Bizim Dinimizde Bağlamak Sevgiyle Olur

sahasan

© ◄ كُن فَيَكُونُ ►
Forum Administrator
#1
Bizim Dinimizde Bağlamak Sevgiyle Olur

Bu yolun büyüklerini sevenlerin kalpleri o kadar kıymetlidir ki, Allahü teala cevheri o kalplere koymuştur.

Bizim dinimizde, bağlamak, iple, parayla, mevki ile değildir. Bizim dinimizde bağlamak, sevgiyle olur. El mer’ü meâ men ehabbe buyuruluyor. Dünyada kim kimi severse, ahirette onunla beraber olacaktır. Buradaki meâ kelimesi, bağlamaktır. İşte bu bağlamak, sevgi demektir. Sevgiyle bağlananları kimse koparamaz. Menfaat ile bağlananlar, koparılır. Ama aşk sararsa dünya menfeati araya giremez,… onu ancak âşıklar anlar. Allahü teala bize o büyüklerin sevgisini nasip etsin inşallah.

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyyenin son sözünde cehennemin ne olduğu anlatılıyor. Bunlar okunup, düşünülünce insanın ağzının tadı kaçıyor, insanın içine bir korku geliyor. Orada en üst tabakanın en hafif yer olduğu halde, dünya ateşinden yetmiş kat daha şiddetli olduğu yazıyor. Diğer tabakaları çok daha şiddetli.. İman etmeyenler sonsuz kalacak. (ihtimal bile olsa) nasıl buna razı olunur, oysaki gerçek.. Eğer insanlar yalnız sonsuz kelimesini bile bir düşünse, eli ayağı titrer, yemek yiyemez, ayağını uzatıp yatamaz.. Sonu yok!.. Azıp kurdurmanın zamanı değildir. Mahcup ve mahzun bir vaziyette, Allahü tealanın yardımına muhtacız.

Abdullah-ı Dehlevi hazretleri buyuruyorlar ki; Birgün beni cehennem ateşi korkusu sardı. Ya rabbi, bilerek veya bilmeyerek bir hata işlemişsem, orayı hak etmişsem, adaletinle beni oraya gönderirsen,… diye düşünürken, Cenab-ı Peygamber ‘aleyhissalatü vesselam’ efendimiz tecessüm etti. Peygamber efendimiz ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ buyurdu ki; “Kimin kalbinde benim sevgim, benim ismim varsa, korkmasın, benim sevgim olan yeri ateş yakmaz”. Hiç olmazsa yüz defa salevat-ı şerife getirelim de, bir irtibat kurulsun.

Birgün birisi rüyasında, Peygamber efendimiz ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ Eshab-ı kiramla beraber otururlarken görmüş. Kendiside orada misafirmiş. Melekler gelmiş, başta Peygamber efendimiz olmak üzere, hepsine su döküp, abdest aldırmışlar. Bu misafire sıra gelince, yüzüne bile bakmamışlar ve gitmişler. Misafir, Peygamberimize gelmiş, ya Resulallah, ben de müslümanım, ben de senin ümmetindenim. Elime döksünler diye su istedim, bırakıp gittiler demiş. Peygamber efendimiz; Sen kimsin, buyurmuşlar. Aman efendim, ben filan oğlu filanım, demiş. Peygamber efendimiz; Ben seni tanımıyorum. Günde kaç defa bana salevat-ı şerife getiriyorsun ki, ben seni tanıyayım. Benimle ne irtibat kuruyorsun, buyurmuşlar.

Birgün Resulullah efendimizin huzuruna iki şahitle bir yahudi gelmiş. Ya Muhammed, ‘aleyhissalatü vesselam’ senin ümmetinden filan kişi gece geldi, ahırdan devemi çaldı. Şimdi deve onda, demiş. Deveyle beraber çağırın, buyurmuşlar. Deveyle beraber gelmiş. Yahudiye, şahidin var mı, buyurmuşlar. İki şahit varmış. (Bizim dinimizde itiraf ve şahit çok önemlidir). Şahitlere, bu deve kime aitti, buyurmuşlar. Şahitler de, yahudinin demişler. Müslümana dönüp, bu gece ahıra girip bu deveyi çaldın mı, buyurmuşlar. Efendim, vallahi billahi yapmadım, aklımdan bile geçmez demiş. Peki şahidin var mı, buyurmuşlar. Ya Resulallah, şahidim yok, demiş. Din hükmüne göre, şahitlerin verdiği bilgiye göre, deve yahudiye aittir ve fakat hırsızın da cezası verilecektir. (O mübarek zât kalbinden düşünmüşki; “Ya rabbi, her gece Peygamberimize ‘aleyhissalatü vesselam’ yatmadan, uyumadan evvel, on salevat-ı şerife okurum. Eğer bu kabul edilmişse, bu deve konuşsun”.) Tam hüküm verilirken, deve, ben de konuşabilir miyim, demiş. Deve konuştuğu anda, yahudi titremeğe başlamış. Deve; “Ya Resulallah, bunlar yalan söylüyorlar. Ben bu müslümanın devesiyim” demiş. Sonra yahudiler kaçmışlar. Bu sefer Cenab-ı Peygamber buyurmuş ki; Bana günde on defa salevat-ı şerife getireni, Allahü teala dünyada bu sıkıntıdan kurtardığı gibi, ahirette de inşallah daha büyük sıkıntılardan kurtarır.

Güneşin karşısına bir ayna konsa, aynanın karşısına başka bir ayna konsa, bu aynadaki görüntü, öbür aynada da görünür. Bir başka ayna konsa, güneş orada da görünür. Taa ki, aynalar devam ettiği müddetçe.. Ama arada ayna olmazsa, görüntü biter. İşte güneşin görüntüsü, böyle aynadan aynaya intikal ettiği gibi, Peygamber efendimiz de ‘aleyhissalatü vesselam’ manevi bir güneştir, dünyadaki bütün müslümanların hepsine gelen rüşd ve hidayetin, vilayetin kaynağıdır. O, bir güneştir. Aynanın karşısında aynalar vardır, Onlar da Eshab-ı kiramdır. O güneş evvela Eshab-ı kiramın aynalarına yansıdı. O aynalardan da, müteselsilen dünyadaki bütün müslümanlara intikal etti. Peygamberimiz ‘aleyhissalatü vesselam’, kalbimde ne varsa Ebu Bekr-i Sıddıkın kalbine aktardım, buyurmuştur. Ebu Bekr-i Sıddık da, kalbinde olanları Selman-ı Farisiye aktardı, müteselsilen her asırdaki büyükler talebelerine bu güneşi aktararak ayna olmuşlardır. Hep aynadan aynaya intikal ettiği için, Cenab-ı Peygamberin kalbinden çıkan nur neyse, o nura son aynaya bakanlarda kavuşur. Bu nur, kavuşanlara, inşallah hem dünyada, hem kabirde, her yerde yeter ve yetişir. Çünki O nur bir cevherdir, Allahü teala o nuru çöplüğe koymaz. Bu yolun büyüklerini sevenlerin kalpleri o kadar kıymetlidir ki, Allahü teala bu cevheri o kalplere koymuştur.

Şimdi böyle büyükleri bulabilmek çok zor.. fakat kendileri buyuruyorlarki; Bizi bulmak isteyenler kitaplarımızın satırlarının arasında bulsunlar. Onun için, ehlisünnet itikadını anlatan kitaplara sahip çıkmak, bunları okumak, okutmak, yaymak en kıymetli ibadetdir. Bir insanın dünyası için yardımcı olmak bile çok kıymetlidir, yanan bir evden bir insanı kurtarmak nekadar büyük hizmettir, kaldıki bu bir dünya ateşidir. Ya ahiret ateşinden kurtarmak… hiçbirşeyle kıyaslanamaz. Bir insanın dünyası için iyilik yapmak kıymetlidir, fakat ahreti için iyilik yapmak elbette çok farklıdır. İnsanın karnını doyurmak güzeldir ama kalbini doyurmak başkadır. Karnını doyurursanız geçici kısa bir zaman faydası olacaktır, kalbini doyurursanız ebedî ateşten kurtulur. Cenab-ı Hakkın dinine hizmet etmek için helal lokma önemlidir. Helal lokmayla beslenen vücudun en iyi istifadesi, kalbin nurlanmasıdır. Çünki kalp çok hassastır. Kalp, bir havuzdur, ama madde değildir, bir kuvvettir. İnsan vücudunda onun bulunabileceği organ, yürektir. Nasıl ki, ampulün içinden ceryan geçince o ince teller ışık veriyorlar.. Nefis de, akıl da öyledir. İnsanın kabine gelenler, iki kaynaktan gelir. Büyükler buyuruyorlar ki; İnsanlar başlangıçta aldıkları zevkin nefisten mi geldiğini, kalpten mi geldiğini, ayıramazlar. Halbuki nefisten gelen zevk ile kalpten gelen zevk, çok farklı şeylerdir. Biri cennete, biri cehenneme götürür. Bunları ayırmak çok zordur. Fakat insanlar zamanla ibadet yapmak, Allahü tealanın ismini çok zikr etmek suretiyle, kalp yavaş yavaş nefsin tesirinden ayrıldıkça, kendi zevkini bulmaya başlar. Ötekisi zaten kendi zevkine devam ediyor. Ama kalp kendi zevkinden bihaber iken, o yaptığı ibadetler sebebiyle, Kur’an-ı kerim okumanın, namaz kılmanın, sohbetin çok zevkli olduğunu, hele hele konuşan birisi güler yüzlü-tatlı dilli ise, çok tatlı olduğunu anlar. İşte bu zevkler ayrıldığı zaman, hak ile batıl ayrılır. Başlangıçta, hepsi beraberdi, karışıktı. İşte büyükler buyuruyorlar ki; Kalbin bu zevkleri ayırabilmesi için, onun güçlenmesi, kuvvetlenmesi lazımdır. Onun gücü ve kuvveti, ibadetlerdedir, haramlardan sakınmaktadır. Ama en kıymetli, en güçlü ilaç da, gene sohbettedir.(O büyükleri sohbeti bulunmadığı zaman, kitablarını okumak da, onların sohbetinde bulunmaktır). Büyükler buyuruyorlar ki; Hiçbir üstünlük, hiçbir şifa, sohbetinki kadar olamaz. Çünki insanın bütün organlarına hitap eder. Sonra büyüklerden bahs edildiği için de, Onların ruhaniyetleri bahsedildiği yere gelir. Biz bilsek de, bilmesek de, anlasak da, anlamasak da, karpuzun güneşin enerjisini anlamadan olgunlaştığı gibi, insan o ruhlardan istifade eder. Bilmek şart değildir. Karpuz güneşten aldığı enerji ile olgunlaştığını bilmediği bibi.. İşte Onlardan çok bahs edince veya bahs edilen yerlere gidince, insanın kalbi yavaş yavaş kendine gelir, kendini tanımaya başlar ve doğru ile eğriyi ayırmağa başlar. Birgün birisi büyük bir zâta, efendim siz çok hocanızdan bahs ediyorsunuz. Neler öğrendiniz ki, bu kadar seviyorsunuz, bu kadar çok şeyler anlatıyorsunuz, diye sormuş. Buyurmuşlar ki; Efendim, ben önceleri kim sevilir kim sevilmez, bilmiyordum. Hangisi eğri, hangisi doğru, bilmiyordum. Bu mübarek zât, bana bu sevilir bu sevilmez, bu iyi bu kötü diye anlattı, ondan sonra öğrendim, buyurmuşlar. Bu büyükleri tanımayan insanlar, her şey benim olsun, ben şöyle yapayım, böyle olayım diye gözü yükseklerde olur. Fakat tanıdıktan sonra anlar ki, asıl iş, asıl insanlık, kendini tanımaktır, kendisinin hiçbir işe yaramadığını, ancak o büyüklerin muhabbetiyle biraz şeref kazanacağını anlamaktır. Onun için, abdiyyet, kul olmak, makamların en yücesidir. Onun için, Peygamber efendimize ‘aleyhissalatü vesselam’ siz kimsiniz, diye soranlara, Abdullah, derdi. Yani, Allahın bir kulu… Abbdiyyet, tasavvufta en büyük derecedir. Ama karşında, ademiyet, yani yok olmak vardır. İnsan ne kadar yok olursa, o kadar var olur, o kadar yüce olur. Çünki nefsin arzularını yerine getirenler ile Allahü tealanın emir ve yasaklarını yerine getirenler bir olmaz. Onun için, tercih bize kalmıştır, sonunda pişman olacağımız, bırakacağımız işleri, bugünden terk etmelidir. Onun için, ahrette, yapılan bütün hizmetler içinde, yalnız ve yalnız ihlaslı olanlar ayrılacaktır. İhlassız olanlar işe yaramayacaktır. En büyük müflis, çok ibadetle, çok hizmetlerle ahirete gelir, fakat kendisine bir şey kalmaz. İhlassız, niyeti bozuk ameller işe yaramayacaktır.. Akıllı tüccar olup, ahiret kazancımızı düşünmeliyiz efendim


Allahü tealaya emanet olunuz efendim.


Ali Zeki Osmanağaoğlu