul daima mahviyet, acizlik ve umut içinde olmalı. Kulun dilemesi, Rabbin dilemesine uygun düşmedikçe, yalnız kulun dilemesiyle hiçbir şey olmaz. Kalpler Hazret-i Allah'ın iki parmağı arasındadır. Her an çevirebilir. Hep O'nun rızası dairesinde dolanmalı boynumuz bükük, gözümüz yaşlı, dilimiz duâ ve niyazlı bir şekilde ömür tüketmeliyiz. Kapıdan içeri ne zaman alır bilinmez. Ama biz hep orda olmalıyız. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.

Alıntı
Fatma Hazar
 

Üst