Benim Babam Öldü..Hiçbir Şey Diyemedim!

  • Konbuyu başlatan VEHUL
  • Başlangıç tarihi
V

VEHUL

Guest
#1
Belki babamı yıllar önce kaybedişimden ve ona bugünlerde her zamankinden daha çok duyduğum özlemden, belki de aşağıdaki metnin yazarının duygularımı çok güzel bir şekilde gün ışığına çıkarmasından kimbilir? bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim...Lütfen sonuna kadar okuyunuz..


Son zamanlarda iyice zayıflamış olan babanın kemikli yüzünü görmeden inanamaz insan. O örtüyü açana kadar sanki ortada bir yanlış anlaşılma varmış gibi hissedersiniz, içinizde kaynağı belli olmayan bir umut... Kimseleri görmeden doğruca babanın odasına gider, umutla üzerindeki örtüyü açarsınız. Buz gibi yüzüne dokunur son kez öpersiniz, gözyaşlarınız örtüye damlar... Kalbe yer edecek bir ağırlık çöker o an. Her şey bittikten sonra, 'Son kez öptüm ben babamı' dersiniz. Babanın öldüğü rüyalara bile tahammül edemezken, şimdi bomboş kalan odasında sessizce ağlar, yastığına sarılıp öldüğü yatakta uyumak istersiniz."

Benim babam öldü. Hiçbir şey diyemedim, ağlayamadım bile... Yıllar geçti, hâlâ ne zaman o aklıma gelse, koca bir yumru da gelir boğazıma yerleşir. Hiç ağlayamadım, hâlâ daha da ağlayamıyorum. Söyleyeceğim bir dolu şey vardı. Kim dinler ki, onun artık dinleyemediklerini?.. Eksik kalmış onca konuşmayı, aramızda kalmış, halledilmemiş onca konuyu da aldı götürdü gittiği yere. Hiç ölmez sanırdım ben o heybetli adamı. Çok güçlüydü, alev alev yanan bakışlarıyla dağları delerdi; güçlü nefesiyle bir of çekse dünyayı yıkardı... Dağ gibi adamdı, dağları taşırdı sırtında; gün geldi kendini taşıyamaz oldu. Taşı sıksa suyunu çakaran adamı son mekânına taşımak bana düştü. Anlayamadım nasıl olduğunu, nasıl öldüğünü. Yaşasa yaşardı; ama öldü...
Evlenmekten, çocuk sahibi olmaktan vazgeçtim; adam olduğumu bile göremedi. Hep kendimi ona karşı var etmiştim ben, artık var olma, adam olma şansım da kalmadı. Kendi doğrularımın peşinde koşarken, yanlışları buldum. Bulduğum yanlışları onun sırtına yükleyip gönderirdim gittiği yere... Ama o gittiği yere benim yanlışlarımı götüremedi; ebelik bende kaldı...Yaşarken onu suçlamak kolaydı. Hem o tüm heybetiyle, yıkılmaz cüssesi, çelik gibi sinirleriyle kolaydaydı; hem de ben kolayca suçlayabilecek kadar toydum. Yabani oluşumdan dolayı hep suçladım onu, başarısız ilişkilerimden, kendi hayatımdan dolayı suçladım. Suçsuz olduğunu ancak öldükten sonra anlayabildim. İyiliğimi istiyordu, kendisi gibi yabani bir insan yetiştirirken. Zamanı gelirse, geldiğinde kendi çocuklarımla da benim benzer sorunlar yaşayabileceğimi çok sonraları fark edebildim. Bunun sıradan bir döngü olduğunu çok geç fark ettim ve artık ona fark ettirecek zamanım kalmamıştı. Ölmeden önce suçlu bulurdum, öldükten sonra şanslı bulmaya başladım onu. Dünyanın dertlerini dünyada bırakıp gitti...
Benim artık suçlayabileceğim bir babam kalmadı. Kendimi suçluyorum artık hep... Babamı üzdüğüm gibi üzülmekten korktuğum için, evlilikten ve çocuk fikrinden soğudum. Bir ömür boyu mutlu olabileceğimiz kadınları her seferinde kendimden soğuttum. Ya ilgimle, ya ilgisizliğimle boğdum aşkları... Babamla ilişkimi rayına koyamadım; kimseyle koyamadım. Ondan en iyi öğrendiğim şeyi yaptım hep. Kavgalarda dünyanın en cüretkâr adamı, aşklarda dünyanın en korkak adamı oldum...

Ben artık onunla öfke değil, sevgi sözcükleriyle konuşmam gerektiğini fark ettiğimde zamanımız dolmak üzereydi. Ölmeden hemen önce sarılabildim ilk defa babama, "Baba, seni seviyorum..." sözlerini duyduktan iki saat sonra da öldü. Nefesi kalmamıştı pek, benimle konuşamadı. Ben odadan çıkınca anneme, "Beni bu kadar çok sevdiğini bilmiyordum" demiş. Ben babamı hep sevdim; ama hep korkuyla sevdim... Korkuydu bütün hayatımı gurbete çeviren. Kavgalardaki cesaretim gitti ama aşklardaki korkularım kaldı. Çocuklarımın beni sevdiğini ölüm döşeğinde anlamaktan, onları sevdiğimi ölüm döşeğindeyken göstermekten çok korkuyorum... Ben babamı affettim, o beni affetti. Ama hayat aynen kaldı. Affettikten sonra birlikte yaşayacağımız zamanımız kalmadı. Ölmesin, hayatı paylaşalım isterdim; ama öldü. Bir kere öldü, tam öldü...

Baban kollarında ölürken sorarsın kendi kendine, 'Niye o? Niye ben değil?' diye. Umutsuzca gittikçe azalan kalp atışını gösteren dijital ekrana bakarsın ve babanın buz kesmiş ellerini öpersin ısınsın diye. Ağlamak istersin ama bakıyordur sana, ağlayamazsın üzülmesin diye. Dudaklarından yalanlar dökülür art arda. "Babacığım hani narkoz vermişlerdi ya ameliyatta sana, onun gibi bir iğne yaptılar, yavaş yavaş uyuyacaksın birazdan. Uyandığında ben buradayım". Ve baban sonsuza kadar uyur... Hemşireler zaten kapıda sonun gelmesini beklemektedirler. Gözlerini öpersin ellerinle kapatmadan önce, biri tam kapanmaz... 'Gözüm arkada kaldı' gibi değil de, 'Gözüm üzerinizde' der gibidir sanki. Hemşireler sizi odadan çıkarır. İki- üç adım atarsın sonra trafik kazasından kılpayı kurtulduktan sonra olduğu gibi dizlerin titremeye başlar. Nefes alamadığını fark edersin. Hem de uzun zamandır. İlk gördüğün ölümdür bu ve ilk gideceğin cenaze babanın cenazesidir. Allah'ı sorgularsın istemdışı, doktorları, hastalığı boyunca neler yapamamış olabileceğini. Ve en acısı, yediremezsin kendine. .. Avuntular ararsın... En sonunda babanı her akşam baktığın kutup yıldızında görürsün. Kitapları, çayı ve her gün eksik etmediği sinekkaydı tıraşıyla oranın kralıdır artık...