Notu Gizle
SORU'NU SOR cevabını size iletelim. Soru sormak için TIKLAYINIZ.

İmam-ı Malik Bin Enes

Konusu 'MALİKİ MEZHEBİ' forumundadır ve sahasan tarafından 10 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. sahasan

    sahasan © ◄ كُن فَيَكُونُ ► Forum Administrator

    Mesajlar:
    13.118
    Beğenileri:
    4.065
    Ödül Puanları:
    9.820
    İmam-ı Malik Bin Enes


    Büyük dedelerinden biri, Medine-i münevvereye göçüp yerleşmişti. Babası Enes, dedesi Malik ve amcası Süheyl hazretlerini hepsi; hadis-i şerif rivâyetinde bulunan, bir ilim ve edeb meclisi içindeydiler. Küçük Mâlik böyle, İslâmi ve ilmi bir muhitte yetişti. Önce, Kur'ân-ı Kerim'i ezberledi! Sonra annesine, ilim tahsil etmek istediğini söyledi. Anneciği çok sevindi ve ona, en güzel elbiselerini giydirip, sarığını güzelce sardı. Sonra da: ''Haydi yavrum! Şimdi git ve oku, yaz. Önce meşhûr âlim, Râbia bin Abdurrahman hazretlerine git. Ondan, edep ve ilim öğren!'' buyurdu. Öyle yaptı ve Hazreti Râbia'dan, rey'e dayalı fıkıh ilmini ve edeb öğrendi. Daha sonra, Abdurrahman bin Hürmüz hazretlerine devam etti. Bu husûsta, bizzat kendisi demiştir ki: ''Hocam ibn-i Hürmüz'ün derslerine, 13 sene devam ettim. Yanından hiç ayrılmazdım. Ondan öyle ilimler öğrendim ki; bunların bir kısmını kimseye söylemiyorum! Ehl-i Bid'atı red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler husûsunda, hepsinin en bilgilisiydi!''
    İmâm Mâlik ilimi tahsili uğruna, çok fedâkarlıklara katlandı. Bu yolda her şeyini harcamış, hâttâ evini bile satmıştır. Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah'ın azâdlısı Nâfi, İbn-i Şihab ez-Zühri ve Said bin el-Müseyyib (radıyallâhü anhüm) gibi hocalarına; çok saygı ve gayret gösterirdi. Gene kendisi anlatır: ''Öğle vakti; Hazreti Nâfi'nin kapısına gidip, beklerdim. Çünkü, Hazreti Ömer'in ve oğlu Abdullah'ın, bütün ilimlerini biliyordu. Kapıda beklerken, sıcaktan ve güneşten korunacak bir gölge bulamazdım! Nâfi dışarı çıkınca, edeble selâm verirdim. Onu hiç, kırmamağa çalışarak: ''Acaba Abdullah bin Ömer; şu mes'elede nasıl düşünüyordu?'' diye sorardım. O da hemen, suâllerimi cevaplandırırdı. Hocası Ehl-i Beyt'ten Cafer-i Sâdık hazretlerini de şöyle anlatır: ''Hazreti Ca'fer, çok yumuşak ve güleryüzlü idi. Resûlullah Efendimiz anılınca; yüzü sararırdı! Onun meclisine, uzun zaman devam ettim.Her görüşümde ya namaz kılıyordu, ya oruçluydu veya Kur'ân-ı kerim okuyordu! O takvâ sâhibi, âbid ve zâhid âlimlerdendi. Yanına girdiğimde; yaslanmakta olduğu yastığı mutlaka, bana ikrâm ederdi. Abdestsiz olarak hiç hadis-i şerif rivâyet etmezdi!''
    Mâliki Mezhebinin Kurucusu
    Abdullah bin Zübeyr şöyle anlattı: ''Birgün İmâm Mâlik'le birlikte, Mescid-i Nebevi'ye gittik. Biri gelip, selâm verdikten sonra sordu: 'Ebu Abdullah Mâlik, hanginizdir!' Gösterdik! Boynuna sarılıp, alnından öptü ve: ''Rüyâda, Sevgili peygamberimizi, burada gördüm! ''Mâlik'i çağır'' buyurdular. Sen geldin. Titriyordun! ''Rahat ol, Yâ Ebû Abdullah! Otur ve göğsünü aç!'' emrini verdiler. Emri yerine getirdiği zaman, her tarafa güzel kokular yayıldı! dedi. Bu rüyâyı işiten, İmâm-ı Mâlik ağladı ve: ''Rüyânın tâbiri; ilimdir!'' diye yorumladı. İmâm Mâlik herhangi dini bir mese'lede, hüküm çıkarmak için; önce Kur'ân-ı Kerim'e bakardı. Bulamazsa, hâdis-i şeriflere! sonra, ümmetin icma'ına (ittifakına)! sonra da, kıyâs yolunu araştırır idi. Ayrıca o, Medine ehlinin ittifakını da; müstakil bir delil kabul ediyordu! Bu yolla çıkardığı hükümlere; rivâyet yolu veya (Hicâz âlimlerinin yolu) denir. Onun gösterdiği bu içtihâdlarla amel etmeye; Mâliki Mezhebi adı verilir. Gösterilen şekilde ibâdet ve amellerini (işlerini) yapanlara da, Mâliki denir. İslâm dininde inânç ve itikadda ayrılık yoktur! Bütün Müslümanlar, Resûlullah Efendimizin ve Eshâb-ı Kiramın inandığı şekilde, inanmaktadırlar. Bunlara, Ehl-i sünnet ve'l-Cemaat denir. Kısaca, sünni adını alırlar. Müçtehid âlimlerin içtihad etmelerine; Dinin sâhibi izin vermiştir. Kur'ân'da ve hadisde açıkça hükmü bildirilmeyen, bâzı günlük muameleler ve bâzı ibâdetlerinde; böylece Müslümanlara kolaylık sağlanmıştır. Dört hak mezhebin biri de, onun kurduğu Mâliki mezhebidir. Mâlikiler daha ziyâde,Kuzey Afrika'da yayılmıştır.Eskiden, Endülüs (İspanya) ve Hicâz'da da vardı.
    Bizzat buyurdu ki: ''İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim, bir nûr'dur. Allahü teâlâ bu nûru, mü'min kullarının kalbine koyar!'' Müslümanlar sordular: ''Yâ İmâm! Kendisini medh'edenlere ne demeli?''
    ''Bir kimse kendini övmeğe başlarsa; değeri düşer!
    ''Minâfıkları nasıl anlarız?''
    ''Mescide gelen münâfıklar, kafesteki kuşlara benzer. Kafesin kapısı açıldı mı; uçarlar!''
    Bir Bayram Günü
    Bir, Bayram günüydü! Bayram namazını kıldıktan sonra Mâlik bin Enes, hocasını ziyârete gitti. ''Herhâlde bugün, boş vakti olur'' düşüncesiyle; İbn-i Şihab'ın kapısı önüne oturdu! Hocası orada birini farkedince, hizmetçisine: ''Kapıda kim var! Git, bak.'' dedi. O da gidip, baktı ve: ''Kumral yüzlü talebeniz var!'' cevabını verdi. ''Onu derhal, içeri al! buyurdu. Eve girdiği zaman, hocası yanına geldi ve: ''Bayramın mübârek olsun! Herhalde evine gitmeden, buraya geldin!'' deyince, cevâb verdi: ''Evet! Öyle oldu.
    ''Yemek yemedin, değil mi?'' diye sordu. Cevab vermesini beklemeden, sofranın hazırlanmasını emretti. O zaman Mâlik (Rahmetullâhi aleyh) edeble: Efendim! Yemeğe ihtiyâcım yok.'' diye konuştu. Hocası hayretle sordu: ''Öyleyse söyle bakalım; ne istiyorsun?''
    ''Bana, hadis-i şerif öğretmenizi.''
    İbn-i Şinab hazretleri ferâhlayarak:''Yazı yazacak; sahifelerini çıkar!'' dedi. Sonra tam 40 tâne; hadis-i şerif rivâyet ederek, yazdırdı. Talebesi ricâ etti: ''Biraz daha, Efendim!'' İbn-i Şihab (Rahmetullâhi aleyh) buyurdu: Şimdilik, bu kadar yeter! Bunları ezberleyip, naklettiğin zaman sen de; 'muhaddis' olursun.'' Ayrıca 300 Tâbiinden, 600'de onların talebeleri olan 900 hocadan; hadis-i şerif öğrendi. Hazreti Ömer'in, HazretiOsman'ın, Hazreti Abdurrahman bin Avf'ın, Abdullah bin Ömer'in, Zeyd bin Sâbit'in (Radıyallâhü anhüm) fetvâlarını öğrendi. Resûlullah Efendimizi görüp, vahyin gelişini bizzat müşahede edenlerin rivâyetlerini dinleyip; bu bilgilerle beslendi. Âkaide dâir bütün ilimleri öğrenip; ''İçtihad'' derecesine yükseldi! Zamanın en büyük, âlimlerinden biri oldu. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: ''Öyle bir zaman gelir ki! İnsanlar her tarafı ararlar; Medine'deki âlimden daha âlim, kimse bulamazlar! Süfyân, Nâfi, Zührü ittifakla demişlerdir ki: ''Medinedeki âlimden maksad; İmâm Mâlik'tir.''
    Ders Meclisi
    İmâm Mâlik derslerini, İmâm A'zam Ebû Hanife hazretleri gibi; mescidde verirdi! Bu husûsu soranlara, şöyle buyurdu: ''Her isteyen kimse, hadis-i şerif rivâyet etmek veya fetvâ vermek için mescide oturamaz! Böyle yapabilmesi için; ilim erbâbıyla ve mescidde itibarı olanlarla, istişâre etmesi gerekir. Eğer onlar kendisini, bu işe lâyık görürlerse; ancak o zaman oturup, ders veya fetvâ verebilir. sonra sözlerine, şunları ilâve etti: ''İlim sâhiblerinden 70 zât, ehil olduğuma şahidlik etmedikçe; bizzat mescide oturup ders ve fetvâ vermedim!'' Gerçekten onların şâhidliğinden sonra; sevgili peygamberimizin mescidinde (Mescid-i Nebevi) ders vermeğe başladı! Hazreti Ömer'in oturduğu yere oturur; Abdullah bin Mes'ud'un (Radıyallâhü anh) oturduğu evde bulunurdu! Böylece o büyüklerin yaşadığı çevrede, hayatını sürdürüyordu. Diğer âlimlerin bildirdiğine göre, İmâm Mâlik hazretleri, mescide gelir. Cemâatla 5 vakit namazı kılar ve cenâze namazlarında bulunurdu. Hasta olanları ziyâret edip, gerekli işlerini gördükten sonra; tekrar mescide gelip otururdu! İşte bu sırada talebeler ve ihtiyaç sahipleri etrafına toplanır; herkes alacağını alırdı. Hazreti İmâmın, iki türlü meclisi vardı: Birincisi, ders meclisi. İkincisi, fetvâ meclisi. Günlerinin bir kısmını; hadis-i şerif öğretmeye ayırırdı. İkinci kısmını da; fetvâ vermeye tahsis ederdi. Bir zaman sonra, rahatsızlandı. O zaman derslerini, evde vermeye mecbur kaldı. Hac mevsimi dışında Medineliler; her zaman onu ziyaret edip, müşküllerini hallederlerdi. Zamanla ziyaretçiler o kadar fazlalaştı ki, hepsini evi almazdı! Gelenlere sordurur, eğer fetvâ için gelmişlerse; yanlarına çıkıp mes'elelerini çözüverirdi. Yok eğer, hadis-i şerif öğrenmek için gelmişlerse önce gusleder, yeni elbiseler giyer sarığını sarar, güzel kokular sürünür! Sonra kendisi için hazırlanan kürsüye çıkar hadis-i şerif dersine huşû içinde başlardı! O mübârek hadisleri anlatırken; öd ağacı yakılır, ortalığı güzel kokular sarardı. Derslere gelenler çok olduğu için , kapıcı tutmuştu! O seslenir: ''Önce hicazlılar, buyursun!''derdi. Sonra, Şamlılar içeri alınır. Sonra da, Iraklılar davet edilirdi! Böylece hepsi bitindeye kadar, ders vermeye devam edilirdi. Gelenler arasında âlimler, âmirler, veliler eksik olmazdı.
    Medine'nin En Büyük Âlimi
    İmâm Mâlik 50 yıl ders veye fetvâ vermek suretiyle, Müslümanlara hizmet etti. Bu arada, çok kıymetli talebeler yetiştirdi. Öyle ki talebelerinin her biri; kendi memleketlerinin müracaat âlimleri oldular! Üstünlüğü tefsir, hadis ve fıkıh sahasında; tartışılmazdı! Tefsir ilminde; Garibü'l-Kur'an adlı eseri vardır. Hadis ilminde yazdığı Muvattâ adlı eseri; tam bir kaynak kitaptır! Hadis ilminde ''Hüccet'' olduğunda, ittifak vardır. Buyurmuştur ki: ''Ders gördüğüm hocalarımdan pek az kimse vardır ki; benden fetvâ almamış olsun!'' Bu sözü duyan, İmâm Yâfii dedi ki: ''Mâlik hazretlerinin bu sözü aslâ, öğünmek için değildir. Sâdece, Allahü teâlânın ni'metlerini bildirmek ve hamd içindir!'' İmâm Zerkâni de buyurdu ki: ''O, yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı âşıkârdır. Resûlullah (Sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin, hadislerinin vârisidir! Bizzat kendisi, 100.000 hadis-i şerif yazdı. 17 yaşında, ders vermeye başladı. Derslerinde bulunanlar, hocalarının derslerindekilerden fazlaydı!'' Abdurrahman bin Enes (Radıyallâhü anh) buyurdu ki: ''Hadis-i şerif ilminde şimdi yeryüzünde, İmâm Mâlik'te daha emin kimse yoktur. Ondan akıllı kimse, görmedim!''
    ''Bundan nasıl emin olabilirsiniz?''
    ''Şöyle ki: Süfyân-ı Sevri, hadiste imâmdır; fakat, sünnette, imâm değildir! Evzâi sünnette imâmdır; fakat hadiste imâm değildir! İmâm Mâlik ise, hadiste, sünnette de imâmdır!'' İmâm Şâfii hazretleri buyurdu ki: ''Hadis-i şerif okunan yerde İmâm Mâlik; gökteki yıldız gibidir! İlm'i hıfz etmekte, anlamakta ve korumakla hiç kimse; Mâlik (Radıyallâhü anh) gibi olamadı. Allahü teâlâ ilminde bana hiç kimse, onun kadar emin değildir! Allahü teâlâ ile aramda hüccet, İmâm Mâliktir!'' Evzai (Radıyallâhü anh) onun adını işitince: ''O, âlimlerin âlimi. Medine'nin, en büyük âlimi ve Hicaz'ın müftisidir'' derdi. Ahmed bin Hanbel ise, onun: ''Süfyân-ı Sevri'den, Evzâi'den, Leys'ten de üstün olduğunu!'' bildirdi. İmâm Şâfii ve Ahmed bin Hanbel hazretlerinin, onun talebesi olduğunu söylemek büyüklüğünü göstermeğe kâfidir.
    Halifeye Nasihat
    Medine Vâlisi nedense ondan, bir içtihâdını değiştirmesini istedi! İmâm Mâlik, kabul etmedi. Vâli, tekrar tekrar istedi. O da sırf vâli istiyor diye; içtihâdından vazgeçmeyi doğru bulmadı. Nihâyet hırsını yenemeyen Vâli, onu kırbaçla cezalandırmaya başladı. Hazreti ;mâm, her kırbaç vuruluşunda: ''Yâ Rabbi! Onları affet. Çünkü onlar, bilmiyorlar!'' diyordu. Bir müddet vurulunca, düşüp bayıldı! Suyla ayılttıkları zaman: ''Şâhit olunuz! Ben hakkımı, kırbaç vuranlara helâl ettim!'' buyurdu. Kendini eziyet edenlere, bu derece merhâmetliydi. Olayı işiten Halife (Devlet başkanı), çok kızdı. Hemen Vâliyi cezâlandırmak için, İmâm Mâlik'ten izin istedi. O da buyurdu ki: ''Kat'iyyen olmaz! Ben, onu affettim.'' Bir âlim şu rüyâsını anlattı: ''Gece rüyâda, Resûlullah Efendimizi gördüm. Mescidde, ayakta duruyorlardı. İmâm Mâlik de yanındaydı! Sevgili peygamberimiz önündeki misk kabından avuç avuç misk alıyor ve Mâlik hazretlerine veriyordu. O da, mescidde bulunanlara dağıtıyordu!'' Sonra o âlim rüyâsını: ''İmâm Mâlik'in ilimdeki üstünlüğü ve sünnet-i seniyyeye bağlılığıyla'' yorumladı. Halife Hârun Reşid, bir def'a kendisine dedi ki: ''Yâ İmâm! Senin Muvattâ adlı kitabını ve diğer eserlerini çoğaltıp; bütün İslâm diyârlarına göndereceğim. Herkesin, bunlara uymasını ve senin mezhebinde olmasını emr'edeceğim!
    O zaman Hazreti İmâm, şöyle cevap verdi: ''Yâ, Emire'l-Mü'minin! Hadis-i şerifte: ''Ümmetimin âlimlerinin ihtilâfı, rahmettir'' buyuruldu. Müslümanları bu rahmetten mahrûm etmeyiniz! Çünkü âlimlerin ihtilâfı; müslümanlar için rahmet (ve kolaylık) sağlar.'' Halife böylece, arzusundan vazgeçti. Sonra da, şu ricâda bulundu: ''Yâ İmâm! Acaba ricâ etsem! Hergün sarayı teşrif edip, benim çocuklara ders vermek lütfûnda bulunur musunuz?'' Hazreti İmâm tebessümle: ''Allahü teâlâ sizi aziz etsin! Siz şâyet ilmi, aziz ederseniz; aziz olursunuz. Zelil ederseniz; zelil olursunuz! Münâsibi odur ki; ilim bir kimsenin ayağına gitmez. Fakat tâlibleri; ilmin yanına gelirler!'' buyurdu. Halife özür diledi. Sonra da çocuklarını hergün; onun evine gönderip, ders aldırdı.
    İmâm Mâlik bin Enes hazretleri 795 (179h) yılında Medine-i münevverede vefât eyledi. (Rahmetûllâhi aleyh)
     
    Sponsorlu bağlantılar

Sayfayı Paylaş