Notu Gizle
SORU'NU SOR cevabını size iletelim. Soru sormak için TIKLAYINIZ.

Üç Kitap

Konusu 'KUR'AN-I KERİM ÖĞRETİMİ' forumundadır ve AhDe_VeFaLi tarafından 24 Mart 2009 başlatılmıştır.

  1. AhDe_VeFaLi

    AhDe_VeFaLi Guest

    Roman okuyordu. Bir taraftan da otobüsün hareketlerine göre kendini ayarlamaya çalışıyordu. Bazen ileri bazen geri savsaklanan bir çilekeşi hatırlatıyordu hali. Düşmemek için bir eliyle zor yetiştiği tutunma demirini sıkı sıkı kavramıştı.. Bir taraftan da diğer elindeki kitabı düşürmemeye gayret ediyordu. Ama satırların hareketine engel olamıyordu. Bazen kayıp gidiyordu birkaç satır alta ve üste...

    Bu çilekeş halini belki kimse görmüyordu. Ama biri vardı onu gözetleyen. Tecessüs ile seyreden. Otobüsün arka koltuklarında oturan biri.. Bir piri fani. Sakalları bir tutam uzunlukta ve yer yer beyazlamış bir ihtiyar... Onu süzüyordu çoktan beri. O otobüse binince birkaç adım attı, durdu ve çantasını yere koydu. O zaman dikkatini çekmemişti ihtiyarın. Ama kitabı çıkarıp da eline alınca ve bir süre iki yana sallanarak, öne geriye itilerek kitabı okumaya başlayınca adamın dikkatini çekti. İhtiyar uzun süre onu izledi...

    Onun bu halk otobüsünün ırgalamasına ve sarsmasına karşı verdiği mücadeleyi görüyor ve hayranlık duyuyordu...

    Kendi gibi kitap delisiydi bu genç... Ama o otobüste okuma erdemine erememişti daha. Biraz da çekindiği içindi bu.

    Okurken üzerine sinek konsa rahatsız olan bir tabiatı vardı. Hele birinin kitabının içeriğini anlamak için ara sıra bakması onu çileden çıkarırdı. Böyle bir sinir harbine girmektense evde okur ve evde bırakırdı kitabı...

    Sadece bu kadarla da değildi tabii canını sıkan şey. Kitabın muhtevasının dinî veya millî olduğunu anlayan o meraklı eğer karşıt fikirli ise yüzünü buruşturur ve kafasını sert bir şekilde beğenmemiş imajı vererek çevirirdi. İşte bu hareket bardağı taşıran son damla olurdu. Ya bunlara hiç aldırmayacak ya da evde okuyacaktı kitabını ve orada tefekkür edecekti cümlelerin hasıl ettiği mânâyı ve muhtevayı...

    Bunları düşünüyordu, bir taraftan da bu azimli gence hayret ve hayranlıkla bakıyordu...

    Ama bu gencin bir şeyi bilmediği açıkça ortadaydı. "Belki de biliyordur kim bilir." dedi kendi kendine. Ama okuduğu kitap aşka dair bir kitaba benziyordu... Üzerinde bir kadın resmi vardı. Belki de bu bir romandı... Eğer romansa bu genç onun gerçek olduğu düşüncesiyle mi okuyordu bu kitabı.. Bütün bu ırgalanma çilesine orada, onun satırlarında kendini bulmak için mi katlanıyordu.. Kendi aşklarını, kendi sevdalarını velhasıl kendi resmini görmek ve bulmak için mi okuyordu bunca sayfaları bol olan kitabı. Belki de... Evet evet genç bir şeyi bilmiyor gibiydi. O şey ise önemli bir şeydi. Basite alınacak şey değildi...

    Bir süre daha izledi onu. Gencin yüzü bazen üzüntülü bir hal alıyor bazen normal şekline geliyor bazen sevinç çığlıkları atan çiçekler gibi açıyordu...

    O bütün bunları izliyor ve zihninde kitabın muhtevası hakkında bazı notlar alıyordu.. Kitabın bir aşk romanı olduğu kesindi. Ama macerası bol bir aşk romanı.

    Genç de bir aşıktı. Bu sebepten kitabın yazarıyla kendini özdeşleştirmişti. Böylece iki dost hasbıhal eder gibi gidiyorlardı otobüste. Artık ne çevresini görebiliyor, ne de otobüsün sarmasından, ileri geri hareket ettirmesinden etkileniyordu...

    Dostu ona aşkın bitimsiz acılarını, onun maceralarını, çilesini, dertlerini fısıldıyordu. Güzel şeydi aşk. Sevmek güzeldi. Ama hakiki sevgiye ermedikten sonra özünü bulmamış bir meyve ya da içi boş bir mücevher kutusu gibi olurdu mecazî aşklar. İlla ki gerçek aşktan ışığını almalıydı. Mesela inanan bir insanın, bir kişiyi sevmesi ufku açık bir deniz gibidir. Aşk yelkenlisi ise onu koydan koya, körfezden körfeze ulaştırarak bütün bu denizi ve onun fildişi sahillerini, güzelliklerini gezdirir, seyrettirir ve böylece ruha lezzetini yudumlatırdı. Mecazî aşk incelir incelir bir zar kadar incelirdi.. İçi nur ve ışık dolu bir saray gibi olurdu böyle anlarda.

    Ama duvarları ince bir zar gibi şeffaf bir saraydır bu... Özünde lezzet çağlayanları taşıyan bir kalb manevî sofraları gizleyen bir gönül için mecazi aşk sofranın çerezinden başka bir şey değildir.. O olsa da olur olmasa da.. Ama ya sofra...

    Evet evet, dedi ihtiyar. Bu genç bir şeyi bilmiyor... Ama o şey her şeye bedel bir şeydi...

    Yerinden kalktı ve gencin yanına gitti. Genç onun geldiğini fark etmemişti.. İhtiyar tam onun yanında durdu ve eliyle otobüsün üst demirlerine tutundu. Bir süre onu yakından izleme fırsatı buldu.. Genç gayet yakışıklı biriydi. Saçları yakından bakınca daha kumral. Kaşları kirpikleri de bu kumral rengin gölgeleri gibi yüzünde hareler oluşturuyordu...

    İhtiyar adam ona: "Herhalde güzel bir kitap" dedi. Genç onu önce duymadı. İhtiyar sözünü tekrar edince genç ona baktı ve gülümsedi. Ama biraz da kızardı tabii. Okuduğu kitabın yaşlılar tarafından bir suç unsuru olduğu fikrindeydi. Hâlbuki bu yaşlı adam, dışarıdaki yaşlı adamlar veya bütün yaşlılar da bir zamanlar öyle duyguları yaşamamışlar mıydı? Elbette yaşamışlardı. Sevmeden bir ömür geçer miydi? Ama o bunu bilmiyordu. Mecazi aşkın hakiki aşka bir merdiven bir basamak olduğunu düşünemiyordu. İnsanları ve diğer varlıkları sevmeyen Yaradanı nasıl sevecekti? Hâlbuki Yunus ne güzel demişti.. "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" diye..

    İhtiyar sözleri sürdürdü. "Herhalde kitap okumayı çok seviyorsun?"

    Genç evet, dedi. "Kitap okumaya bayılırım. Onlar benim tek dostum.. Onlarsız bir hayatı düşünemiyorum bile."

    İhtiyar ona baktı ve gülümsedi. "Seni kitabından ayırdığım için bana kızmıyorsun değil mi?"

    Genç "Hayır, kızmıyorum ama bir an önce kitabın satırları arasına dönmeyi de arzu etmiyorum, desem yalan söylemiş olurum." dedi.

    İhtiyar "Biraz sohbet edersek dinlenmiş olursun." Genç "Bu kitap beni zaten dinlendiriyor. Yorgunluk vermiyor ki?" dedi...

    "Her kitap da böyle seni mutlu eder mi?" dedi ihtiyar. Genç, "Elbette ben fikir kitapları da okurum; Denemeler makaleler, araştırma yazıları vs." İhtiyar: "Elindeki romanda ne buluyorsun." diye sordu. Genç "Kendimi!" dedi. "Yaşadığım ve çözümüne ulaşamadığım sevgilerimi... Bir bilmeceye dönen hayatın içinden çıkış yolu ve yöntemlerini."

    İhtiyar tekrar sordu: "Bari kitabın yazarı sana bu konularda yardımcı olabiliyor mu?"

    "Elbette.!""Peki nasıl?" dedi ihtiyar...
    "Sevgi ve çile ikiz kardeştir." cümlesi mesela.
    Ben bu cümle ile sevdiğim sürece çileye hazırlıklı olmayı düşünür bunun için kendimi motive ederim."
    Daha daha...
    "Ümit ile aşk birbirini tamamlayan yekpare vücut gibidir. Yani ayrı cesetlerde aynı ruh gibi... Muhtevaları bir noktada değil çok noktada birbiriyle perçinli.."
    Bu cümle de pek harika dedi genç.
    Peki bunda ne buluyorsun.
    Genç: "Daima aşkın ümit kanatlarıyla yaşayabileceğini. O kanatları kırılırsa aşkın da solabileceğini, sönebileceğini anlıyorum. Bunun için de daima ümit ile yaşamayı kendime bir düstur edindim...

    İhtiyar: "Kitapları sevmen güzel!" dedi gülümseyerek...

    Sonra da: "Şimdiye kadar kaç kitap okudun?" diye sordu. "Sayısını bilemiyorum ama üç dört yüz kadar olabilir" dedi genç adam..

    Güzel, dedi ihtiyar bir eliyle sakallarını sıvazlayarak...

    "Ama sen biraz kendini zorlamışsın." dedi ardından. Genç: "Nasıl, dedi biraz şaşkın bir şekilde. İhtiyar aslında bütün bu okuduklarını içine alacak üç kitap var ki hem zahmetsiz okunuyor hem de masrafsız."

    Genç: "Üç kitap mı?" dedi.
    "Yani ben bunca sene okuduğum kitapları o üç kitapta bulabileceğim öyle mi?"
    "Elbette, dedi ihtiyar "Hem de daha fazlasını..."
    Genç gülümsedi.. "Ben bu kitapları duymadım" dedi

    "Duysan önce onları okurdun." dedi ihtiyar. Sonra başıyla kitabı işaret ederek, Eğer ihtiyacın olursa bunları da okurdun... Ya da okumazdın." diye devam etti sözlerine...

    Genç pek meraklanmıştı...

    Amca, dedi biraz sonra ineceğim.. Bu üç kitabın isimlerini söyle ki ben de onları okuyabileyim. Zaten kitapların isimlerini almadan inersem meraktan çatlarım." İhtiyar:

    "Söyleyeceğim sabret?" dedi. Genç:
    "Ama bir süre sonra ineceğim."
    İhtiyar:"Pekala öyleyse hızlıca onların isimlerini sana söyleyeyim. Ama onları araştır ve bul ve okumaya çalış emi." dedi.

    Genç başını hafif sallayarak "Peki." dedi.

    İhtiyar: "Birinci kitap kainat kitabıdır evlad. Tabiat kitabı" dedi.. Genç şaşırdı Tabiat kitabı mı? Ama ne söylediğinin farkında mısın. Tabiat nasıl bir kitap olabilir. Onun sayfaları, fasikülleri, yazıları yok ki? Öyle mi sanıyorsun? Var evlat var. Ama okumasını bilene.. Her gün ayrı bir sayfa, her gece ayrı bir... Mevsimler ise büyük fasiküller. Bir sene bir cilt. Yazıları ise kabartma yazı, ya da cisimleşmiş harflerden oluşmuş cümlelerden oluşmuş... İşte şu gökyüzü bir sayfadır. Ve yıldızların diliyle bir olan Yaradıcının gücünü kuvvetini hayale sunarlar, akla takdim ederler. Ruh bu ışıklı sohbetten nice güzellikler devşirir, nice ışık demetleri derler. Yeryüzü bir başka sayfadır bu kitapta. Ama sözlerini ağaçlar ile kuşlar ile terennüm eder. Bir ağaç bir kitap kadar değerli bir cümledir. Çekirdeği ise bir nokta gibidir. Ama nokta içinde o kitap kadar anlamlı kitap dürülmüş bükülmüş, ya da ince kader kalemiyle yazılmıştır. Genç şaşırmıştı. Böyle bir cevap beklemiyordu doğrusu.. Şaşkınlığını gizlemeye gayret ederek "Peki diğeri?"

    İkincisi insandır. Yani onun mükemmel yapısı...

    Genç bu sefer hayda, dedi.. "Bir insanın kitap olduğunu ilk defa sizden duyuyorum.." Evet, dedi ihtiyar. Bir insan bir kitaptır. Hem de çok önemli bir kitap. Nasıl dedi genç... Şöyle ki dedi ihtiyar: Bak insanın gözüne kulağına, burnuna ve diğer uzuvlarına.. Her birisinin yapısı ne kadar mükemmel, ne kadar harika, ne kadar olağanüstü... Bu kadar sanatlı, bu kadar ilim isteyen, bu kadar ustalık gerektiren tornadan çıkmış gibi mükemmel bu uzuvlar kitabın anlattığı şeylerden daha fazla şeyler söylemiyor mu sana? Genç önüne baktı ve bir süre düşündü. Sonra başını kaldırdı ve ihtiyarı dinlemeye devam etti. İhtiyar sözlerini sürdürdü: "Bunlar her biri sanki sayfa sayfa yazılmış önemli bir kitap gibi.. Hatta bu organların muhtevasını anlatmak için nice kitaplar yazılıyor. Göz için kulak için yazılmış yüzlerce kitap kütüphanelerimizi süslüyor... Haa bu arada İnsanın tabiatın bir özeti olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.. "Nasıl bir özet?" dedi genç.. Kitap olduğunun ardından bir de özet mi oluyor insan. Elbette, dedi ihtiyar. İnsanın vücudundaki kıllar tabiattaki otlar ağaçlar gibidir. Damarında akan kan ise akarsular, çaylar ve dereler gibidir. Hücreleri ise gök yüzündeki yıldızlara benzer.. İnsanın kafasındaki gözler ise dünyanın denizlerini hatırlatır. Bu benzerlik neticesinde bizler tabiat kitabını kim yazdıysa bu insan özetini de o yazmıştır diyebiliriz.

    Genç için yeni şeyler olması yönüyle bu konular onu şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyordu. Bunun yanında iyice heyecanlanmıştı Ya üçüncüsü?" dedi bu heyecanla. Yaşlı adam gülümseyerek: "O da kitabımız Kur'ân'dır. Genç işte onu tanıyorum bak. Ninem sık sık okurdu.. Ama ben hiç ilgi duymadım. Bunun için onu öğrenme lüzumu hissetmedim..

    İhtiyar ona baktı ve gülümsedi.. Bu Allah'ın bizlere gönderdiği, kutsal kitabımızdır. Onun kılavuzluğu olmazsa asla yolumuzu bulamayız. Onun ışıklı rotası bizi sonsuza kadar karanlıktan aydınlığa çekecek olan bir rehberdir... Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise bu kitabın tercümanı ve bizlere onu hayatıyla tarif eden ve yaşayarak anlatan bir öğretmen, bir muallimdir. İşte bu üç kitap birbirinin aynı olan sözleri, mânâları ve muhtevayı seslendirirler. Ama biri insan şeklinde biri kainat şeklinde, biri ise sayfalar tarzında.. Ama üçü de kitaptır, hem de muciz kitaplar...

    Bunları okumadan geçen bir ömür boşa geçmiş demektir. Kainat kitabı, İnsan ve Kur'ân kitabı birbirinin tefsiridir. Bu üç kitap insanı tek kapıya yönlendirir. O da bizleri yaradan Allah. Ve her satırı, her cümlesi, her kelimesiyle onlar O'nun güç ve kuvvetini, sanatını ve marifetini seslendirirler, ortaya koyarlar... Hem bu kitaplarda mecazî aşkların, fani sevgililerin, geçici sevdaların nasıl bakileştirdiğini ve sınırsız sevgiyle yer değiştirdiğini de öğrenir ve bellersin."

    Otobüs durakladı. Gencin heyecanı doruktaydı. Sohbete devam etmek istediği her halinden belliydi. Bu ihtiyar adam nereden çıkmıştı bu sabah karşısına... Elindeki kitap küçüldü küçüldü avuçları içinde kayboldu sanki... Genç gözleri ışıl ışıl ihtiyara baktı. Ama ayrılık vakti gelmişti.

    Bu yaşlı bilgeye soracağı pek çok soru vardı ama inmek mecburiyetindeydi. Zaten sohbete dalmış ineceği duraktan epey uzaklaşmıştı. Burada inmeliydi artık. Yoksa okula geç kalabilirdi. Üniversite de olsa okula zamanında gitmek gerekti.

    Otobüsten inerken bu kitapları okuyacağını söyledi ihtiyar adama. Bunları araştıracağına ve özüne vakıf olacağına dair söz verdi.. İhtiyar gülümsedi.. "Zorlanırsan bir bilene sormayı unutma." dedi..

    Genç teşekkür etti ve gözleri mutluluktan pırıl pırıl aşağıya indi. Otobüs hareket etti... Genç uzaklaşan otobüsün içinde ihtiyarı seçebilmek için bir süre durakta bekledi. Otobüs gözden kaybolduğunda epey geride kalan üniversiteye doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. İçine düşen bu kıvılcımı nasıl teskin edeceğini düşünüyordu şimdi.. Artık bu kitap kurdunun önüne sonsuz bir ufuk açılmıştı.. Sınırsız, uçsuz bucaksız bir kainat kitabı.. Bir o kadar ilgi çekici insan kitabı ve bütün bunların tercümanı Kur'ân....
     
    Sponsorlu bağlantılar
  2. Mu@YMe

    Mu@YMe Vip Üye Özel Üye

    Mesajlar:
    9.258
    Beğenileri:
    147
    Ödül Puanları:
    1.017
    işte bu cümleden sonra tabiri caizse koptuğum nokta oldu
    konu bu cümleden sonra tamamen yön değiştirdi ve daha akıcı bir hal aldı
    emeğine sağlık ....ALLAHU teala razı olsun AhDe_VeFaLım:gül:
     

Sayfayı Paylaş