Notu Gizle
SORU'NU SOR cevabını size iletelim. Soru sormak için TIKLAYINIZ.

Azimet ve ruhsat

Konusu 'İSLAMİ ÖNEMLİ KONULAR' forumundadır ve sultan_mehmet tarafından 11 Şubat 2010 başlatılmıştır.

  1. sultan_mehmet

    sultan_mehmet © ◄ كُن فَيَكُونُ ► Yönetici Forum Administrator

    Mesajlar:
    16.603
    Beğenileri:
    2.897
    Ödül Puanları:
    9.598
    Azimet hakkında ruhsat bulunan konular ile alakalı bir husustur. Hakkında dini ruhsatın bulunmadığı konularda “azimet budur” denemez. Dinin mükellef hakkında belirlediği hükümler Farz, Vacip ve Haramlardır. Bunların hiçbiri Azimet ve ruhsat olarak ele alınmaz. Ancak kesin emirler farz, kesinliği zanni delillerle sabit olanlar vacip ve gerek zanni, gerekse kesin delillerle yasaklanan hususlar haramdır. Bu bakımdan farz olan hükümler, mesela namaz bütün hallerde ve bütün zamanlarda mutlak ve genel olarak farzdır. Buna benzer zekât, hac, oruç, tesettür ve cihad gibi hususlar da böyledir. Yasaklar, yani haramlar da böyledir.

    Ancak hakkında ruhsat bulunan hususlar varsa burada ruhsat yerine kişi meşakkatine ve zorluğuna rağmen ruhsatla amel etmiyorsa ve emredileni emredildiği şekli ile işliyorsa buna “Azimetle amel” adı verilir. Mesela, Bakara suresi 183. Ayette “Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı” ayeti ile oruç tutmak mükelleflere farz kılınmıştır. Bir sonra ki ayette ise “İçinizde hasta ve yolcu olanlar ise diğer günlerde tutmak şartıyla veya fidye vermek kaydıyla oruçlarını yiyebilirler. Ancak bu durumda da oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Bakara, 2:184) buyrularak ruhsat verilmiştir. Burada yolcu ve hasta olanların oruçlarını bozmaya ruhsat verildiği için bu ruhsatı değil de tutmayı tercih edenler azimetle amel etmiş olurlar. Azimet bu nedenle ruhsatların zıddıdır ve ruhsatların bulunduğu yerde vardır.

    İslam bilginleri istisna ve tahsis yolu ile getirilen hükümlerin uygulamasında “azimet” ve “ruhsat” tabirini kullanmışlardır. Mesela; “Kadınları boşadığınızda onlara verdiğiniz şeyleri geri almanız size helal olmaz. Ancak Allah'ın hükümlerine uymaktan korkarsanız kadınların fidye vermesinde sakınca yoktur” (Bakara, 2:229) ayetinde istisna olduğu için kadını boşayan bir erkeğin kadına verdiği mihri almaması azimet, alması ise ruhsat olmaktadır. Yine yüce Allah “Müşrikler sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın ve onları öldürün” (Tövbe, 9:5) ayetindeki emir, peygamberimizin (sav) “kadınları ve çocukları öldürmeyin” (Ebu Davud, Cihad, 11; İbn-i Mâce, Cihad, 30) hadisi ile öldürülmekten istisna olanlar sayılmıştır. Bu durumda savaş fiilî bir durum olduğu için savaşın içinde bulunan kadın ve çocukların öldürmemek azimettir; yanlışlıkla öldürülürse öldürülmesinde günah yoktur.

    İslam bilginleri ruhsatı “Haramlığı gerektiren külli bir asıldan istisna olmak ve sadece ihtiyaç sahibine ve mahalline has kalmak üzere meşakkat veren bir özür sebebiyle meşru kılınan hüküm” olarak tarif etmişlerdir. Ruhsatın mutlak olarak “bir özre mebnî meşru kılınmış olması” gerekir.

    Bazı İslam bilginleri de ruhsatı yine bir özre binaen ibadeti, yani farzların yapılmasını ve haramlardan kaçınmayı kolaylaştırmak amacı ile yapılması istenen şey olarak ele almışlardır. Ayakta namaz kılamayacak olan kimsenin oturarak namaz kılmasını ruhsat olarak değerlendirmişlerdir.

    Bazen de ruhsat tabiri ümmetten kaldırılmış olan ağır bir yükümlülük ve zorluk olarak görülmüştür. Bu konuda yüce Allah peygambere yetki vermiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim “O peygamber, onlara uygun olanı emreder ve fenalıktan nehyeder, temiz olanları helal, murdar olan şeyler yasaklar, onların ağır yüklerini indirir ve zor tekliflerini hafifletir” (Araf, 7:157) buyurur. Zira ruhsatta yumuşaklık manası vardır. Yine peygamberimiz (sav) “Allah azimetle yapılmasını sevdiği gibi, ruhsatla yapılmasını da sever” (Müsned-i Ahmed, 2:108) buyurarak teklifin gerek azimetle, gerekse ruhsatla ifa edilmesinin Allah rızasına uygun olduğunu ifade etmiş, “Allah azimeti sever, ruhsattan razı olmaz” gibi bir düşüncenin yanlışlığına dikkat çekmiştir.
    Ruhsatlar aslî değil izafidir; yani ruhsat konusunda her fert kendi vicdanı ile baş başadır. Kendi fetvasını herkes kendisi vermek durumundadır. Sebebi meşakkattir. Meşakkat ise kişiye, kararlılığa, ortama ve duruma göre değişiklik arz eder. Namaz, oruç ve cihad gibi konularda hastanın durumu, dayanıklılık ve azim gibi hususlarda kişi kendi kararını kendisi verecektir.

    1. Teklifi Hükümlerin Aksamı:

    “Azimet” ve “Ruhsat” kavramları “Teklifî Hükümler” ile alakalıdır. Şer’î hükümler bir kısım fiillerin mükellefler tarafından yapılmasını, bir kısım hükümlerin de terk edilmesini istemektedir. Bazen bu hükümler arızî bir kısım sebeplerle mükellef için yapılmasını imkânsız kılmaktadır. Ama genellikle uygulanabilir hükümlerdir. Hasta olan bir kimse orucunu tutması imkânsız olmaktadır. Bu durumda yüce Allah “hasta olan iyi olunca tutmak üzere hasta olduğu zamanlarda Ramazan orucunu tutmayabilir” (Bakara, 2:184) buyurmuştur. Böyle yapan birisi Allah'ın kendisine tanıdığı “Ruhsata” uymuş olur. Ramazan orucunu tutma emri “Azimettir.” Hasta olanın tutmaması ise “Ruhsattır.”

    Usulcüler azimeti meşru kılınan hüküm olarak görürler. Ruhsatı ise emredilen hükmü ifa etmemeyi veya geciktirmeyi câiz kılan bir sebep dolayısıyla meşru olan ikinci bir teklif olarak kabul ederler. Azimet asıl ve genel olan hükümdür. Ruhsat ise, asıl hükmü yerine getirmemeyi veya geciktirmeyi caiz kılan bir sebep dolayısıyla meşru olan ikinci bir hükümdür.

    Ruhsatın sebepleri çoktur. Zaruretler, meşakkatler, güçlükler ve imkânsızlıklardır. Meşakkat ve güçlükler orucun bozulmasına ve tutulmamasına sebeptir. Tedavi amaçlı yabancı doktor nâmahremin mahrem yerine bakabilir. Ölüm tehlikesi haram olan bir yiyeceği zaruret miktarı helal kılabilir.

    Ruhsatlar ikiye ayrılır. Birincisi, yapma ruhsatı, ikincisi ise terk etme ruhsatıdır. Azimet bir şeyin terk edilmesini ihtiva ediyorsa “yapma ruhsatı”, yapılmasını emrediyorsa “terk etme ruhsatı” adı verilir. Yapma ruhsatı haramlarda, terk etme ruhsatı ise farzlarda olur.
    Zaruretler için misal olarak “ikrah” ve zorlamayı ele alacak olursak “Gönlü imanla dolu olduğu halde zorlama altında kalanlar hariç, imandan sonra gönlünü küfre açanlara Allah katından gazab ve büyük bir azap vardır” (Nahl, 16:106) ayetidir. Bu ayete konu olan Ammar b. Yâsir (ra) müşriklerin ağır işkenceleri altında kalan, annesi Sümeyye ve babası Ammar’ın gözü önünde işkence ile kaybetmiş ve dili ile inkâr etmek durumunda kalmıştı. Bunun üzerine serbest kalan Ammar b. Yasir (ra) doğru peygamberimize (sav) koşmuş ve ağlayarak durumu anlatmıştır. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Peygamberimiz (sav) de “kalbin imanla dolu olduğuna ve zorlandığına göre imanına bir zarar gelmemiştir” (Serahsi, Mebsut, 24:43) buyurmuştur. Bu durum ruhsata bir örnektir.

    Bir başka misal de şudur: İki Müslüman sahabe müşrikler tarafından işkenceye tabi tutulur. Biri dininden dönmediği için öldürülür, diğeri ise dili ile inkâr ederek kurtulur. Durum peygamberimize (sav) haber verilir. Peygamberimiz (sav) öldürülen kişi hakkında “O şehitlerin en üstünü ve cennette de benim arkadaşımdır” (Buhari, Keşfu’l-Esrar alâ Usul-i Pezdevî, 2:636; Mebsut, 24:44 ) buyurmuşlardır. Bu da azimet için misaldir.

    Bu misallerde görüldüğü gibi azimetlerin hükmü baki kalmakla beraber ruhsatlar Allah'ın darda kalan kullarına bir ihsanı ve kolaylığıdır. Emr-i bil-ma’ruf ve Nehy-i ani’l-münker de bazen yerine getirilmez. Zalim hükümdara hakkı söylemek en büyük cihattır; ama ölüm korkusu olursa bu terk edilebilir. Azimet gerçeği söyleyerek hapse ve işkenceye katlanmaktır; ruhsat ise susmak ve şartların olgunlaşmasını beklemektir.
    Terk etme ruhsatına misaller çoktur. Hasta olanın ramazan orucunu tehir etmesi, şartlarını taşımayanın cumayı terk etmesi ve aksül-amel yapılacaksa emr-i bi’l-ma’rufun terk edilmesi gibi hususlar bunlardandır.
    Ruhsatın hükmü genel olarak ibahadır. Mükellef isterse ruhsatla isterse azimetle amel eder. Yolcu ister azimetle amel eder oruç tutar, isterse ruhsatla amel eder orucunu yer ve sonra mukim olunca tutar. Azimetle amel fazilettir. Ruhsat bir nevi kolaylıktır ve bu İslam şeriatının amaçlarındandır. Yüce Allah “Allah dinde sizin için bir zorluk kılmadı” (Hac, 22:78) ve “Allah size kolaylık murad eder, zorluk dilemez” (Bakara, 2:185) ayetleri ile bu hususa açıklık getirmiştir.

    2. Azimetlerle Amel Etmek:

    İçinde bulunduğumuz ahir zamanda din önemsiz hale gelmiştir. Dünya hayatının rahatı ve yaşaması, dünya kaygısı ve endişesi her şeyden önce gelir olmuştur. Aynı rahatlık dine de yansıdığı için inananlara azimetle amel etme yerine ruhsatlarla amel ettirme yönü nazara verilerek güya dini kolaylaştırma yönüne gidilmektedir. Din kolaya geldiği şekilde yaşanma yönüne gidilmektedir. İnancın gereğini yaşamayanlar, yaşadıklarını inanç ve amel haline getirmek istemektedirler. Böylece heva ve heveslerini din haline getirmeye çalışmaktadırlar.
    Peygamberimiz (sav) “Haram apaçık bellidir; helâl de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olan şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini korumuş olur” (Buhari, İman 39, Büyû', 2; Müslim, Müsâkat 107; Ebu Davud, Büyû' 3; Tirmizi, Büyü 1; Nesai, Büyü 2) buyurur. Burada peygamberimiz (sav) şüpheli olan hususlardan kaçmayı ve azimetlerle amel etmeyi kurtuluş için şart koşmakta olduğu görülmektedir. Gerçekte ise şüpheden kurtulmanın yolu ruhsatla değil, azimetle amel etmektir.

    Bediüzzaman hazretleri “Şu zamanın nazarı evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Hâlbuki şeriatın nazarı ise evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede -ahrete vesile olmak cihetiyle- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı ruhsat-ı şeriattan yabanidir. Öyle ise şeriat namına içtihat edemez” (Sözler, 2004, s.782) derken “Zaruretler haramı helal eder” kaidesinin külli olmayıp, zaruret haram yoluyla gelmemiş ise haramı helal etmeye sebebiyet verebilir. Yoksa su-i ihtiyarıyla ve gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuş ise, haramı helal edemez ve ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz” (Sözler, 783) der.

    Dinde lâubâli olanların ruhsatlarla okşanılmayacağını, bu durumun onları dini vazifeleri ter ettirmekten başka işe yaramayacağını da “Lâubaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir” (Mektubat, 2004, s.809) buyurarak dikkatimizi azimetlere çeker.
    Azimetler takvanın karşılığıdır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Risale-i Nur Talebelerini ikaz ederek takva ile azimetlerle amele yönlendirir. “Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Risâle-i Nur şakirtlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.206) buyurur.

    Günümüzde birçok din bilgini “Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez” (Bakara, 2:185) ayetini dünyevi rahatlık ve dünya nimetlerinden kolayca istifade etmek şeklinde anlayarak pek çok fetvalar vermektedirler. Müslümanların dünya hayatını kolaylaştırmak ve lüks içinde yaşamalarına hizmet etmek için daha önce fetva ve ruhsat verilmeyen kredi ve tesettüre riayet etmeme, lüks binalar ve otellerde tatiller gibi hususlarda çok rahat fetvalar verilmekte ve zarurettir, dinde ruhsat var denilmektedir. Küçük bir ihtiyaç, hafif bir korku ve dünyevî bir heves, küçük bir dünyevî zarar zaruret kılıfına büründürülerek harama girmeye bahane üretilmekte ve buna binaen fetvalar verilmektedir.

    “Din kolaylıktır” (Hac, 22:78) ancak bu kolaylık dini vazifeleri yapma kolaylığıdır; dini vazifeleri terk etme kolaylığı değildir. Zekât yakınlara verilir. Bir sene içinde istenildiği zaman diliminde verilebilir; ama terk edilemez. Namaz mutlaka kılınır ve kılınmalıdır; ancak hasta olan oturarak kılabilir. Cihat mutlak farzdır; ancak zamana ve şartlara göre şekli değişebilir.

    Zamanımızda ruhsatlar o derece konuşulur oldu ve yaygınlaşmaya başladı ki, insanlar nefis ve hevalarına uyarak dini vazifelerini terk etmek için pazarlık edercesine ruhsat arama peşine düştüler. Herhangi bir ilahiyatçı ne kadar fetva veriyor ve ibadetleri terk ettirme yolunan gidiyorsa büyük din bilgini gibi gösterilmeye, televizyonlarda reyting için konuşturulmaya başlandır. Bunların felsefeleri “İnsan kutsaldır, her şey insan için ve insanın rahatı içindir” şeklindedir. Sonrasında “din de insan içindir ve insanın dünyevi mutluluğunun aracıdır” noktasına getirilmektedir. Öyle ise “insana fayda veren her şey mubah, zarar veren ve insanı sıkıntıya sokan her şey de günah” olarak görülmektedir. Yasaklardan ve zorluklardan arındırılmış, ibadetten uzaklaştırılmış bir din anlayışı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu dine hizmet değil, dini tahrip ve tahriften başka bir şey değildir.

    3. Tesettür ve Ruhsatla Amel:

    Tesettür ile okumak, diploma sahibi olmak ve resmi/kamu kurumunda çalışmak mümkün olmadığı zaman okumayı ve çalışmayı zaruri görüp Allah'ın kesin emri olan tesettürü/örtünmeyi terk etmek kesinlikle caiz olmayan ve ruhsata girmeyen bir konudur. Zira kadının çalışması zaruret değildir. Allah kadının nafakasını velisine ve evli ise kocasına yüklemiştir. Dolayısıyla kadının ailesini geçindirme zarureti yoktur. Okumaya ve eğitime gelince Farz olan eğitim din eğitimidir. Diğer ilimler bilhassa kadınlar için zaruri bir farz görev değildir ki zaruret olsun. Dini eğitim de zaten kamu kurumları olan okullarda verilmemektedir. Bu durumda “ruhsat vardır” veya “okumak için başını açması ruhsattır” denilerek tesettürsüzlüğe hiçbir surette fetva verilemez.

    Ama ne ki bir kısım ilâhiyatçıların baş açıp okunabilir dinin ruhsat kısmına girer demeleri dini/semâvî ve şer’î değil, dünyevî ve arzî bir fetvadır. Böyle bir fetva dini ve semavi olmadığı, heva ve hevese dayandığı için geçerli değildir. Bu konuda ruhsattır diye fetva verilemez; ancak Müslümanlar namaz, oruç, hac ve zekât gibi dini görevlerini ihmal ediyorlar ve günaha giriyorlar. Kimseden de bu konuda fetva isteme yoluna gitmiyorlar. Aynı şekilde başlarını açarak okuyorlar ve haram-helal demeden nefislerine uygun yiyip-içip yaşıyorlar. Bunun haram ve günah olduğunu da biliyorlar. Buna da kimsenin diyeceği bir şeyi olmaz. Hesabını Allah'a verirler. Yüce Allah da onlar hakkındaki hükmünü ahirette elbette verecektir.

    Sonuç:

    Usul uleması mezhepler arasındaki görüş ayrılıklarının “ruhsat ve azimetten” kaynaklandığını ve bu ümmet için rahmet ve kolaylık olduğunu belirtmektedirler. Bir mezhebin azimet olarak kabul ettiği bir husus bir diğer mezhepte ruhsat olarak değerlendirilmiştir. Çünkü dinin emir ve yasaklarına muhatap olan mükellefler bedenen ve inanç bakımından güçlü ve zayıftırlar. Din güçlü olana azimetle, zayıf olana ruhsatla hükmeder. Meselâ, ezanın abdestli okunması ile ilgili rivayet azimeti, abdestsiz okunabileceği şeklindeki rivayet ise ruhsatı bildirir. Ramazan orucu için her gece niyet etmek lazım geldiği konusunda üç mezhep imamının sözü azimeti, bunlara muhalif olarak İmam Mâlik’in “Ramazan ayı için bir niyet yeterlidir” diye hükmetmesi ruhsattır. Yine üç imamın “kadının kamet getirmesi gerekmez” demesi ruhsat, İmam-ı Şafi’nin “sünnettir” demesi ise azimettir.

    Yine İmam-ı Azama göre sabah namazının ortalığın aydınlandığı zaman kılınması hususundaki görüşü ruhsat, diğer üç imamın imsakten hemen sonradır demeleri azimettir. Bütün bunların tamamı haktır ve doğrudur. Yüce Allah azimetle amelden memnun ve razı olduğu gibi, ruhsatla amelden de razı olur.

    Mezheplerin, yani farklı görüşlerin, azimet ve ruhsatların kaynağı “Kitap ve Sünnettir.” Her biri kaynaktan istifade etmişler ve şeriatın ahkâmının uygulanması yönünde içtihatlarda bulunmuşlardır. Bu nedenle hepsi birbirinin aynıdır ve biri diğerinden daha haklı ve üstündür denemez. Kimi azimetle, kimi ruhsatla amel etmişler ve dinin ahkâmının uygulanmasına hizmet etmiş ve ümmete yol göstermişlerdir. Allah azimetle ameli sevdiği gibi, ruhsatla ameli de sever; ancak emrinin ve resulünün sünnetinin terk edilmesine razı olmaz. İmamların içtihatları ise emredilen amellerin yapılması ve pratikte uygulanması için yapıldığından Allah hepsinden razıdır. Amel bakımından birbirlerine üstünlükleri yoktur; ama azimetle amel eden elbette daha faziletlidir denebilir.

    Ancak şurası vardır ki, azimet iman ve takva bakımından kuvvetli olanın, ruhsat ise daha zayıf olanın amelidir. Ruhsat özürlü ve zayıf olan kimsenin uyguladığı hükümdür. Ruhsatla mükellef olan bir özür sahibi ruhsatı terk ederek azimetle amel etmiş olsa fazileti seçmiş olur. Azimetle amel elbette ruhsattan daha faziletli ve daha sevaplıdır. Bir ibadetin sevabı ihlasa, azimete, meşakkate, huşu ve huzura göre değiştiği için on, yüz, bin, yedi bin gibi katlanarak artar. Takva da ruhsatla değil, azimetle amel etmekle artar.

    Yazar: Mehmet Ali KAYA
    RiSALE HABER sitesinden 11.02.2010 tarihinde yazdırılmıştır.
     
    Sponsorlu bağlantılar

Sayfayı Paylaş