Bir Tatlı Tefekkür

ömr-ü diyar

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ
Yönetici
Gecenin karanlığında uyandı. Kalktı, hemen pencereyi açtı.
Sübhânellezî yuhyil mevtâ ve hüve alâ külli şeyin kadîr.(Ölüleri dirilten ve her şeye gücü yeten Allâhı her türlü eksik ve noksan vasıftan tenzih ederim.) dedi.
Abdest aldı, biraz öyle kaldı. Seccadeye yöneldi, serdi, oturdu. Salavat getirdi, ellerini kaldırdı, boyun büktü, yalvardı. Birkaç damla gözyaşı döktü. İçini tesbihine döktü. Tesbih tanelerini gönlüne doldurdu, gönlü tesbih oldu. Elini semânın uçsuz bucaksız derinliklerine kaldırdı, heybesini doldurdu. Tevbe ve istiğfarda bulundu. Bütün zerreleri buna dâhil oldu.

Estağfirullah el-azim

(Sen ne kadar yüceler yücesisin, Senin mağfiretini dilerim.) derken kendisi küçüldü, küçüldü, eridi, kayboldu.
Sonra huzura alındı. Sanki cennet bahçelerinde salındı. Yüreği yandı, Rabbini hemencecik yanında sandı. Şimdi ne müthiş bir andı.
Allâhm özledim!. derken gözünden yaşlar boşandı.
Lâ ilâhe illâllâhul meliku hakkul mübîn

(Hiçbir ilâh yoktur, sadece apaçık bir hak ve her şeyin sahibi olan Allah vardır.) cümlesini tamamlayamadı. Ağladı, ağladı Muhammedür-Rasûlullâh es-Sâdıkul vadil emîn
(Vadine sâdık, güvenilir ve Allâhın Rasûlü olan Muhammed!..) dedi, ferahladı.
Sanki Rasûlullah yanındaydı demin. Salavâta başladı, dili tatlandı, salavât katlandı, o kanatlandı.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
(Ey Yüce Allâhım!.. Seyyidimiz, Efendimiz Muhammede, Onun âilesine, ashâbına salât ü selâm olsun!..)
Rasûlullâhı görüyormuş gibi gözünde canlandırdı. Ayakları yerden kesildi, sanki Rasûlullâhın kalbine girdi. Orada kendini gördü. Sûreler okuyup Allâhın Habîbine hediye etti.
Sonra gecenin derinliğinde, ölümün soğukluğunu düşündü.
Tefekkür-i mevt. dedi.

İçi titredi. Sanki sur üzerine üflendi. Öldü, dirildi, telkin verildi. Kefen biçildi, salâ söylendi. Azraili gördü, sanki yakın tanıdığıymış gibi bir sıcaklık hissetti. Mezara girdi. Hiç kimsenin olmadığı, yalnızlar ve garipler mekânı burası...
Elhamdülillah, îmânı vardı. Bunun en büyük kâr olduğunu bilse de onu bir korku sardı. Sarardı Allâhın izniyle amelleri, ona arkadaş olacaktı. Mahşere çıktı, mizana baktı, dizleri titredi, cehennem kükredi.
Rabbinin huzurunda durdu. Ve suâl olundu:
Ne getirdin?
Yutkundu, yutkundu
Gariplik.diyebildi.

O gün orada Allah, müminleri rahmetinin içine alacak elbet Ama rahmeti gibi gazabı da şiddetli olacak!.. Mücrimler kaçacak yer arayacak, her yer daralacak. O da endişe içinde Rasûlünü aradı.
Mahşer meydanında koşuştururken nûrdan bir topluluğa rastladı. Hepsinin önünde Âlemlerin Efendisini gördü. Kalbini, O&nun kalbine rabtetti. Öylece kala kaldı. Nebevî feyz, bütün rûhunu sardı. Rabbi’ne yakınlaştı, huzur deryasına daldı. Bu tefekkürden ayrılıp, biraz önce tattığı beraberliği namazla taçlandırmak istedi. Tam seher vaktiydi. Üç kalbi birleştirdi. İnsanın kalbi, gecenin kalbi, Kurânın kalbi Üç gül derdi. Birini Rabbine, birini Rasûlüne, birini üstâdına verdi. İkisi gonca, birisi tam yedi verendi.
Yeniden tesbihini eline aldı. Dili hep damağında kaldı.

Allah, Allah, Allah!..

nağmeleri, inci taneleri gibi kalbinden döküldü. Zikrin tadını buldu. Kalbinde ayrı bir sıcaklık duydu. Zikirle mutmain olmak bu muydu? Mânevî tahsil yapıyordu. Her sınıfta farklı dersler görüyordu. Kağıt, kalem ve satırlar kullanılmıyordu bu tahsilde... Derslerin mahalli kalpler ve sadırlar idi.

Diplomasını en büyük muallim olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- verecekti. Heyecanı kat be kat arttı. Rûhunun yelkenleri dalgalandı. Yolun sonu yok, mânevî ufuklar enginBu yolculuk sonsuzluğa, bu yolculuk sonsuz huzura
Ne mutlu, yüz akı ile âhirete göç edebilenlere!.. Ne mutlu sıratı geçebilenlere, âb-ı Kevserden doyasıya içebilenlere!.
 

SevdamDavam

KF Ailesinden
Özel Üye
Gecenin karanlığında uyandı. Kalktı, hemen pencereyi açtı.
Sübhânellezî yuhyil mevtâ ve hüve alâ külli şeyin kadîr.(Ölüleri dirilten ve her şeye gücü yeten Allâhı her türlü eksik ve noksan vasıftan tenzih ederim.) dedi.
Abdest aldı, biraz öyle kaldı. Seccadeye yöneldi, serdi, oturdu. Salavat getirdi, ellerini kaldırdı, boyun büktü, yalvardı. Birkaç damla gözyaşı döktü. İçini tesbihine döktü. Tesbih tanelerini gönlüne doldurdu, gönlü tesbih oldu. Elini semânın uçsuz bucaksız derinliklerine kaldırdı, heybesini doldurdu. Tevbe ve istiğfarda bulundu. Bütün zerreleri buna dâhil oldu.

Estağfirullah el-azim

(Sen ne kadar yüceler yücesisin, Senin mağfiretini dilerim.) derken kendisi küçüldü, küçüldü, eridi, kayboldu.
Sonra huzura alındı. Sanki cennet bahçelerinde salındı. Yüreği yandı, Rabbini hemencecik yanında sandı. Şimdi ne müthiş bir andı.
Allâhm özledim!. derken gözünden yaşlar boşandı.
Lâ ilâhe illâllâhul meliku hakkul mübîn

(Hiçbir ilâh yoktur, sadece apaçık bir hak ve her şeyin sahibi olan Allah vardır.) cümlesini tamamlayamadı. Ağladı, ağladı Muhammedür-Rasûlullâh es-Sâdıkul vadil emîn
(Vadine sâdık, güvenilir ve Allâhın Rasûlü olan Muhammed!..) dedi, ferahladı.
Sanki Rasûlullah yanındaydı demin. Salavâta başladı, dili tatlandı, salavât katlandı, o kanatlandı.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
(Ey Yüce Allâhım!.. Seyyidimiz, Efendimiz Muhammede, Onun âilesine, ashâbına salât ü selâm olsun!..)
Rasûlullâhı görüyormuş gibi gözünde canlandırdı. Ayakları yerden kesildi, sanki Rasûlullâhın kalbine girdi. Orada kendini gördü. Sûreler okuyup Allâhın Habîbine hediye etti.
Sonra gecenin derinliğinde, ölümün soğukluğunu düşündü.
Tefekkür-i mevt. dedi.

İçi titredi. Sanki sur üzerine üflendi. Öldü, dirildi, telkin verildi. Kefen biçildi, salâ söylendi. Azraili gördü, sanki yakın tanıdığıymış gibi bir sıcaklık hissetti. Mezara girdi. Hiç kimsenin olmadığı, yalnızlar ve garipler mekânı burası...
Elhamdülillah, îmânı vardı. Bunun en büyük kâr olduğunu bilse de onu bir korku sardı. Sarardı Allâhın izniyle amelleri, ona arkadaş olacaktı. Mahşere çıktı, mizana baktı, dizleri titredi, cehennem kükredi.
Rabbinin huzurunda durdu. Ve suâl olundu:
Ne getirdin?
Yutkundu, yutkundu
Gariplik.diyebildi.

O gün orada Allah, müminleri rahmetinin içine alacak elbet Ama rahmeti gibi gazabı da şiddetli olacak!.. Mücrimler kaçacak yer arayacak, her yer daralacak. O da endişe içinde Rasûlünü aradı.
Mahşer meydanında koşuştururken nûrdan bir topluluğa rastladı. Hepsinin önünde Âlemlerin Efendisini gördü. Kalbini, O&nun kalbine rabtetti. Öylece kala kaldı. Nebevî feyz, bütün rûhunu sardı. Rabbi’ne yakınlaştı, huzur deryasına daldı. Bu tefekkürden ayrılıp, biraz önce tattığı beraberliği namazla taçlandırmak istedi. Tam seher vaktiydi. Üç kalbi birleştirdi. İnsanın kalbi, gecenin kalbi, Kurânın kalbi Üç gül derdi. Birini Rabbine, birini Rasûlüne, birini üstâdına verdi. İkisi gonca, birisi tam yedi verendi.
Yeniden tesbihini eline aldı. Dili hep damağında kaldı.

Allah, Allah, Allah!..

nağmeleri, inci taneleri gibi kalbinden döküldü. Zikrin tadını buldu. Kalbinde ayrı bir sıcaklık duydu. Zikirle mutmain olmak bu muydu? Mânevî tahsil yapıyordu. Her sınıfta farklı dersler görüyordu. Kağıt, kalem ve satırlar kullanılmıyordu bu tahsilde... Derslerin mahalli kalpler ve sadırlar idi.

Diplomasını en büyük muallim olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- verecekti. Heyecanı kat be kat arttı. Rûhunun yelkenleri dalgalandı. Yolun sonu yok, mânevî ufuklar enginBu yolculuk sonsuzluğa, bu yolculuk sonsuz huzura
Ne mutlu, yüz akı ile âhirete göç edebilenlere!.. Ne mutlu sıratı geçebilenlere, âb-ı Kevserden doyasıya içebilenlere!.
Allah razı olsun kardeşim çok harika bir yazı.Duygulandım,tefekküre daldım,mecburi bir dalışdı sanki.Okuyan herkese olduğu,olması gerektiği gibi...
:gül2::gül2::gül2::gül2:
 
Üst