son moda nikah

FERASETLİ

KF Ailesinden
Özel Üye
#1
Cüneyd Suavi'den [size=14pt]son moda nikah[/font]

Cüneyd Suavi'nin kaleminden güldürürken düşündüren bir hikaye... Son moda bir düğün...


Eski öğrencilerimden biri telefon edip:

- Ayın on beşinde düğünüm var hocam, diyor. Sizi nikah şahidi yazdık, mutlaka bekliyoruz.

Esasında yeğenimin düğününe bile gitmemiştim ama bu iş başka. Çocuk, on yıldan bu yana her bayramda tebrik atan, hal hatır soran mükemmel bir insan. İki gün sonra davetiyesi de ulaşıyor elime. Gelin hanım, son derece zengin bir sanayicinin kızı. Bu yüzden de düğün, İstanbul'un en lüks ve pahalı salonlarından birinde yapılıyor.

Türkiye sınırlarını aşan şöhretimden ve düğündeki vazifemden ötürü bütün gözler benim üzerimde olacağı için, hemen çarşıya çıkıp kösele tabanlı nefis bir ayakkabı alıyorum kendime. Ayakkabı numaram “buçuklu” dedikleri cinsten . Kırk bir numara küçük, kırk iki ise büyük geliyor.

Ancak ben, ayaklarımın biraz daha küçük görünmesi için, yürürken acı vermesine rağmen ufak olanı tercih ediyorum. Onları lacivert takımlarımın altına giyince, her halde damattan da şık olacağım.

Düğün günü geldiğinde, basit bir hesap yapıyorum hemen: "Adapazarı'ndan Taksim'e en fazla iki saatte giderim, eğer yarım saat önce çıkarsam, çok rahat yetişirim" diye.

Arabama binip yola koyulduğumda, ayakkabımın sıktığını ve henüz ayna gibi olan tabanlarının gaz veya firen pedalından kaydığını fark ediyorum. "Ne yapayım" diye kara kara düşünürken, benim oğlanın hemen yan koltuğun altına bıraktığı basket ayakkabıları çarpıyor gözüme. Lastik tabanlı oldukları için kayma tehlikesi yok. Gerçi kırkbeş numara ama, deli gömleğini andıran bağlarını iyice sıktığımda problem falan kalmıyor.

Ayaklarım, onların içinde dört bir yana doğru hür bir şekilde gezinirken, keyfim yerine geliyor hemen. Dışarıda gazoz gibi bir hava var. Otoban ise kaymak gibi. Fakat trafik, Hereke civarında iyice yavaşlıyor ve yol yenileme çalışmasından ötürü karış karış ilerliyor. Kavşağı biraz önce geçtiğimiz için eski yola girmek mümkün değil. Tabiki geriye dönmek de...

Oralarda tam kırk dakika oyalandığımdan, nikaha beş dakika kala yetişiyorum düğün salonunun önüne. Arabamı tenha bir köşeye park ettikten sonra, basamakları üçer üçer atlayarak çıkıyorum, gelinle damadın yanına.



Her ikisi de beni görünce rahat bir nefes alarak:

- Sizi beklerken heyecandan öldük hocam, diyorlar. Nikah memuru hazır, çok geciktik hemen çıkmamız lazım.

Hep birlikte ve müzik eşliğinde salona girdiğimizde, büyük bir alkış kopuyor, son derece şık giyimli İstanbul sosyetesinden. Bu arada "Şahitlerden biri de Cüneyd Suavi" diye anons edildiği için, alkışlar bitmek bilmiyor. Bir banka müdürü olan diğer şahitle beraber herkesin görebileceği yüksekçe bir sahneye çıkıyoruz.

Nikah masası tam ortaya konulmuş ve güçlü projektörlerle aydınlatılmış. Tezahürat, şiddetlenerek devam ediyor. Fakat insanların gözü, her nedense gelinle damattan çok bana kilitlenmiş durumda. Ne kadar büyük bir yazar olduğumu anlıyor ve: "Hiç olmazsa utanmış gibi yapayım" diyerek başımı yere eğdiğimde, bir anda beynimden vurulmuşa dönüyorum.

Yüzüm, clinton’un soruşturma sırasındaki suratı gibi patlıcan moruna dönüşürken, oluk oluk terler boşanıyor sırtımdan. Bir gün önce jilet gibi ütülettiğim lacivert pantolonumun altında, bizim oğlanın kırkbeş numaralık basket ayakkabıları, bütün haşmetiyle sırıtıp duruyor. Uç kısımlarında da koca koca delikler...

Ayaklarımı saklayacak bir yer arıyorum ama ne mümkün. Salondaki bütün masalarda bulunan ve yere kadar uzanan örtüler; “gelin mi damadın, yoksa damat mı gelinin ayağına basacak?” diye merak edildiği için, nikah masasının üzerine serilmemiş. Üstelik de projektörlerden ikisi "ayağa basma" işinin daha iyi görülmesi için, özel olarak masa altına yöneltilmiş. Millet, her şeyi bırakmış vaziyette, pantolonumun uç kısımlarını da içine soktuğum bez ayakkabılara çevirmiş gözlerini.

Etrafımız, nikah törenini filme alan kameralarla dolu. Her biri bir televizyona ait. Nikah töreni, belli ki akşam haberlerine yetişecek. Salonda sanki çekilecek hiçbir şey kalmamış gibi, uzanıp uzanıp ayaklarıma zum yapıyor sersemler.

Hemen önümüzdeki masada oturan şık hanımlardan biri;

- Cüneyd bey, modayı çok iyi takip ediyor kardeş, diyor. Biliyorsun geçen yıl da "Yırtık Kot Modası" vardı.

Diğeri, hayran hayran bana bakarken:

- Aynı zamanda mimarmış, diyor. Yani bir estetik uzmanı. Hangi şeyi giyse, yakıştırıyor hain.

Sıkıntıdan kulaklarım da uğuldadığı için, duyduklarıma pek inanmıyorum, ama alay etmedikleri gerçek. Yan masalardan gelen konuşmalar da, bu modanın iki gün önce bütün dünyayı sardığı ve ilk önce Silvester Stallone'de görüldüğü şeklinde.

Damat, nikah kıyıldıktan sonra kulağıma eğilerek:

- Hocam keşke ben de bu modayı duysaydım. Prestijimi kaybettim bir anda.

Damadı; kendi ayakkabılarının da güzel olduğu konusunda güçlükle ikna ettikten sonra "çok işim var" deyip müsaade alıyorum.

Büyük bir alkış tufanı arasında salonu terk edip arabama geldiğimde, tekrar şimşekler çakıyor beynimde. İçerde kaldığım yarım saat içinde, arabamın kapısını açıp teyibi sökmüşler yerinden. Gözlerim, ancak sekiz taksitle alabildiğim ihraç fazlası ayakkabıları arıyor hemen. Ama onları da götürmüşler maalesef.

Esasında üzülecek bir şey yok.

Teyibim zaten yıllar boyu bozuktu.

Ayakkabılara ise gerek kalmadı. Çünkü televizyondaki ilk haberlerden sonra, yani ben henüz Adapazarı'na dönmeden, "Yırtık Bez Ayakkabı", modası çoktan sarmış olur bütün ülkeyi.

Cüneyd Suavi