Konu içeriği: Risâle-i Nur'a Doğru "Ruhumda büyük bir boşluk hissederek okuyacak kitap ararken Risâle-i Nur'u okuduğum zaman elimde olmayarak ondan ayrılamadım. Kalbimdeki bütün ihtiyacı Risâle-i Nur eserlerinin karşıladığını
"Ruhumda büyük bir boşluk hissederek okuyacak kitap ararkenRisâle-i Nur'u okuduğum zaman
elimde olmayarak ondan ayrılamadım. Kalbimdeki bütün ihtiyacı
Risâle-i Nur eserlerinin karşıladığını hissettim. İlmî ve imanî şüphelerden kurtaran akli ve imanî ispatları ondan buldum. Böylelikle
vesveselerin verdiği sıkıntılardan kurtuldum. Bu hakikatlerden anladım ki
Risâle-i Nur
bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır. Ahlâk
edep ve terbiye gibi yüksek meziyetlere sahip olmak lâzımdır. İman hakikatları Risâle-i Nur'da gayet kuvvetli deliller-ve açık misallerle anlatıldığı için
okudukça imanım kuvvetlenmiştir."
"Bundan önce sorumsuzgelişi güzel
geçici zevklere bağlı bir hayat sürüyordum. Ne yapsam canım sıkılırdı. Zevk almak için bütün Avrupa'yı gezdim
fakat bir huzur bulamadım. Herşey kötü gözüküyordu bana. Özellikle son günlerde can sıkıntısından kendimi asacak hale geldim. Bir Pazar çarşıda gezerken eski kitaplar satan bir dükkânda bir dergi gözüme ilişti: Nur: The Light. Hemen satın aldım. Evde incelemeye başladım. İslâmiyetten hiç haberim yoktu. Tam zarnanında imdâdıma geldiniz. İlk önce Said Nursi'yi tanımak için o gûn Tarihçe-i Hayat'ı hemen okudum. lçimde garip 'birşeyler oluyordu sanki
anlayamıyordum. Saadet yoluna ilk adımı atmıştım. Hemen bütün risaleleri aldım. İslâm güneşinin ışıkları Nur risaleleri üzerinden kalbimi aydınlatmaya başladı. Felâh buldum. Kalbimde güller açtı. Yaşamaktan sevinçliydim. içimdeki sevinci
ah
bir bilseniz... Anlatamam ifadelerle."
"Bir Yaratıcıhayatın bir gayesi olmalı
diye düşünürdüm. Mânâsız
eğlenceden ibaret bir hayat tatmin edici değildi. Üniversitede iken Risâle-i Nur tercümelerini tanıdım. Allah'ın lütfu ile
bu eserleri okuduğumda
tercümesinden Kur'ân-ı Kerim okumaya başladığımda
herşeyin daha bir tutarlılık kazandığını gördüm. Ben
dinsiz maziye sahip bir Batılı olarak
Kâinat Yaratıcısını Bediüzzaman'ın eserlerinden öğrendim."
Bu ifadelerRisâle-i Nur okuyarak hayatına istikamet veren yüz binlerden yalnızca üçüne ait. Birincisi
sonradan Bediüzzaman'ın yakın hizmetinde bulunan Zübeyir Gündüzalp'in
ikincisi
Türkiye'den bir üniversite öğrencisinin
üçüncüsü de Meryem Weld isimli bir İngilizin intibaları. Daha bunlar gibi yüzbinlerce
milyonlarca insan var ki
Kur'ân'ın çağa seslenen mesajını dile getiren Risâle-i Nur'la imanlarını kurtarmışlar.
İman kurtarmak. Risâle-i Nur Külliyatı'nın yazarı Bediüzzaman Said Nursi'nin 23 Mart 1960'ta noktalanan 87 yıllık hayatının en büyük ideali. O İslâm dünyasının çeşitli fikir akımlarıyla çalkandığıgeçmiş asırlara şekil veren düşünce sistemlerinin artık ihtiyaçlara cevap veremediğinin anlaşıldığı bir zamanda
bu ideali "Zaman
iman kurtarmak zamanıdır" cümlesiyle formülleştirmiş ve bütün hayatını bu ideale adamıştı. Son yıllarında gazeteci Eşref Edip'e verdiği bir beyanatta şöyle diyordu:
"Dünyabüyük bir mânevi buhran geçiriyor. Manevî temelleri sarsılan Garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık
bir veba
bir tâun felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garb'ın çürümüş
kokmuş
tefessüh etmiş bâtıl formülleriyle mi? Yoksa islâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için
ben yalnız iman..üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
"Risâle-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beniskolastik bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben
bütün müsbet ilimlerle
asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben cemiyetin iç hayatını
manevî varlığını
vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği Tevhid ve iman esası üzerine işliyorum ki
İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün
cemiyet yoktur."
Gerçekten deBediüzzaman'ın çile ve mücadele ile geçen bereketli ömrünün en değerli semeresi olan 6000 sayfalık Risâlei Nur Külliyatı incelendiği zaman
baştan sona iman esasları üzerinde durduğu görülür. Risâle-i Nur'da insanın neden inanmak zorunda olduğu
tatminkâr izahlarla açıklanır. İmanın ve inançsızlığın neticeleri gözler önüne serilir. Bütün güzel hasletlerin imandan kaynaklandığı
buna karşılık
anarşi ve sefahat başta olmak üzere bütün kötülüklerinin inançsızlıktan doğduğu anlatılır.
Allah'ın varlığı ve birliği
ahiret hayatı
ölümün hakikatı
dünyadaki hayatın mânâsı
peygamberlerin misyonu
İlahi kitapların ve
bilhassa Kur'ân'ın insanlığa getirdiği mesajlar
varlık âleminde İlâhî bir program olarak hüküm süren Kaderin hakikatı
delillerle ve ikna edici bir üslûpla izah edilir.
İslâmiyet ve Kur'ân esaslarıylailmî gelişmeler arasında hiçbir çelişme olmadığı
aksine aralarında tam bir mutabakat mevcut olduğu ispatlanır.
İslâmiyetçağın gelişmeleri ışığında
temel kaynaklara bağlı kalmak ve herhangi bir tavize meydan vermemek kaydıyla
yeniden yorumlanır.
KısacaMehmed Âkif'in "Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı" şeklinde dile'getirdiği hasret
Risâle-i Nur'da tam mânâsıyla tahakkuk eder.
Nasıl? Risâle-i Nur'da iman hakikatları çağın anlayışına hitap eden bir vuzuh ve berraklıkla ispat edilmiştir. Allah'ın varlık ve birliği hakkındaki en doyurucu izah ve ispatlarıTabiat Risâlesi'nde
"Yirminci Mektup'ta
Yirmi ikinci Söz"de
"Otuz Üçüncü Söz"de
Ayetü'I-Kübra'da bulmak mümkündür. Bu ve diğer eserlerde Allah'a iman hakikatı
bütün boyutlarıyla
aklı
kalbi ve insanın bütün duygularını doyuracak bir şekilde izah edilmektedir.
Öldükten sonra dirilme ve ahiret esasıHaşir Risalesi'nde ve "Yirmi Dokuzuncu Söz"de
akli ve mantıkî delillere dayandırılarak izah edilmektedir. Ahiret inancı
geçmiş asırlarda ekser filozofları ve bilhassa İslâm mütefekkirlerini en çok meşgul eden konulardan biridir. Müslüman fikir adamları bütün gayretlerine rağmen
haşir hakikatını
aklı tam tatmin edecek delillerle ispat etmeyi başaramamışlardır. Hatta Ibni Sina gibi "dâhi" kabul edilen bir filozof
bu meseledeki aczini itiraf etmekten kendisini alamamış ve "Haşir naklî bir meseledir
akıl bu yolda gidemez" demiştir. Oysa Risâle-i Nur'da bu hakikat en inandırıcı delillerle ispat edilmiştir. Nasıl ispat edildiğini görmek için
bilhassa yukarıda bahsedilen risaleleri dikkatle okumak lazımdır.
"Peygamberlere ve kitaplara iman" esaslarının en tatminkâr izahları da yine Risâle-i Nur'da mevcuttur. Peygamberlik hakikatısosyolojik boyutlarını da ihmal etmeyen bir üslupla
İşaratü'l-İ'caz'da
"On Dokuzuncu Söz" ve "On Dokuzuncu Mektup"ta işlenmiştir. Aynı bahislerde "kitaplara iman" esasının da delillerini bulmak mümkündür. Ayrıca
Kur'ân'ın mucizeliğini ispat etmek için yazılan "Yirmi Beşinci Söz" ve bir benzeri daha yazılmayan işârâtü'l-İ'caz" tefsiri bir bütün olarak
bu alanda eşsiz birer kaynak durumundadırlar.
Meleklerin varlığı ve gördükleri vazifeler"Yirmi Dokuzuncu Söz"ün birinci bölümünde
herkesin anlayabileceği bir dil ve üslupla açıklanmıştır. Kezâ Meyve Risâlesi'nin "On Birinci Mesele"si de
melekler hakkında başka hiçbir yerde bulunmayan değerli bilgi ve açıklamaları ihtiva etmektedir.
İlim adamlarını ve filozofları en fazla meşgul eden meselelerden biri olan Kader hakikatı"Yirmi Altıncı Söz"de vuzuha kavuşturulmuştur. Sâdeddin Taftazânî gibi
islâm dünyasının yetiştirdiği en büyük âlimlerden birinin
kırk sayfalık bir izahla ancak âlim seviyesindeki kimselere anlatabildiği bir Kader hakikatı
bu bahiste iki sayfa içinde herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklanmıştır.
İnsan niçin yaratılmıştır? Hayatın sırrı nedir? İnsanın mukadderatını ve dünyadaki yaşayışını yakından ilgilendiren bu can alıcı sorular en tatminkâr cevaplarını yine Risâle-i Nur'da bulmuştur. Küçük Sözler"On Birinci Söz
" "Yirmi Üçüncü Söz
" "Otuz Ikinci Söz
" "Yirminci Mektup"un birinci bölümü gibi risaleler başta olmak üzere
Risâle-i Nur'un birçok bahsinde
insanın yaratılış gayesi ve dünyadaki vazifeleri
doyurucu izahlarla anlatılmıştır.
Kâinatta niçin bitmek tükenmek bilmeyen bir faaliyet vardır? Neden atomlar ve yıldızlar durmaksızın hareket etmektedirler? Her an etrafımızda cereyan eden yıkılış ve yapılışların hikmeti nedir? Bu ve benzeri soruların cevapları"Yirmi Dördüncü Mektup
" "Yirmi Dokuzuncu Söz"
"Otuzuncu Söz" gibi risalelerde verilmiş ve kâinatta devam eden sürekli değişmenin hikmet ve sırları açıklanmıştır.
Daha bunlar gibi yüzlerce iman hakikatıRisâle-i Nur'un sayfalarında izaha kavuşturulmuştur. Ayrıca Risâle-i Nur'da imanın insana kazandırdığı değerler ışığında
çağın meselelerini
ferdî hayattan başlayarak
aileye
cemiyete
devlete ve bütün insanlığa ulaşan daireler içinde çözümleyecek çareler de gösterilmiştir. İmanın insana
bütün varlıklara ve özellikle de insanlara kardeş nazarıyla bakmasını netice verecek bir anlayış kazandırdığı dile getirilmiş; bu anlayışın doğurduğu güzel hasletlerin yaygınlık kazanması halinde bütün yeryüzünün bir "sulh-u umumî" içinde
mesut bir hayatın yaşandığı
bahtiyar bir belde haline gelebileceğine dikkat çekilmişti. Kur'ân medeniyetinin hak
fazilet
Allah rızasının esas tutulması
yardımlaşma
cemiyet tabakaları arasında kardeşane irtibat ve nefsi dizginleyip insanı olgunlaştırma prensipleri üzerine kuracağını belirten Bediüzzaman
bütün bunların da ancak "tahkikî iman" olarak vasıflandırılan
ilme
araştırmaya dayalı imanla gerçekleşebileceğini nazara vermiştir. Bu bakımdandır ki
imanın canlı tutulması ve kuvvetlendirilmesi
herşeyin üzerinde bir önem kazanmıştır. Çünkü maddeci felsefenin
imanı hedef alan saldırıları
özellikle bu çağda yoğunlaşmıştır.
Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inâdîden gelen temerrüd [inkâr ve isyanda inat]bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için
eski İslâm muhakkiklerinin dersleri
hüccetleri [gösterdikleri deliller]
o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkûku [şüpheye dayanan inkârı] çabuk izale ederlerdi. Allah'a iman umumî olduğundan
Allah'ı tanıttırmakla ve cehennem azabını ihtar etmekle
çokları sefahetlerden
dalâletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise... Eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine
şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide
fen ve ilim ile dalâlete girip inat ve temerrüd ile hakaik-i imana [iman hakikatlerine] karşı çıkana nisbeten
şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu mütemerrid inatçılar
firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakaik-i imaniyeye karşı muâraza ettiklerinden
elbette bunlara karşı atom bombası gibi-bu dünyada onların temellerini parça parça edecek-bir hakikat-ı kudsiye lâzımdır ki
onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını imana getirsin."
Böyle bir vasatta imanın muhafaza ve kurtarma çalışmalarının öneminiZübeyir Gündüzalp şöyle izah eder:
"İmanın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şüphe ve inkârdinin teferruatında yapılan lâkaydlıktan pekçok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki
şimdi en mühim iş
taklidî imanı tahkikî imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir. İmanı takviye etmektir. İmanı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak
kat'î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç
hattâ mecburiyet haline gelmiştir. Bu
Türkiye'de olduğu gibi
umum İslâm dünyasında da böyledir.
"Evettemelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak
o binanın yıkılmaması için ne derece bir fayda temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için
dal ve yapraklarını ilaçlayarak tedbir almaya çalışmak
o ağacın hayatına bir fayda verebilir mi?
İnsansaray gibi bir binadır; temelleri erkân-ı imaniyedir [İmanın esaslarıdır). İnsan bir şeceredir [ağaçtır]; kökü esasat-ı imaniyedir. İmanın rükünlerinden en mühimmi
iman-ı Billâhdır
Allah'a imandır. Sonra nübüvvet ve haşirdir [peygamberlik ve öldükten sonra dirilme inancıdır. Bunun için
bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim
iman ilmidir. İlimlerin esası
ilimlerin şahı ve padişahı iman ilmidir."
İşteBediüzzaman bunun içindir ki
programını "herşeyden evvel
felsefeyi ve maddiyyun [maddecilik] fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmak" esası üzerine bina etti. "En birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı
tahkikî bir surette umuma ders vermeli
hattâ avamın da imanını tahkiki yapmak" şeklinde özetlediği bu vazife
ona Prof. Dr. Şerif Mardin'in deyişiyle
bilhassa 1920'lerden sonra üstlendiği "imanın ehemmiyetini işleyen cihanşümûl bir irşad adamlığı" vasfını kazandırdı. Ve yine buna bağlı olarak Bediüzzaman
tanınmış muhtedi Amerikalı yazar Meryem Cemile'nin de belirttiği şekilde
"diğer çağdaş Müslüman liderler gibi
cihanşümûl bir siyasî
içtimaî
iktisadî nizam' için muhtemel plânlar çizmekle vakit harcamadı." Çünkü
yine Meryem Cemile'nin ifade ettiği gibi
"İçtimai hayattaki bozuklukecnebi eğitim sisteminin kabulü ve ana-babaları
masum ve müdafaasız çocukları koruyamaz hale getiren zararlı neşriyat sebebiyle
bugün dünyanın hiçbir yerinde değil bir İslâmî devlet
islâmî bir millet veya cemiyet
hattâ tamamıyla İslâmi bir aile topluluğu bile mevcut değildi. Müslüman gençliğinin ekseriyetinin dini tatbik etmediği
tersine
Batılığı tenkitsiz
körcesine ve muhterisane benimsemiş olduğu bir zamanda `Islâm dünyası
' `Müslüman blok' veya `Islâm birliği'nden bahsetmek mânâsızdı. işte Bediüzzaman
böyle bir atmosferde fiili siyasete girmenin abesle iştigal olduğunu fark edebilecek bir kavrayışa ve ileri görüşe sahipti... Bediüzzaman
günümüz insanının manevi ve ahlâki bir uyanışa olan şiddetli ihtiyacından haberdardı. O biliyordu ki
İslâm gençliğine herşeyden önce lazım olan şey
maddeci görüşten manevî bir hayat görüşüne dönüşten ibarettir. İşte bu gayeye hasredilen Risâle-i Nur
iktidardakiler tarafından bastırılan veya kendiliğinden tesirsiz hale gelen diğer İslâmi cereyanlardan farklı olarak ve Cenâb-ı Hakkın yardımıyla
müessir bir başarı kazanmıştır."
Risâle-i Nur'un muhtevaöz
metod ve tarz bakımından haiz olduğu orijinallik
her geçen gün daha fazla sayıda insanı kendisine cezbetmeye devam etınektedir. Bu hakikatı perçinleyen beyanlardan biri de
Risâle-i Nur'u tanıdıktan sonra İslâmi öz benliğine kavuşan Cezayirli bir öğrenciden geldi. Bu öğrenci Köprü'ye gönderdiği bir yazı ile
Risâle-i Nur hakkındaki intibalarını şöyle anlatmıştı.
"Ben kimim? Neredeyim? Nereden gelip nereye gidiyorum? Varlığın mânâsı nedir? Dünya nedir? Bunlarher insanın kendi kendisine sorduğu suallerdir. Öğrenme arzusu samimidir ve zaten ne
nerede
niçin ve nasıl kelimeleri
bilgisizliğin ifadesidir; bu itibarla da cevaplandırılmalârı için
bir rehber ihtiyacına işaret ederler. Bütün bu soruların cevapları
kâinatın her tarafına yayılmış sayısız `işaretleri' okuyup anlamakla bulunabilir. İşte Risâle-i Nur
böyle soruları düşündürüp
cevaplarını araştırmaya yönelten bir günlük veya not defteridir. Onun rehberliği şu gerçeğin anlaşılmasıyla başlar ki
Risâle-i Nur müellifi bütün varlığıyla güçsüz ve bağımlı iken
varlık âlemini dolaşmış ve herşeyin
tıpkı kendisi gibi
Bağımsız ve Sınırsız Bir Varlığa bağlı ve dolayısıyla Onu gösteren bir işaretçi olduğunu müşahade etmiştir. Risâle-i Nur
onun yaratılış âleminde yaptığı yolculuğu anlattığı seyahatnamesi ve düşünmeye yöneltmek istediği diğer yolcular için bir el kitabıdır. Yolculuğunuzda nasıl hareket etmemiz
yanımıza neler almamız ve neleri araştırmamız gerektiğini tarif etmekte; konaklama yerlerini işaret etmekte; yolda gördüğümüz çeşitli manzaraları nasıl değerlendireceğimizi açıklamakta; yolculuk esnasında karşılaşacağımız varlıkların ve yerlerin lisanlarını ve âdetlerini anlamamıza yardımcı olmakta; seyahatimizin daha rahat gelmesi için neleri geride bırakmamız gerektiğini söylemekte ve hepsinden önemlisi
yolculuğun belli bir istikameti olduğunu ve yolda karşılaştığımız herşeyin o istikamete işaret ettiğini hatırlatmaktadır.
"Risâle-i Nur cihanşümûl bir cazibeye sahiptir. Çünkü yukarıda geçen sualleri cevaplandırmamıza yardımcı olmaktadır. Yaratıcıya henüz inanmayanlar içinRisâle-i Nur imanın başlangıç noktasıdır; ona
cevabını aradığı soruları gösterir. Yaratıcıyı tanıdıkları inancında olanlara Risâle-i Nur
imanlarını devamlı olarak kontrol etmelerini hatırlatır. Biz Allah'a inandığımız için mi Müslümanız
yoksa Müslüman olduğumuz için mi Allah'a inanıyoruz? İnanç herşeyin önünde gelir ve herhangi bir meselenin berrak bir şekilde tahlil edilip anlaşılması
ancak iman esaslarının aydınlığında mümkündür. Said Nursi eserlerinde üst yapılar'ı
yâni İslâmın
politika
ekonomi vs. ile anlaşılmasını esas alan bir yaklaşımdan kaçınır. Esaslar hakkında sağlam bir imana sahip olmanın önemi üzerinde ısrarla durur. Halbuki birçok Müslüman yazar İslâmı
ahlâkî
sosyal
ekonomik ve siyasî meseleler hakkındaki doktrinleriyle takdim etme ve bunu yaparken
inanmak istemeyenlerin mefhum ve tabirlerini kullanarak İslâmı yabancılara hoş gösterme teşebbüsünden ve taklitten öteye gitmeyen taklitçi entellektüel ve anlaşılmaz bir dil kullanma temayülündedir. Said Nursi bunu yapmaz. İmanın ne olduğunu ve varlık âleminin nasıl okunması gerektiğini anlatır
ama İslâmla diğer inanç sistemleri arasında mukayese yoluna gitmez. Zira böyle bir mukayese mânâsızdır.
"Risâle-i Nur'un bir başka çarpıcı yönüherkesi kendisine çeken cazibesidir. Bediüzzaman'ın mücadele ettiği problemler
bütün insanların yüz yüze olduğu problemlerdir. Eserleri tek bir grup
yer veya zamana tahsis edilemez. Gerçi onun hitaplarının hususî bir kültürel temel ve anlayışa sahip olanlarca daha çabuk kavrandığı bir gerçektir ve bu husus gözden uzak tutulmamalıdır
ama biraz daha derinliğine bakınca onun
kendi varlığı hakkında düşünmek isteyen herkese hitap ettiği hemen ortaya çıkar. Risâlelerde mezhep ihtilâflarından bahsedilmez; fıkıh ve fer'î hadis meseleleri de tâlidir. Bediüzzaman işe temelden başlar ve tabandan tavana doğru çalışır. Eserlerinden Fıkan netice şudur ki
Bediüzzaman diğer bütün düşüncelerin temeli olarak imanın önemini çok iyi kavramıştır. Çağdaş yazarların çoğu İslâm hakkında yazarken ya ona hücum etmekte
veya dışa bakan yönlerinin-meselâ âdil hükûmet sisteminin yahut üstün ahlâk kâidelerinin-mükemmelliği üzerinde durarak islâmı müdafaa etmektedirler. Devamlı olarak 'İslâm devleti'nden
devrimden
İslâm cezâ kanunlarına dönülmesinden
faizsiz bankacılık uygulanmasından
vs. bahsedildiğini işitmekteyiz. Sanki insanın en büyük hastalığı olan
Allah'ı inkâr ve nefsi mâbud edinmenin mucizevi ilaçları bunlarmış gibi... Said Nursî bize
önce kenmizi değiştirip reforma tâbi tutarak işe başlamamız gerektiğini
ancak ondan sonra başkalarını da aynı şeyi yapmaya çağırmayı ümit edebileceğimizi öğretmektedir."
Köprü'95 (Kış Sayısı)
koprudergisi.com
|