FASILDAN FASILA ( Kürsü'den )

zeyd

KF Ailesinden
Özel Üye
#1
Allah nurunu tamamlayacaktır

Cenab-ı Hak, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla nurunu iş'al buyurmuştur ve parlatmıştır. Evet devr-i risaletpenahi'nin Efendimiz'in hayatıyla alakalı kısmı biterken Allah'ın nuru da tamamlanmıştır.

Efendimiz, ötelere yürüdüğü zaman -müverrihlerin tespitine göre- sahabi sayısı kadın-erkek, çoluk-çocuk yüz bine baliğ olduğu söylenmektedir. Rical kitaplarında tespit edilen Sahabe sayısı ise yaklaşık on bin kişi kadardır. On bin kişi şöyle böyle sadece bir mahallenin sakinleri kadar demektir. Evet, Resûl-i Ekrem'in kitabıyla, sünnetiyle arkada işin aktivitesini üzerine alan cemaatin kemmî durumu buydu. Keyfî durumuna gelince o çok derindi. Bu insanlar daha sonra cihanların hayat tarzını ve yeryüzünün coğrafyasını değiştirmişlerdir. Kendisinden çok kısa bir zaman sonra da Hulefa-i Raşidîn ve Emeviler döneminde, Afrika baştanbaşa fethedilmiş, Anadolu içlerine kadar gelinmiş; diğer taraftan Mâverâünnehir ve daha ötelere gidilmiştir. Ayrıca yine Emeviler devrinde Endülüs fethedilmiş, Avrupa'nın içlerine girilmiş, hatta İstanbul önlerine kadar gelinmiştir.

O güne kadar bir ma'nada Allah nurunu tamamlamıştır ama tamamlama henüz bitmemiştir. Yeryüzünde o nur inkişaf ve intişar ettikçe, muhtaç gönüller ona koştukça, herkes Resûl-i Ekrem'in neşrettiği envar ve rahmetten istifade ettikçe biz onu daima tamamlanıyor sürecinde göreceğiz. Dünden bugüne Efendimiz'den doğrudan doğruya istifade eden belli bir zümre hep bu gaye-i hayale hizmet etmişlerdir; bundan sonra da edeceklerdir. Hele bir sınıf vardır ki, Allah Resûlü bu sınıfı, "Ümmetimden yetmiş bin insan sorguya suale tabi tutulmadan cennete girecek. Ben Rabb'imden talep ettim, her ferde yetmiş bin insan ilave buyurdu." ifadeleriyle tebcil etmektedir. Cenab-ı Hakk'ın lütfunun ve Resûl-i Ekrem'in re'fetinin ifadesi olarak daha hesapta iken defterini alıp kurtulmuş ve emn ü emana ermiş bu zümrenin sayısı kesretten de kinaye olabilir. Ayrıca yine hadislerin ifadesine göre, bir güruh cezasını kabirde çekecek, başka bir güruh mahşerde sıkıntılar çekecek, ayrı bir zümre ise çilelerini çektikten sonra halas olup cennete dâhil olacaklardır. Binaenaleyh Efendimiz'in getirdiği envar ve esrardan hemen pek çok kimse istifade edecek ve nur-u ilahiden istifadeleri ölçüsünde ötede mükâfat göreceklerdir.

Öyle ise bize de bu nurdan istifade etmek için belli sorumluluklar düşmektedir. Zira Resûl-i Ekrem'in nuru tam inkişaf ettikten sonra o, âhir zamanda hüsuf ve küsufa maruz kalmış ve nurunu eski devirde neşrettiği gibi neşretmez hale gelmiştir. Onun beşâretleri ve müjdelerine dayanarak diyoruz ki, kıyamete yakın son küsuf ve hüsuf dönemi gelmeden evvel yeniden bir kere daha Sahabe-i Kiram devrinde olduğu gibi o nuru inkişaf ettirme uğrunda hırz-ı can etmeli ve öndekilerin arkasında yerimizi almalıyız.
09 Ocak 2009, Cuma
 

zeyd

KF Ailesinden
Özel Üye
#2
Üzerimde tesiri bulunanlar
Hocaefendi, kendi aile büyüklerini anlatıyor:Büyükannem, çok az konuşan ve hâliyle İslâm'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı.

Multimedya
HEY GİDİ GÜNLER

Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya, meşâyıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiat itibariyle çok yumuşaktı.

Eğer üzerimde bir tesirden bahsedilecekse, ben babamdan annemden önce büyükannemi idrak ettim, onu tanıdım. O'nun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah'la irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben, öyle kahkaha attığını hiç görmedim. Çok onurluydu.

İkinci olarak, babamın tesiri de az değildir. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi.

Ben Kaside-i Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. O'nu babamın okuyuşlarından kaparak ezberlemişimdir. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.

Nükteleri vardı; fakat bu nükteler onun kıvrak zekâsından kaynaklanan nüktelerdi. O, hep ciddiyet âleminde dolaşır dururdu.

Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o otuz beş yaşlarındaydı. Onu başındaki sarığıyla tanıdım. Ve onu hiçbir zaman sarıksız görmedim. Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta bir gün Mehmet Kırkıncı Hoca babamı kastederek şöyle demişti: "Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi. Nerede, nasıl ve ne ölçüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlâk ve terbiye ister."
16 Ocak 2009, Cuma