Notu Gizle
SORU'NU SOR cevabını size iletelim. Soru sormak için TIKLAYINIZ.

M ü L K Allahin'dir

Konusu 'KUR'AN-I KERİM ÖĞRETİMİ' forumundadır ve Mu@YMe tarafından 1 Aralık 2008 başlatılmıştır.

  1. Mu@YMe

    Mu@YMe Vip Üye Özel Üye

    Mesajlar:
    9.258
    Beğenileri:
    147
    Ödül Puanları:
    1.017
    MÜLK ALLÂH’INDIR

    Allâh Teâlâ, peygamberler içinden varlık sâhibi olarak Süleymân -aleyhisse*lâm-’ı misâl vermektedir. Çünkü Süleymân -aleyhisselâm-, kendisine bahşedilen dünyâ servetini dâimâ kalbinin dışında taşımıştır. Bütün insanların gayretleri birleşse ve bir insanı Süleymân -aleyhisselâm- kadar zengin etmeye çalışsalar, bu asla mümkün değildir. Zîrâ rüzgârlar, hayvanlar, kelepçeli azgın şeytanlar, hep O’nun tasarrufu altında idi. Bu kadar saltanata sâhip olmasına rağmen Süleymân -aleyhisselâm-:

    مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا

    “Kim, güç (ve şeref) isterse (bilsin ki), güç (ve şeref) tümüyle Allâh’ındır…” (Fatır, 10)

    إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

    “Göklerde ve yerde olan herkes Rahmân’a ancak kul olarak gelecektir.” (Meryem, 93)

    وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللّهُ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Göklerin ve yerin (mülkü ve) hükümranlığı Allâh’a âittir. Allâh’ın gücü herşeye yeter.”

    (Âl-i İmrân, 189)

    قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “(Ey Rasûlüm!) De ki: Ey mülkün gerçek sâhibi Allâh’ım!.. Sen mülkü ve hükümranlığı dilediğine verirsin, mülkü ve hükümranlığı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü hayır Sen’in elindedir. Gerçekten Sen, her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmrân, 26)

    تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ

    “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarırsın; dilediğini de hesapsız rızıklandırırsın!” (Âl-i İmrân, 27)

    Bu âyet-i kerîmeler de gösteriyor ki, kullar için dünyânın asıl saltanatı, Allâh’ı zikretmek, O’nu unutmamak, O’nun mahlûkâtına hizmet ve O’nun rızâsı için infâk etmektir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de 200 küsur yerde zikredilen infak, malın ve canın Allâh’a adanışıdır. Yâni Rabbimizin ihsân ettiği nîmetleri yine O’nun uğrunda sarf etmektir. Buna göre müslüman da, hem varlığını hem de canını Allâh’a adayan insandır.

    Îmânın ilk meyvesi merhamettir. Ondan uzak bir gönül, zî-hayat (hayat sâhibi, canlı) sayılamaz. Her hayrın başı olan besmele ve Fâtiha, Allâh’ın merhametini bildiren “Rahmân” ve “Rahîm” isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayatları da şefkat ve merhametin zirve numûnelerini sergileyen menkıbelerle doludur.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Merhamet edenlere, Cenâb-ı Hak merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin…” (Tirmizî, Birr, 16; Ebû Dâvud, Edeb, 58) buyurarak, mü’minleri, bütün mahlûkâta şâmil bir merhamete dâvet etmektedir.

    Merhametin en olgun tezâhürleri de, birer kulluk vazîfesi olan infaklardır.

    Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı toplumumuzda ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmamak gerekir ki, muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, Rabbimize karşı bir şükür borcudur.

    Cenâb-ı Hak, müttakîlerin vasıflarını sayarken:

    وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

    “…Kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh yolunda) infâk ederler.” (el-Bakara, 3)

    buyurmaktadır.


    Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev’i çoktur.

    Sadaka ve infak, var olanın fazlasını vermekten başlar. Varlığı olmayan için ise, yarım hurma bile güzel bir infaktır. Verilişindeki ihlâs nisbetinde, kulu cehennem ateşinden muhâfaza eder.

    Şefkat, merhamet ve bunların en tabiî netîcesi olan infâkın, her müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesini arzu eden Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu bakımdan her mü’mini zengin kabûl eder. Çünkü O, hadîs-i şerîflerinde, mü’minlerin yaptığı emr-i bi’l-ma’rûf, tekbîr, tevhîd, mazluma yardım, muzdaripleri tesellî, muhtaçların gönüllerini hoşnud etme, yollardaki eziyet verici şeyleri giderme, hasta ziyâreti ve hattâ yerine göre bir tebessüm gibi her türlü sâlih amelin birer sadaka hükmünde olduğunu bildirmiştir.

    Bu itibarla asıl zenginlik, gönüldeki kanâat iledir. Herkes, kanâati kadar zengindir. Gönlü zengin kimselerin ise, bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengininin tebessümü, gönlündeki sevgi, huzur ve ferahlığı etrafına da aksettirir. Bu hâl, gerçekten ne kadar güzel bir infaktır. Bunun aksi olarak gönül fakiri olanları ise, hiçbir şey zenginleştiremez.

    Demek ki hakîkî zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir. Gerçek mü’minler de, gönül zenginliği nîmetine sâhip olup, infakta bulunanlardır. İnfak, her mü’minin mükellef bulunduğu diğergâmlık ve hassâsiyetin kâmil bir tezâhürüdür.

    Yermük Harbi’nde şehîd olan Hâris bin Hişâm, İkrime bin Ebî Cehl, Iyâş bin Ebî Rebîa -radıyallâhu anhüm-’ün hâli ne kadar ibretlidir. Bu İslâm kahramanları, son nefeslerinde susuzluktan ciğerleri kavrulmuş bir hâlde ateş gibi kumlar üzerinde kıvranırlarken, her biri, kendilerine uzatılan bir bardak suyu bir diğerine havâle etmiş, netîcede hiçbirine vefât etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de bir yudum su içemeden şehâdet şerbetini içmişlerdir. Bir bardak su, ortada kalmıştır. (Hâkim, Müstedrek, III, 270)

    Bu hâl, infâkın en yüksek derecesi olan “îsâr”dır. Yâni mü’min kardeşinin ihtiyâcını kendi ihtiyâcına tercih edebilme fazîletidir.

    Cenâb-ı Hak buyurur:

    الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

    “(O takvâ sâhipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allâh da, (bu şekilde davranan) ihsan sâhiplerini sever.” (Âl-i İmrân, 134)

    Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin

    bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiş olduğu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:

    “_Efendim! Kur’ân’da «öfkelerini yenenler» takdîr buyruluyor!” diyerek bu husustaki âyet-i kerîmeyi okudu.

    O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    “_Öfkemi yendim!” dedi.

    Bu sefer köle:

    “_Kur’ân’da aynı âyette «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdîr buyruluyor!” dedi ve âyetin bu hususla alâkalı kısmını okudu.

    Câfer Hazretleri:

    “_Haydi bağışladım seni!..” dedi.

    Bu defa da köle:

    “_Kur’ân’da aynı âyetin devâmında «Allâh, ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» buyruluyor!” diyerek, âyetin bu son kısmını da okudu.

    Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    “_Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!..” dedi.

    Bunlar, ümmete numûne olacak ne güzel infak tezâhürleridir.

    Allâh Rasûlü’nün bildirdiği üzere, susuzluktan bitkin bir hâlde soluyan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadın, sırf bu merhameti hürmetine binlerce günâhının affa mazhariyetiyle taltîf edilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151-152)

    Bütün bu misâller, gönül âlemlerimizi istikâmetlendirmek bakımından ne kadar ibretlidir.

    Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu, diğergâm, hassas, rakîk, merhametli, şefkatli ve cömert olmalıdır.

    Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, kendsine yakın olabilmemiz için sevdiklerimizden infâk etmemiz gerektiğini bildiriyor:

    لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

    “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla birr’e (yani hayrın kemâl noktasına) erişemezsiniz. Her ne infâk ederseniz; şüphesiz Allâh, onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)


    Âyet-i kerîmede geçen “birr” kelimesi; hayrın kemâl noktası, Allâh’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti mânâlarında tefsîr edilmiştir. Bunun yanında Cenâb-ı Hak, onu bir başka âyet-i kerîmede şöyle târif buyurur:

    لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ


    “Birr, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr (sâhipleri), Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- (Allâh’ın rızâsını gözeterek) akrabâsına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan, zekâtını veren, verdiği sözü tutan, felâket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte sadâkat gösterenler, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.” (el-Bakara, 177)

    Görüldüğü gibi “birr”i târif eden bu âyet-i kerîme, mü’minde bulunması gereken bütün üstün vasıfları kendisinde toplamıştır. Buna işâretle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Her kim, bu âyet ile amel ederse, îmânını kemâle erdirmiş olur…” (Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, I, 249) buyurmuştur
    .

    Maddî-mânevî infâkın müesseseleşmiş hâli ise “vakıf”tır. Vakıf, yaratılmış her şeye karşı müslümanın sâhip olması gereken diğergâmlık mes’ûliyetinin bir tezâhürüdür. Zîrâ vakıflar, yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin ortaya konduğu müesseselerdir. Allâh -celle celâlühü-, insanı, kâinâtı, eşyâyı emânet olarak vasıflandırmaktadır. Kâinatta her şey insana emânet olarak verilmiştir. Evlâd, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhtevâ içindeki emânetlerdir. İnsan, bunları titizlik ve hassâsiyetle korumak mecbûriyetindedir. Emânetin hakkına riâyetle yerine teslîmi de rahmet ve bereket vesîlesidir.

    Daha önce de naklettiğimiz, Süleymân -aleyhisselâm- ile serçe kuşu arasındaki meşhur tartışma, vakıf husûsunda gösterilmesi gereken hassâsiyeti bildirmesi bakımından da çok ibretlidir. Bilhassa vakıf hizmetlerinde bulunanların bu kıssadan lâyıkıyla hisse almaları zarûrîdir.

    Servette doğru olan gâye, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Unutmamak gerekir ki paranın yeri gönül değil, cüzdandır!.. Ârif bir şâirin şu kıt’ası; insanın dünyâ nîmetleri hakkındaki gafletini ne güzel anlatır:

    Bir misâfirhânedir dünyâ-yı dûn

    Anda bir kâşâne de, vîrâne de,

    Bir onulmaz çâresiz sevdâdayım,

    Hâne yaptırdım misâfirhânede!..

    Bilinmelidir ki, fakirlerin ve garîblerin duâları, varlıklı ve güçlüler için rahmet ve bereket vesîlesi, ayrıca bir huzur kaynağıdır. Yine bilinmelidir ki, fakirlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhiret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

    Ümeyye bin Hâlid -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh’tan, fakir muhâcirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsân etmesini isterdi. (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, I, 292)

    Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına şöyle buyururdu:

    “_Bana zayıfları çağırınız. Çünkü siz, ancak zayıflarınız(ın duâ ve bereketi) ile rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 70; İbn-i Hanbel, V, 198)

    İnsanoğlu mahlûkât içinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi fertler arasındaki farklılaşma ve kademeleşme ise, toplum nizâmının te’sîsi ve ictimâî hayâtın ahengini te’mîn içindir.

    Bu kademeleşmede ehemmiyetli bir yer teşkil eden zenginlik ve fakirlik, birbirine zıt iki iktisâdî durumdur. Zenginlik ve fakirlik gibi farklı imkânlara sâhip olma hâli, imtihan gâyesiyle takdîr-i ilâhînin ince ve derin hikmetlerini ihtivâ eder. Buna göre, ne zenginlik bir izzet, ne de fakirlik bir zillettir. Her iki durum da taksîm-i ilâhîdir; mukadderâtın hikmet ve maslahat tezâhürüdür. Allâh Teâlâ buyurur:

    نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ


    “…Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Varlıklı insanların servete râm olma netîcesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların gönlünde zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerinin tomurcuklanmasını engellemek, ictimaî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak gibi hikmetleri bulunan “zekât”, İslâm’da varlıklı mü’minler için farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakir ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti temin etme husûsunda “zekât ve infak” ibâdetinin çok mühim bir yeri vardır.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yâni helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeğe memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihan da kazanıldığı takdirde, rızâ-yı ilâhîye ve cennet nimetlerine nâil olunur.

    Fakir de, yoksulluktaki sabırsızlık, şikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyan gibi hususlarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, şâyet bunların netîcesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünyâ çilesi, ebedî âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Şükür ehli ve cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli, hasis zenginler ve buna mukâbil hâline sabır ve rızâ göstermeyip isyâna sürüklenen fakirler zemmedilmiştir. Dolayısıyla zenginlik de fakirlik de büyük birer imtihandır. Bu yüzden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, duâlarında:

    “Yâ Rabbî! Fakirlik ve zenginliğin âfetlerinden Sana sığınırım.” (Buhârî, Deavât, 45)

    buyurmuşlardır.

    O hâlde kanâat, tevekkül ve teslîmiyet, kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur…

    Hulâsa insan, yaratılışı itibârıyla dünyâya meyyâldir. Dünyâ nîmetleri, nefse câzip gelir. Ona aldananlar, doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insanın hırsı artar, daha da muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Böyle bir insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Nefsi ona: “Daha zengin ol; ilerde daha çok hayır yaparsın!” diye telkinde bulunur. Fakat unutmamak gerekir ki, “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.”

    buyrulmuştur. Çünkü bütün yarınlar bir meçhuldür.

    Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede, ölüm ânında rüyâdan uyanır gibi kendisine gelen insanın ebedî bir pişmanlıkla şöyle dediğini bildirir:

    رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ

    “…Rabbim! Beni(m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de, sadaka verip sâlihlerden olsam!” (el-Münâfikûn, 10)


    Ancak bu durumda iş işten geçmiş olacağı için, aynı âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ, bu hakîkati bildirmenin yanında kulun böyle demeden evvel ona verilmiş bulunan rızıktan infâk etmesini emreder. Aksi hâlde kulun düşeceği pişmanlık, yine âyet-i kerîmelerde ne kadar ibretli bir şekilde bildirilmiştir:

    كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا

    “Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyâda) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)


    “O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allâh’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? (Elbette ki) Kahhâr ve tek olan Allâh’ındır.” (el-Mü’min, 16)

    وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ

    “O günahkârların, Rableri huzûrunda başlarını öne eğecekleri ve: «Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi (dünyâya) geri gönder de, sâlih ameller işleyelim! Artık kesin olarak inandık.» diyecekleri zamanı bir görsen!” (es-Secde, 12)

     
    sahasan bunu beğendi.
    Sponsorlu bağlantılar

Sayfayı Paylaş