HALVET ve UZLET

Vuslat

Deneyimli Üye
Acemi
#1
HALVET ve UZLET

Yalnızlık ve tek başına yaşama ma’nâlarına gelen halvet ve uzlet, bir anlamda, herhangi bir rehber ve mürşidin nezâretinde inzivâya çekilip vaktini ibâdetle geçirmekten ibâret sayılmış; diğer bir tefsire göre de o, kalbi bâtıl itikadlardan, karanlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hakk’tan uzaklaştıran tahayyüllerden arındırarak, bütün mâsivâya (Hakk’tan gayrı herşey) karşı kapanıp letâifin dili ile Hakk’la sohbetin ünvânıdır. Uzlet halvetin bir buudu, riyâzât da diğer buududur. Halvetin ilk basamağı kırk günlük bir fasılla tamamlandığı için buna “Erbaîn çıkarma” da denmiştir. Mürşid ve rehber, mürîd ve namzedi halvete sokacakları zaman onu alır, odasına kadar götürür; orada duâ eder ve ayrılırlar. Mürid, yapayalnız kaldığı o hücrede âdeta bir îtikâf hayatı yaşar! Ölçülü yer, ölçülü içer.. ve gücü yettiğince, Allah’a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir; hattâ cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenmeden zikr u fikirle meşgul olur...

Halvet; halktan uzlet ve riyâzat buuduyla menşei çok eskilere dayanır ve hemen hemen tasavvuf yollarının hepsinde de mevcuttur. Hattâ daha da ileriye götürüp enbiyâ-i îzâm ile irtibatlandırmak da mümkündür.

Evet; başta insanlığın İftihâr Tablosu olmak üzere birçok nebî ve velînin uzlet ve halvetlerinden söz edilebilir. Ne var ki, sistem aynıyla alınmadığı, alınamadığı gibi, alındığı kadarıyla da orijini tam korunamamış; değişik kalıplara ifrağ edilerek, az dahi olsa başkalaştırılmıştır. Hz. İbrahim’in uzleti, Hz. Musâ’nın erbainleri, Hz. Mesih’in riyâzâtı, Sultan-ı Enbiyâ’nın halvetleri ve daha niceleri.. değişik şartlarda, değişik ortamlarda ve değişik karakterler üzerinde farklı tatbikatlarla inkisâra uğradığından mâhiyetleri kısmen değişmiş ve başkalaşmışdır. Başka türlü olamazdı; zirâ halvet, şahısların ruh yapıları, mizaçları, mezakları, karakterleri ve ruhanîliğe istidatlarıyla çok alâkalıdır. Bu itibarla, kime nasıl ve ne kadar halvet teklif edileceğini kâmil mürşidler bilir.

İlk dönemlerinde Hz. Mevlânâ bir hayli “Erbaîn” çıkarır. Mürşidini bulunca, halveti terk ve celveti ihtiyar eder ki; ondan evvel ve ondan sonra da pek çok kimse aynı yolu tâkip etmişlerdir.

Halvetin riyâzat buudu nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve meâliye müştâk olan rûhu kemalât-ı insâniye semâlarına doğru şahlandırmaktır. Evet, ancak, riyâzat ile nefse gem vurulabilir; riyâzat ile o, kötü duygu ve tutkulardan vazgeçirilebilir; riyâzat ile teslimiyet ve inkıyâda zorlanabilir ve riyâzat ile mahviyet ve tevâzua alıştırılarak ayaklar altındaki topraklar haline getirilebilir ki; güllere saksılık yapmanın yolu ve erkânı da budur:

“Toprak ol toprak ki; gül bitsin; zirâ topraktan başkası güle mazhar olamaz.”

Riyâzat yoluyla, hemen herkes belli lütuflara mazhar olabilir; kimileri ilim ile ahlâkı, ihlâs ile ameli tehzib ederek hem Hakk’la hem de halkla muamelelerinde edep şuuruna ulaşırlar.. kimileri, sürekli kendilerini Rabbileriyle olan muamelelerinin gel-gitlerinde bulur ve bir lâhza ara vermeden O’na daha da yakınlaşma yollarını araştırırlar.. kimileri de, sert kabuğundan sıyrılan yusufçuk gibi hayatlarını, yeni ulaştıkları semâvî âlemlerin kelebekleri sayılan ruhânîler arasında sürdürürler.

Halvette asıl olan, gönül gözünün ağyâra kaymaması ve gece-gündüz demeden Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır olup beklemesidir. Bu bekleyiş aynı zamanda pasif bir bekleyiş de değildir. Bu bekleyiş kalbe akacak vâridâtı kaçırmama heyecânı içinde, gönül gözleri açık ve Hakk’la halvet adâbıyla geçirilen temkinli bir bekleyiştir. Bu ma’nâyı soluklayan Lâ mekânî Hüseyin Efendi’nin şu sözleri ne hoştur:

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca
Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca
İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur
Ol âb-ı safâbahş ile bu desti dolunca
Sen çık aradan hânesini sâhibine ver
Bî şek gelir Allah evine sen savulunca
Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca.!

Vâkıa Allah zamandan, mekândan münezzehtir ama, O’nun insanlarla alış-verişi de yine hep kalp yamaçlarında cereyan eder. Bu itibarla da kalbin zümrüt tepeleri, O’ndan gelecek tecellî dalgalarına her zaman açık ve hazır olmalıdır ki; Hazret-i Hakkı’nın ifâdesiyle:“Kasrına nüzûl eyleye Sultan gecelerde...”

Cenâb-ı Hakk bir yerde Hazret-i Dâvud (as)’a şöyle buyurur: “O evi benim için boşalt ki, ben orada olayım.” Bâzıları boşaltmayı, kalbin ağyâr düşüncesinden, yabancı mülâhazalardan, O’nu nazara almadan, âlemle gereksiz münâsebetlerden arındırma ve uzaklaştırma şeklinde anlamışlardır. Hazret-i Mevlânâ’nın bir hoş sözü de burada düşünce ufkumuza ziyâ olur:

-Akıllı olan kuyu dibini seçmiştir; zirâ halvette gönül safâsı vardır. Kuyu dibinin zifiri karanlığı halkın zulmetinden iyidir. Halkın ayağını tutan kimse baş alıp getirememiştir; yâni nihâyete erip sırra muttalî olamamıştır. Halvet ağyâra karşı lâzımdır, yâr’a karşı değil; kürk kış için gereklidir bahar için değil...”

Halvetten murâd, kalp hânesini ağyârdan temizleyip yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde Hakk’la berâber bulunan ruhlar ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhîdi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukâbil, bütün ömrünü halvette geçirdiği halde, kalbini ağyârdan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti de bir aldanmışlıktır ve beyhûdedir.

Aslında mâverâî halvette halktan tecerrüd ve uzlet yoktur. Böyle bir halvette insan, Mevlânâ’nın ifâdesiyle, bir pergel gibi, ayağının biri lâhut ufkunda, diğeri de nâsut kutbunda, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşar ki, enbiyâ ve asfiyâ kuşağında bilinen halvet de işte bu halvettir. Cenâb-ı Hakk, Dâvud (as)’a: “Yâ Dâvûd nen var, böyle halktan ayrılıp yalnızlığı ihtiyâr ediyorsun?” buyurur. Hazret-i Dâvud: “Yâ Rabbi halkı Senin için terk ediyorum” der. Cenâb-ı Hakk O’na: “Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve ihvânından ayrılmamaya bak ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!” ferman eder. Yâni, mâdem ki hedefin biziz ve mâdem ki, azmin köyümüzedir, gönlünü bizden gayrısına açma.!