Notu Gizle
SORU'NU SOR cevabını size iletelim. Soru sormak için TIKLAYINIZ.

örnek Cemaat

Konusu 'KİTAPLARDAN NAMELER' forumundadır ve <<sevde>> tarafından 6 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    ÖRNEK CEMAAT
    Tarihin seyrini değiştirip yeryüzünde muvanene unsuru olacak, Cenâb-ı Hakk'ın matmah-ı nazarı cemaat!..
    Kâinattaki istikametin mazharı, Allah'ın meleklerine baktırıp Hazret-i Âdem'in rüçhaniyetinini ispat edeceği cemaat!..
    Mevsimleri, zamanları, buudları aşan; dünden bugüne, bugünlerden yarına, yarınlardan da kıyamete kadar herkesin nazargahı olacak cemaat!..
    "Siz ümmetler içinde, milletler içinde seçilmiş bir ümmetsiniz"(40) tebşiratına muhatap, Allah'ın müjdelediği cemaat!..
    Secdede, rükuda ve kıyamda kâlbi haşyetle çarpan; gecede, gündüzde ve seferde adımlarını hesapla atan; varlıkta, darlıkta ve bollukta helalle hemdem olan cemaat!..
    İnandığı dine müzahir, onun için yaşayan; Resûlullah'ı tanıyıp, O'nun yoluna baş koyan; Allah ve Resûlü'nün adını ufuktan ufuğa yayacak cemaat!..
    Sevgi, müsamaha ve tefkatin temsilcisi; kin, öfke ve düşmanlığın düşmanı; Allah'ının, Kitab'ının ve Peygamber'inin bendesi cemaat!..
    Çiğnense de, dövülse de, horlansa da yolundan dönmeyen; en mühim ve kıymetli vasfı "Allah'a ve Resûlü'ne sadakat" olan cemaat!..
     
    sahasan bunu beğendi.
    Sponsorlu bağlantılar
  2. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    SADAKAT
    Sadakat, feragat ve fedakarlıkla ifadesini bulur. Allah'ı ve Resûlullah'ı kendi arzu ve isteklerine tercih etmekle tezahür eder. İlkler ve onları takip edenler nefsî arzularını ve behimî isteklerini Allah ve Resûlü için terkederek, sadakatı ve sıddıkiyeti temsil etmişlerdi. Onları takip edip bu yeni bezmde peşleri sıra gidecek olanlar da, kıyamete kadar o vasıfları taşıyacak olan "Sadıklar ve sıddıklar cemaâti"dir. Allah Resûlü'nün çevresinde halenenen o mümtaz cemaatin baş ünvanları: Sadakattır.
    Sadık, derin ve yorucu meselelerle iştigal etmese de, Allah ve Resûl'ü ile kâlbi münasebetini bir an bile aksatmaz, Nefsî hazlarını, annesi, babası, eş ve evladı gibi bütün sevdiklerini Allah ve Resûlü'nden üstün tutmaz. Allah'ın rızası ve Resûlullah'ın bir anlık bakışını cihanlara bedel bilir; malını, mülkünü ve herşeyini O'nlara mukabil feda eder. Nazarında, Allah'a ve Resûlü'ne ait olmayan şeylerin kıymeti yoktur. Sessizdir, durgundur, hakkında methiyeler yazılmamıştır ama derunu ummanlar gibidir. Sadakatın yerini ve lazımını çok iyi bilir. Kafası, bedeni veya kâlbi, nesi isteniyorsa, nasıl isteniyorsa, nerede isteniyorsa... Bir an tereddüt etmeden: "Alın, Resûlullah'a feda olsun. Bu kâlb Allah adına parçalansın. Kanım, İslâm adına aksın" der. Bunlar bugün için mevzubahis değildir. Fakat İslâm'ın, Kur'ân'ın ve Allah Resûlü'nün getirdiği esaslar, bu gibi şeyleri, bir gün gerekli kılarsa, sadık bunları yapacaktır.
    Birine "sadık değil" deseniz, rahatsız olur, gücenir. Çünkü, sadık olmayan haindir. Bir insana "sadık mü'min" denilmesi için de sadakatın şartlarını ve şiarını yerine getirmesi gerekir. Biz sadakatı birbirimizle olan münasebetlerimizle de anlarız. Yüzümüze methiyeler söyleyip meddahlık yapanlar, sadık dostlarımız değildirler. Sadık dost ve arkadaş takip ettiğimiz yol ve fikir istikametinde muhalefet etmeden yürür. Karar verip, harekete geçtiğimiz yolda koşar, destek olur. Tehlikeler, musibetler ve belalar karşısında göğsünü gerer, arkadaşlarına siper olur. Alınan kararlara ve gereklerine riayet eder. Biz bu gibi şeyleri sadakat nişanesi olarak değerlendirdiğimiz gibi, Allah ve Resûlü'ne ait meseleler de benzer şekilde değerlendirilir. Onun içindir ki, Kur'ân-ı Kerim'de "vessıddıkin"(4) denilerek pek çok sıddık bulunduğuna işaret edilmekle beraber Hazret-i Ebu Bekir'e en büyük sıddık manasına "sıddık" denilmiştir.
    Kur'ân ferman ediyor: "Allah ve Resûlullah'a îmanı olan, ahirete îmanı olan fertlerin herbirini Allah ve Resûlullah'ı nefsine, annesine, babasına ve sevdiği herşeye tercih etmenin dışında göremezsiniz."(42) Bir ferd Allah'a Resûlullah'a ve Kur'ân'a inanıyorsa, Onları sevdiği ve bağlandığı herşeye tercih edecektir. İşte Hazret-i Ebu Bekir, sevdiği, bağlandığı babasını, evladını, ailesini, kabilesini, herşeyini Allah ve Resûlullah için terkederek "sıddık" ünvanına mazhar olmuştu. O ve diğer Ashab-ı güzin efendilerimiz öyle kimselerdi ki, îmanın kâlblerine perçinlendiği sarsılmayan, usanmayan, dönmeyen ve yılmayan birer ruhla te'yid buyrulmuşlardı.
     
    sahasan bunu beğendi.
  3. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    BEDİR ASHABI NEDEN BÜYÜKTÜR?
    Eslaf: "Bir insan Bedir ashabı'nın isimlerini herhangi bir maksadı için şefaatçi olarak zikretse, Allah o maksudunu hasıl eder" demişlerdir.
    Ad ve isim mühim değildir. Mühim olan o müsemmayı hatırlamaktır. Siz: "Allahümme bi seyyidina Hamza" dediğiniz zaman. Hazret-i Hamza'nın mübarek ruhanîyatı orada hazır bulunacaktır. Eslaf'ın ittifak ettikleri bu hususta pek çok rivayet de vardır. Ve onların adları Cebrail'in, Mikail'in İsrafil'in, Azrail'in ve diğer bütün meleklerin adlarından önce gelen adlardır.
    O gün, Bedir ashabı babaları, kardeşleri, akrabaları, evlatları ve aşiretleriyle karşı karşıya geldiler. Yani birlikte neş'et edip birlikte büyüdükleri, kimi zaman acılarını kimi zaman sevinçlerini paylaşarak hayat sürdükleri şahsî dostlarını, Allah ve Resûl'ü için terkedip karşı karşıya geldiler. Ebu Ubeyde babasıyla karşı karşıya geldi. Hazret-i Ali, kardeşi Akil'in karşısında durdu. Hazret-i Ebu Bekir atını sürüp oğlu Abdurrahman'ın saflarını yardı. Hazret-i Ömer, hiç tereddütsüz, dayısı As İbn-i Hişam'ın boynunu vurdu...
    Abdurrahman, müslüman olduktan sonra birgün, babası Ebu Bekir'e şöyle dedi: "Bedir savaşında, birdenbire gözüme iliştin. Önüne gelen herkese kılıç sallıyordun. Seni başkalarına bırakıp, bir başka tarafa gittim. O'nu başkası öldürsün dedim." Ebu Bekir ise oğluna: "Oğlum sen o gün karşıma çıksaydın,Vallahi senin gibi yapmazdım. Allah ve Resûlü için oracıkta öldürürdüm seni" (43) dedi. Her baba evladını sever. Hazreti Ebu Bekir gibi bir baba ise çok daha fazla sever. Ama Allah'ı ve Resûlullah'ı herşeyden çok sever.
    Resûl-ü Ekrem'in huzuruna genç, filiz gibi bir delikanlı geldi: "Ya Resûlallah bir cemaat içinde, senin bahsin geçti. Babam da söze karışıp, hakkında uygunsuz sözler sarfetti. Başım döndü. Tahammül edemedim. Kılıcımı bağrına saplayıp, öldürdüm O'nu" dedi. Resûl-ü Ekrem sükût etti. Biraz sonra başka bir genç geldi. "Ya Resûlallah, babam, senin hakkında uygunsuz sözler söyledi. Baba katili olmak istemedim, başkasına havale ettim. O da babamı öldürdü. Sana uygunsuz söz söyleyen, seni tanımayan, takdir etmeyen bir baba yakışmaz bana. Sana bağlı isem, öyle bir babayı istemem" dedi. Resûlullah yine sükût ettiler. Birinci gence "Neden öldürdün?" demedikleri gibi, ikinci gence de "Neden öldürmedin?" demediler (44).
    Hakkında ayet nazil olunan, daha enterasan hadise ise; Ebu Ubeyde Hazretleri'nin başından geçen hadisedir. Allah Resûlü O'na "Ümmetin emini" buyurmuşlar, Cennet'le müjdelemişlerdi. Ümmetin arasındaki huzursuzluklar, hoşnutsuzluklar ve geçimsizlikler çok defa O'nun eliyle giderilirdi. Hazret-i Ömer vefaat edeceği zaman: "Hayatta olsaydı, size, O'nu tavsiye ederdim" demitti.
    Ebu Ubeyde, çok şefkatli ve merhametli, babası Cerrah ise, gözü dönmüş bir haindi. Bedir harbinde, birdenbire, oğlunun karşısına çıkıverdi. Ebu Ubeyde, karşısında babasını görünce, kendisini bırakmasını söyledi. "Baba, beni bırak, başka tarafa git, başkalarıyla savaş" dedi, hemen safların bir başka tarafına geçti. Babası tekrar karşısına dikilince: "Baba benimle uğraşma" diyerek yine yerini değiştirdi. Babası kafir bile olsa, bir baba katili olarak Resûlullah'ın huzuruna gitmek istemiyordu. Ama babası, tekrar, öyle bir yerde karşısına çıktı ki, yerini değiştiremedi, kaçamadı, kılıcını babasının sinesine sapladı. Cerrah, oracıkta yıkılıp öldü. Ebu Ubeyde ağlaya ağlaya Resûlullah'ın huzuruna geldi. "Ya Resûlullah. Ben istemeyerek babamı öldürdüm" dedi.(45)
    Baba insanın velinimetidir. Babayı öldürmek de çok mühim bir hadisedir. Fakat, Allah ve Resûlullah'ın karşısına çıkarsa, Allah ve Resûlü babaya tercih edilir. Hadise üzerine Cenâb-ı Hakk, şu ayeti inzal buyurdu: "Sen Allah'a ve ahirete îman eden, Allah ve Resûlullah'ı seven, bağlanan o kimselerden hiçbirisini Allah'a karşı böyle bir tahattide, Allah düşmanlarına karşı müsamahakar göremezsin, bulamazsın. Onlar, Allah ve Resûlü'nün karşısına çıkan hanımlarını, çocuklarını, torunlarını, baba ve atalarını terkeder, Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını tercih ederler." (46)
    Bu ayet Ebu Ubeyde'nin sinesine su serpmiş, yüreğindeki ateşi söndürmüş, aynı zamanda da itidal tavsiye etmişti. Ayetin ruhunda, insanın babasını o vaziyette öldürmeyip, başkasına havale etmesinin olacağı, fakat Allah ve Resûlü için öldürürse de muahaze edilmeyeceği mündemiçtir.
    Bizi de Allah ve Resûlü'ne ciddi bir sadakatin ifadesi olan aynı şeylerle imtihan etseler, bilmem ki o imtihanı kazanır mıyız? Deseler: "Resûlullah hanenize gelecek, şereflendirecek." Acaba mü'minler, O'nun gelmesini istemeyen kızları, hanımları, babaları veya oğulları varsa, onları evlerinden temizleyip, hanelerini Resûlulah'ın teşriflerine hazırlarlar mı?
    Eğer, evlerini önceden temizleyip Resûlullah'ın teşriflerine hazırlamışlarsa, onlar sadıklardandırlar. Sadakatlarını ifade etmişler demektir. İslâm'ın, Kur'ân'ın ve Allah'ın rızası uğrunda sizden istenenleri yerine getiriyorsanız, siz de sadıksınız demektir. Aksi halde sadakattan uzaksınız demektir. Hainlik veya hiyanet içindesiniz diyemiyorum. Çünkü kâlbde burkuntu yapar. Ama mefhum-u muhalifi odur.
     
    sahasan bunu beğendi.
  4. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    MÜ'MİN İSLÂM'LA BİRLİKTE GÜLER
    Mü'minin sadakatı, kendi haz ve zevklerini Allah'ın ve Resûlü'nun memnun olacağı amellerin üstünde tutmayacak kadar derin ve köklü olmalıdır. Mü'minin yüzü İslâm'la birlikte güler, yine O'nunla birlikte ağlar. Ashab Efendilerimiz, Resûl-ü Ekrem'in yüzüne bakıyorlar, O'nun yüzünde ızdırab ve işmizaz varsa ağlıyorlar, tebessüm varsa tebessüm ediyorlardı.
    Hazret-i Ömer anlatıyor: "Ben Resûl-ü Ekrem'in Bedir esirleri hakkındaki istişaresinden sonra yanından ayrıldım. Resûl-ü Ekrem, benimle bu meseleyi görüştüğü zaman, kararımı arzettim. 'Ya, Resûlallah bunları ağır fidye-i necat karşılığında bırakalım veya kılıçtan geçirelim. Akil'i Ali'ye ver, kafasını kessin. Bana da akrabalarımdan kim düşüyorsa ver, kafasını keseyim. Abdurrahman'ın kafasını da Ebu Bekir kessin, bu iş temizlensin' dedim. Allah Resûlü kararımdan pek memnun olmadı. Ebu Bekir ile istişare ettiği zaman mülayemet meşveretini aldı. 'Ya Resûlullah mülayim davran" dedi. Ben evime gittim ve döndüm. Baktım ki, Resûlullah ve Ebu Bekir ağlıyorlar. Yanlarına sokuldum. Hıçkırıkları iyice arttı. 'Ya Resûlallah, niye ağlıyorsunuz? Ağlanacak birşey varsa söyleyin ben de ağlayayım? dedim. Allah Resûlü kararımın isabetli olduğunu, Ebu Bekir ile kendi kararlarının yerinde olmadığını iş'ar eder mahiyetteki ayetin inzal edildiğini söyledi." (47)
    Sahabi efendilerimiz, Resûlullah'ın her haline iştirak ederler, dertleriyle dertlenirler, teessüründe ağlarlar, tebessüm ederse de sevinirlerdi. Mekke'nin fethinde, Hazret-i Ebu Bekir gözleri görmeyen babasını Allah Resûlü'nün huzuruna getirdi. Edeb timsali Efendimiz kendisinden çok yaşlı ve gözleri görmeyen Ebu Kuhafe'nin ayağına getirilmesinden memnun kalmayarak Ebu Bekir'e: "Bıraksaydın ihtiyarı evinde. Biz gelir, ziyaret ederdik" buyurdular. Her îman edenin Resûl-ü Ekrem'in elini tutup biat etmesi, böylece O'na intisabı çok mühimdir. Buna rağmen Efendimiz âmâ bir ihtiyarın ayağına getirilmesini istemiyor. "Bıraksaydın ihtiyarı evinde. Biz gelir, ziyaret ederdik" diyorlardı.
    Hazret-i Ebu Bekir anlatıyor: "Babam Ebu Kuhafe'nin gözleri görmüyordu. El yordamıyla Allah Resûlü'ne yaklaşıp elini eline uzattı. Allah Resûlü babamın elini tutarken, ben hıçkırıklarımı tutamadım. Resulullah Ya, Ebu Bekir niye ağlıyorsun?' dediler. Ben de 'Ya, Resûlallah, babamın yerine, îmanını çok arzu ettiğiniz Ebu Talib'in bulunmasını arzu ederdim. Şu uzanan elin babamınki yerine Ebu Talib'in eli olmasını ne kadar isterdim. Çünkü O'nun îman etmesini çok istemiştin. Babamın îman etmesi benim bir arzumdur. Fakat, amcanın iman etmesi senin çok şidettli arzundu, nasib olmadı. İşte ben ona ağlıyorum dedim.’(48)
    Sadık mü'minin, en mühim bir meselede, babasının ebedî saadeti kazanmasında bile Peygamberi'nin amcasını tercih etmesi fevkalade mühimdir. Hazret-i Ömer de "Ben Âl-i Ömer'e Abbas'ı tercih ederdim. Çünkü O Resûl-ü Ekrem'in amcasıdır" diyordu. Hazret-i Abbas küçük görülemez. O, ashabın efendilerinden ve Âl-i Resûldendir. Fakat zatî kıymeti itibariyle Cennet'le müjdelenen on kişiden ve iki vezirden birisi olan Hazret-i Ömer öyle bir mevki-i mualla ihraz etmiştir ki, Hazret-i Abbas'tan çok ileridir. Hazret-i Ömer, buna rağmen, Resûl-ü Ekrem'in hatırı için, "Âl-i Ömer'i Abbas'a feda edecek" fikir ve istikamettedir.
    Yağmur yağmıyor, Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyordu. Hazret-i Ömer'e müracaat ettiler: "Şu ashabı al, yağmur duasına çıkar. Ümid ediyoruz ki, Cenâb-ı Hak bize rahmet eder" dediler. Hazret-i Ömer çok zaman, başını yere kor, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem şöyle anlatıyor: Ömer'i çok defa secdede, kâlbi hıçkırıklarla çarpar, tir-tir titrerken görüyordum. 'Allahım! Ümmet-i Muhammed'i, Ashab-ı Resûlullah'ı benim günahlarımdan dolayı mahvetme. Yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyledir' diyordu."
    Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Eğer "Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme" diyebiliyorsanız; belalardan, musibetlerden ve İslâm'ın devasa meselelerinden müteessir oluyor, bunların sebebini herşeyden önce kendinizde görüyorsanız; Siz sadıklardansınız, sadık bir mü'min, İslâm'a sadık bir müslümansınız demektir.
    Bir müddet sonra, tekrar Hazret-i Ömer'e müracaat ettiler. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Ömer birden, birşey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazret-i Abbas'ın evine vardı. Kapısını vurdu. "Gel benimle" dedi. O'nu bir tepeye çıkardı. Orada, Abbas'ın ellerin tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: "Allah'ım! Bu Senin Habibin'in amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver." Sahabi diyor ki. "O el,daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz aşağıya yağmurla, selle birlikte indik."(49)
    Onlar, Allah Resûlü'ne ait herşeyi kendi nefislerine, arzularına ve isteklerine tercih etmekle sadakatlarını gösteriyorlardı. Askerdeki oğlunuzdan bir mektup gelse, hatırasıdır diye saklarsınız. Evladınız vefaat etse, ona ait şeyleri teyemmümen, teberrüken saklar, zaman zaman öpüp, koklarsınız. Her mü'min daima Resûlullah'a ait şeylerle müteberrik ve müteyemmim olmalıdır. O'na ait şeyleri, teberrüken yanında, vasfında ve ruhunda taşımalıdır. O'na ait şeylere sadakattan bir an bile ayrılmamalıdır. Lihye-i şerif'i (Sakal-ı şerif) bize getirenler, şuur ve sadakatlerinin ifadesi olarak O'nu atlaslarda saklamış, en mübarek gün ve gecelerde öpülüp, koklanılmasını adet hâline getirmitlerdir.
     
    sahasan bunu beğendi.
  5. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    OSMANLILAR'IN RESÛLULLAH'A SADAKATLARI
    Devr-i Saadet'ten sonra İslâmiyet'i en ciddi yaşayan ve Allah Resûlü'ne en bağlı olanlar Osmanlılar'dır. Devletin kurucusu Osman Gazi, Kur'ân'ın bulunduğu odada: "Ben Kur'ân'ın bulunduğu odada ayağımı uzatmam." diyerek, sabaha kadar uykusuz kalıyordu. Yavuz Sultan Selim, Allah Resûlü'nün huzurunda, adına hutbe okunurken: "Haremeyn-i Şerif'in Hâkimi" dendiğini duyunca, hemen doğrularak haykırıyordu: "Hayır! Hakim-ül Haremeyn değil Hadim-ül Haremeyn! Ben ancak hizmetçisi olurum oraların." Sultan Ahmet yazdığı dört mısra ile Resûl-ü Ekrem'in Kadem-i Şerifi'nin (Ayak izinin) şeklini tacına koyuyor. "Başımda taç gibi kıyamete kadar gezdiririm bunu" (50) diyordu. Dünyanın hiçbir yerinde yapılmayan bir işi de, sadakatinin ifadesi olarak yapıyordu. Efendimiz'in saçlarını ve sakallarını toplatıyor, ülkemize getirtiyordu. Biz bugün atlastan bohçalar içindeki o "Muy-i mübarek"ler karşısında, Efendimiz'i tahattur ediyor, O'nun huzuruna gider gibi edeble yürüyoruz. Kusurlarımızı hatırlayıp şefkat ve şefaatine koşuyor. O'nun elini, eteğini öpercesine dudaklarımızı değdiriyor, derin bir haşyetle başımıza koyuyor, salavat ve selamlarla sadakatimizi izhara çalışıyoruz.
    İnsanlar sevdiklerine ait en küçük şeylere bile sadakat gösterirler. İcab ederse onurlarını, şereflerini, herşeylerini feda ederler. Sevdiklerinin bir zülfüne dahi zarar gelmemesi için seve seve canlarını, ruhlarını verirler. Beklenen nesil, beklenen cemaat tekrar eski hüviyetine döner, Allah'ın ve Resûlü'nün arzu ve isteklerini şahsî arzu ve isteklerine tercih ederlerse; Allah'ın tevfik ve inayeti ile tarihin seyri ve hadiselerin akışı değişir, Cenâb-ı Hakk bize gülen yeni ufuklar açar. Elverir ki, sadakat üzere olalım.
     
    sahasan bunu beğendi.
  6. <<sevde>>

    <<sevde>> Deneyimli Üye Acemi

    Mesajlar:
    72
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    17
    İSLÂM FEDAKARLIK İSTER:
    İnsanlara çok güzel ve cazib görünen, hissiyatlarına hitab ederek kendilerini kabul ettiren sevdikleri, bağlandıkları ve gönül verdikleri; içecek, yiyecek, yatacak şeyler.. Eşler, kadınlar, kızlar.. Anneler, babalar, çocuklar.. Bağlar, bahçeler, çiçekler.. Elmaslar, altınlar, pırlantalar.. Makamlar, mansıplar, itibarlar..Hazlar, muhabbetler, dostluklar vb. pek tatlı şeyler vardır. Esas itibariyle çok den'i nefsaniyetimize uygun, dünyaya ait olan bu şeyler, Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını ikinci plana attıran, fenaya mahkum oldukları için insanları da aynı akibete mahkum ettiren faktörlerdir.
    Çok defa iş ile namaz karşı karşıya gelir de cemati bırakıp işinizle meşgul olursunuz. Resûl-ü Ekrem'in isteği doğrultusundaki bir kazanç ve muvaffakiyet ile dünyevî olanı karşı karşıya geldiğinde ikincisini tercih edersiniz. Ezan okunduğunda işinizi bırakıp camiye koşmazsınız. Çünkü bunlar nefsinize hoş gelen ve ücreti peşin alınan şeylerdir. Diğerlerinin ücreti ise şimdi verilmeyecek Ahiret âleminde verilecektir. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri insanların bu türlü zaaflarını bildiği için onları sayıyor, şu hususlarda zayıfsınız diyor.
    Allah'ın rızasını tahsil için sarfedilen cehdin neticesi, çok güzel bir akibettir. Bu cehd gerçek mü'minin sadakatının, feragatının ve fedakarlığının nişanesidir. Meseleyi tahlil edersek, cehd ve gayretimizin ciddiyeti nisbetinde, kazandırdığı huzuru, hissiyatımızın derinliklerinde duyarız. Ama bu huzur, sadakat, feragat ve fedakarlıkla amel eden gerçek mü'minlere müyesserdir. Îmanın muktezası vecibeleri yerine getirme cehdinin kâlben ve ruhen Cennet hayatı yaşattığını hissetmek o mü'minler için müyesserdir.
    Kur'ân ve İslâm azim bir fedakarlıkla kendilerine sahip çıkmadığımız takdirde vatanı, milleti ve gelecek nesilleri başıboşluğa, sahipsizliğe ve ateşîn bir hayata atmış olacağımızı bilmemizi istiyor. Her yerde kaynaşıp, mikroplar hâlinde çoğalan îmansızların insanlığa verdikleri zarara dikkatinizi çekerim. Bunların daha da çoğalması ve hakimiyetlerini artırmaları halinde mescitleri ve mabetleri de yakıp-yıkabileceklerini hesap ederek, meselelerimizi buna göre değerlendirelim. Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını birinci plana alıp vazifelerimizin üzerine titizlikle eğilmezsek, gelecek nesillerin başımıza açacağı badirelerin bizi nerelere götürebileceğini tahmin bile edemeyiz.
    Mü'minin gerçek şuura ulaşmasından sonraki fedakarlığı, feragatı, cehd ve gayreti kolaydır. Ama bu şuuru kazandırarak, müslümanları düşünür hâle getirmek, Allah'ın ve Resûlü'nün gerçek muhibleri olduklarını görmek çok zordur. Bunlar, mü'minlerin kâlblerine,O'nlara ait muhabbeti nakşedip, gergef gibi işlemekle, nazarlarındaki perdeyi kaldırıp afakî ve enfüsî yollarla O'nlara sevdalandırmakla ve Ma'rifetullahı elde edecekleri şehraha sevketmekle mümkün olacaktır. Ancak bunun akabinde mü'minler cehd ve gayrette bulunacaklar; araştıracak,inceleyecek ve yeni yeni cevherler bulacaklar, o cevherleri buldukları Hakk'ın kapısından ayrılmayacaklar, hayatlarının sonuna kadar sadakatla, feragatla ve fedakarlıkla koşacaklardır.
    Ayet-i Kerime: "Onlar vazife ile, cihad ile emrolunduğu zaman sana bakarlardı. Ama gözlerinde baygınlık alameti olarak bakarlardı. Sanki onlar, kafalarına birşey çarpmış, baygınlığa tutulmuş gibi sana yan yan bakarlardı."(5) diyerek yeni îman etmişlerin durumunu ifade ediyor. Onlar yeni iman etmişler, belki de Allah Resûlü'nün ganimetten verdiği yüz deve ile müslüman olmuşlardı da, îman henüz içlerine oturmamıştı. Kendilerinden ölmeleri ve savaşmaları isteniyordu. "Ne de ağır şeyler isteniyor!?" diye kalakalacaklar, baygınlıkla bakacaklar. Evet îmanın kâlblerine oturmadığı kimseler için, hakîkatlar ve vazifeler o kadar imkansız, aşılmaz görülecektir ki, onlara vazifeleri anlatılıp, hatırlatıldıkça ümitsizliğe, şaşkınlığa düşeceklerdir. Yüreklerindeki îmanları kemale ermiş mü'minler ise, Allah'ın ve Resûlü'nün sevdiği vecibe ve vazifeler hatırlatıldıkça, bilakis ümid, lezzet ve hazla dolup coşacaklardır.
    Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızı ve Allah Resûlü'nün mübarek zevceleriydi.Ebu Süfyan îman dairesine giremediği, îmanın hazzına eremediği, îman yümnüyle emin olamadığı devrede, bir gün Resûl-ü Ekrem'i iltimasçı yapmayı düşünerek, kızının evine gitti. Kapıyı vurmadan içeri girdi. Resûl-ü Ekrem'in bulunduğu her yer mescittir. Ebu Süfyan, evine girdiği kadının babasıydı ama necisti, pisti. Resûl-ü Ekrem'in Hane-i saadeti'ne girmeye hakkı yoktu.Ümmü Habibe ise kendisi vasıtası ile bulunduğu zor durumdan kurtulmak için yanına gelen babasını dışarıya atamıyordu. Fakat, Resûl-ü Ekrem'in mübarek hücresinde bulunan ve O'nun oturduğu sedire doğru gidip, oturmaya yeltenen babasının kolundan tutup, itiyor: "Sen oraya oturamazsın!" diyordu. Ebu Süfyan: "Beni mi yataktan, yatağı mı benden kıskandın?" deyince de: "O, Peygamber'in oturduğu sedirdir. Sen necis bir insansın, o sedire sürünemezsin baba." diyordu.(52) Resûl-ü Ekrem'e bağlılık. O'na tam bir sadakat.Kâlblerin O'ndan inhiraf etmemesi, O'nda fena bulması. İnsan fena fi’r-Resûl olmalı, fena fil Kur'an olmalı, fena fillah olmalı, kendi şahsî isteklerini ve arzularını unutmalı, Allah'ın Resûlü'nün ve Kur'ân'ın emir ve isteklerinde fani olmalı öylece yaşamalı. Ortada sadece Kur'ân kalmalı: "Bana istikametli hayatı, muvaffakiyet ve zafer ufkunu gösteren Kur'ân'dır" demeli. Heveslerimiz ve behimi arzularımız adına olan şeyleri O'na tercih etmemeliyiz. Mevla neyi istemişse yapmalı, neyi istememişse yapmamalıyız. Böyle bir anlayışla sadakat, feragat ve fedakarlık içinde olmalıyız.
    Resûlullah'a sadakat mevzuunda anlatılacak yüzlerce, binlerce misal vardır. Hubeyb'in kahramanlığı, Resul-ü Ekrem'i herşeye tercih etmesi.. Zeyd İbn-i Desinne'ye "Sen şu anda idam edileceksin. Yerinde Muhammed'in bulunmasını, kendinin çoluk-çocuğunla birlikte olmanı arzu eder miydin?" denildiğinde, kükreyip, "Ben bin defa ölsem bile Resûl-ü Ekrem'in zülfünün dağılmasını istemem! Yerimde olmasını arzu etmem!" diyerek, idam edilip, parçalanırken bile sadakatini göstermesi..(53) Zeyd İbni Sa'd'ın büyük bir kahramanlık nişanesi izhar ederek. Yemame'de aynı sadakatla Resûl-ü Ekrem'in açtığı yol ve çığır için canını feda etmesi.. Ve Sa'd İbn-i Rebi' gibi, Abdullah bin Cahş gibi, Sümeyye Hatun gibi, Nesibe Hatun gibi daha binlerce sadık kahraman vardır.
    Bezzar anlatıyor: "Ensardan genç bir çocuk olan Talha, Resûl-ü Ekrem'in huzuruna gelip 'Ben de dehalet ediyorum. Biat ediyorum.' dedi. Nazar-ı gayb bînîsîyle O'nun kâlbini yoklayıp, müşahade edip samimi olduğunu gören Allah Resûlü oradakilere de göstermek için ferman etti: 'Eğer sen, bana hakîkaten sadık bir biat edeceksen.Git babanı öldür, gel.' Talha kılıcı eline aldığı gibi koşunca. Resûlullah 'Gel. Ben sıla-i rahimi kat' için gönderilmiş bir insan değilim. Ben, Rahmetenlilaleminim. Rahmet için gönderildim.Fakat senin sadakatini görmek istedim.' dedi. Belki maksad-ı nebevî başkalarına göstermek, bize de göstermekti."(54)
    Talha kısa zaman sonra yatağa düştü, ölümcül hasta oldu. Resûl-ü Ekrem'i görmek istedi. Resûl-ü Ekrem yanına gidip Talha'yı gördüğü zaman, ölümünün yakın olduğunu anladı: "Talha gidiyor" dedi. Hergün namazdan sonra yanına uğruyor, hatırını sorup gönlünü alıyordu. Vefat edeceği gün de: "Birşey olursa çağırın, namazında bulunayım" demişti. Talha ise eli-ayağı soğuyup, canı boğazına geldiği zaman: "Bizim mahallemiz uzak bir mahalle. Ben vefat edersem Resûl-ü Ekrem'i cenazeme çağırmayın. Korkarım ki, Yahudiler bir fenalık yaparlar, yılan, akrep, çıyan gibi haşereler zarar verirler. Ona bir fenalık gelmesin. Beni gömün, gündüz haber verirsiniz." diyordu. O çocuk, böyle şeyler düşünüyor ve söylüyordu. Vefat edince de dediği gibi yaptılar. Adet olduğu üzere gece, namazını kılıp, gömdüler. Sabah namazında da: "Ya Resûlallah Talha vefat etti ve gömdük" dediler. Resûlullah müteessir oldu.Mezarının başına gitti. Ellerini kaldırıp şöyle dua etti: "Allahım sen Talha'yı, o sana gülüyor, sen de ona gülüyor, öyle karşıla. Allah'ım rıza ve rıdvanınla karşıla. Huzuruna geldiği an mütebessim ol Allahım." O tebessüm-ü mukaddes nasıldır bilemiyoruz. Ama Resûlullah Efendimiz: "Mukaddes bir tebessümle, sen onu öyle karşıla, o da seni öyle karşılasın" diyerek dua ediyorlardı.(55)
    O'nlar erkeği, kadını ve çocuğuyla topyekün şuurlu bir cemaattiler. O mümtaz cemaat böyle yaşadığı için tarihin akışını müsbet bir mecraya çevirmişti. Bugün çok azına şahit olduğumuz böyle sadakat numunelerinin çoğalmasını, Kur'ân, Allah ve Resûlullah namına istiyoruz. Böylece hadiselerin akışını değiştirecek, kafire aman vermeyecek olan imdad-ı îlahiye yetişecektir. Elverir ki, mü'minler sadakatlarında sabit, kaim ve daim olsunlar.
     
    sahasan bunu beğendi.
  7. FERASETLİ

    FERASETLİ KF Ailesinden Özel Üye

    Mesajlar:
    8.341
    Beğenileri:
    113
    Ödül Puanları:
    1.017
    yüreğine kalbine sağlık
    [​IMG]

    ALLAH RAZI OLSUN ÇOK GÜZELDİ...
     

Sayfayı Paylaş