Vicdan

Konusu 'V Harfi' forumundadır ve ömr-ü diyar tarafından 18 May 2011 başlatılmıştır.

  1. ömr-ü diyar لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا Yönetici Genel Sorumlu

    Bulma, bir şeyi bir halde görme; kalple hissetme, duygu; kendinden geçme, dalma; iyiyi kötüden ayıran ve seçen bir yapıya sahip olan kalpteki gizli his.

    İnsanın maddî olan vücudundan başka ruhî yönü de vardır. İnsanın bedeni öyle harika bir makinadır ki Çağımızda tekniğin en ileri seciyedeki imkanları ile yapılmış motor ve makinalar bunun yanında çok basit kalır. İnsan bedeninin planı tafsilatıyla anlatılmaya kalkışılsa bunun bilgisi her bir cildi biner sayfa olmak üzere bin ciltlik bir kitap eder. İnsan vücudu çeşitli elementlerden teşekkül etmiştir. Bunların % 98'i çokluk sırasına göre O, C, H, N, P, S, dir. Ca, K, Na, Mg ise bedenin % 1,3'ünü, geriye kalan elementler ise % 0,70'ini oluştururlar. İnsan vücudunda çok olan elementlerden lipitler (yağlar), karbonhidratlar, protein ve nükleik asit molekülleri oluşturulmuş ve bunların tertiplenmesinden hücreler ve hücrelerden de doku, kas ve organlar vücuda getirilmiştir. Vücudda pek çok kimyasal ve fiziksel olaylar ve değişmeler cereyan eder. Zaman içinde arka arkaya vücudda meydana gelen bu fizyolojik olaylardan başka bir takım ruhî hâdiseler vardır. Fizik, kimya konularına irca edilemeyen şuur ve iradeden başka, iyiliğe, mutlak adalete ve güzelliğe, hayır ve fazilete doğru temayül ve özleyiş; sevinme, üzülme, beğenme: nefret etme, istikbal endişesi, beka ve edebiyete meyil ve sevgi, emniyet hissi; haya, insaf, merhamet, adalet, vicdan azabı çok darda kaldığında inançsız bile olsa Allah'a sığınıp yalvarma gibi duygular vardır. Bunların kaynağı da insan ruhunun vicdan denilen yönüdür. İnsan ve diğer canlılarda canlılık faaliyetlerini yürüten bir de nefes (can) vardır. Nefis, canlının şehvet, hırs, nesli muhafaza ve hayat koruma olgularını, beş duyunun duygularını. tad alma ve acı duymayı, büyümeyi ve bedenin diğer ihtiyaçlarını idare eder. Buna "hayvani nefis" de denilir.

    İnsani nefis denilen ruha gelince; bu, yalnız insanlara verilmiştir. Buna "nefs-i natıka" da denilir. Hayvani nefis vasıtasıyla bedene tealluk eder ve onu bir alet gibi kullanır.

    Ruh bedende, ona bitişik ve ondan ayrılmaksızın bulunur. Bedenden tamamiyle olmayacak tealluku kalmak üzere ayrıldığı zaman beden aykırıdadır (bk. ez-Zümer, 42). Eğer canla beraber tamamen ayrılırsa beden ölür.

    Maddeden örgülenmiş beden ise; a) Atom ve moleküllerden düzenlenmiştir. Fizik ve kimya konularına irca edebilir ve bölünüp parçalanır. b) Değişir. c) Atıldır. Canı ve ruhu çıktığında kendiliğinden işi ve gücü yoktur. d) Maddidir. e) Şuursuzdur, düşünemez ve varlıkların bilgisine sahip olamaz. Üzüntü ve sevinme gibi duyguları yoktur. g) Bazı cüzleri hariç enerjiye dönüşerek yok olabilir. h) Bir insanın organları başkalarına nakledilebilir.

    Ruhun da başlıca iki özelliği veya kuvveti vardır:

    1- Akıl: Ruha konulmuş bir kuvvettir ki, şuur faaliyetlerinin hepsini idare eder. Düşünüp bilen, delillerin delalet yönlerini anlayan, bilgileri kazanan, düşünüp anlayarak bilenin kendisi olduğunu idrak eden, hatırlayan, bilgileri tertipleyerek hükümlere varan, dileyip karar veren, işte ruhun bu akıl yönüdür.

    2- Vicdân: Buna kalb gözü veya basiret veyahut sadece kalb de denilir. Allah Teâlâ'nın ruha koymuş olduğu insaf ve merhamet hissi ve hakkın bir saikidir. Ruhun hayrı şerden ayırd eden fitri bir melekesi ve kuvvetidir. Ruhun hakka ve iyiliğe yönelişi ve bağlanışı ve hakka bir çeşit bakışıdır; şer ve kötülüklerden nefretidir. Merhamet, haksızlık ve kötülük karşısında üzülme, iyilik karşısında safa bulma gibi deruni hislerin kaynağı ruhun vicdan denilen bir yönüdür. Gerçi hayvanların nefislerine de nesillerin devamı için analık şefkati ve acıması gibi bazı hisler konulmuştur. Cenabı Allah Kur'ân-ı Kerim'de insan ruhunun bu özelliğini şöyle diyerek belirtir: "Her bir nefse (ruha) ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınmayı ilham edene and olsun ki, onu (ruhunu) kötülüklerden tertemiz yapan muhakkak, felah buldu. Onu alabildiğine kötülüklere batırıp günah ile örten ise elbette hüsrana uğradı"(eş-Şems, 7-10)

    Bir nefse (ruha) fücûr (kötülük) ve ondan korunmayı ilham etmek sözünden; kötülük ve ahlâksızlık yapmamasını ve bunlardan korunmasını kalbine (vicdanına) duyurmak ve onu ikisi arasında serbest bırakmak manası zannedilebilirsin de, asıl mana; fücuru tanıtıp bunun nefse (ıvha) zarar verici ve bozukluk olduğunu ve kötülüklerden nefsi korumanın iyi olduğunu duyurmak, binaenaleyh fücuru terketmek ve şer olan işlerden sakınmak, iyi ve hayırlı işleri yaparak kötülüklerden korunmak lazım geldiğini telkin eylemektir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her insanın ruhuna bir iyilik, kötülük, kâr ve zarar duygusu, iyiliklerden hoşnud olma ve kötülüklerden azab duyma hissi vermiştir. İşte bu duygu ve hisse vicdan denilir.

    Peygamberimiz (s.a) vicdanın kötülük ve günahlardan rahatsız olacağını şöyle beyan etmiştir:

    "Bir (iyilik ve taat) güzel ahlâktır; ism (günah ve kötülük) de vicdanını tırmalayan, seni rahatsız ve huzursuz eden ve insanların mutlali olup bilmesini istemediğin şeydir" buyurmuştur (Sahihü'l-Müslim bi Şerhi'n Nevevî, Cüz 16, 111; Beyrut, 1972/1392).

    Bedenin hastalığa yakalanmayıp sağlam kalabilmesi ve hatta ölmemesi için nasıl su ve gıdalara ihtiyacı varsa, vicdanın da sağlam kalıp bozulmaması ve ölmemesi için İmân'a yani Allah'a, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmeye ihtiyacı vardır. Bunun yanında vicdanın temizlik ve saflığını korumak için de, onu, önünü örtecek olan ahlaksızlık ve kötülüklerden uzak tutmak gerekir. Vicdan'ın Allah'a iman ve itaat, riyazet (nefis terbiyesi), nefısle mücadele ve deruni tecrübe ile tehzib ve tasfiye edilerek hak ve iyiliği tanıması sağlanır. Batıl inanışlar, kötü örf ve adetler, fena çevreler ve fuhşiyatın vicdan üzerinde menfi te'sirleri vardır. İyilik ve fazilet telkin eden bir terbiye ile inkişaf etmemiş, yetirmiş katı ve paslı bir ruh, kirli, elastiki ve kör bir vicdan, hakkı ve hayrı tanımaz, inkar ve kötülüklerinden dolayı deruni bir azab duymaz. Nasıl ki uyuşturucu (anestezik) ve sarhoş edici şeyleri kullanmâk, duyuların duymasını giderirse, vicdanı ihmal ederek kötülüklere alışmak meyil ve hükümlerine karşı gelerek isyan etmek vicdanı zayıflatır ve nihayet onu büsbütün öldürür. Bu hususlara şu âyet delâlet eder: "Hayır, hayır onları (kâfirlerin) kazandıkları günahlar, kalblerini paslandırıp yenmiştir" (el-Mutaffıfın, 83/14).

    Allah'a, hakka ve doğruya iman etmiş bir kimsenin ruhuna melekler de hayır telkin ederek vicdanına yardımcı olurlar: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Âdemoğlunun kalbine şeytan ve melek vasıtasıyla bir takım şeyler hutur eder. Şeytanın ilke eylediği, şer ve hakkı tekziptir. Melekler vasıtasiyle gelen şeyleri ise hayır, iyilik ve hakkı tasdiktir. Kalbinde hayır bulanlar bilsinler ki o, Allah'tandır. Binaenaleyh Allah'a hamd etsinler. Kalblerinde şerr bulunanlar da şeytandan Allah'a sığınsınlar" (Mansûr Ali Nâfıs, et-Tâc, IV, 69, Ist. 1382).

    Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur:

    "Gerçek şudur ki, iman edenler ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde şeytanın ve azdıranların hiç bir hâkimiyeti ve nüfuzu yoktur" (en-Nahl, 16/99). Ruhun tatmin ve ıztırablarını teskin ederek buhranlardan kurtulmak için Âlim, Hâkim, Kadir ve Kayyum olan bir Allah'a, onun peygamberine ve ahiret gününe iman etmek lazımdır. Ebedî bir hayata yönelmeyen ve inanmayan bir ruhta hakiki saadet yoktur. İman; vicdanların sesi, gönüllerin ıstıraplarının teskini, üzüntülerin ilacı, ruh ve vicdanlarda duyulan boşlukların gerçekle doldurulması, akıl ve şuurların hakka çağırışıdır.

    İnsandaki ruh bunalım ve aklı bozuklukların başlıca iki sebebi vardır:

    a- Bedendeki, bilhassa beyin ve sinirlerdeki bozukluk ve eksiklik. Bu bozukluklar anadan doğarken olduğu gibi sonradan bir kaza ile de meydana gelebilir.

    b- Ruhî tatminsizlik ve ruhla nefis arasındaki dengesizlik ve irtibat bozukluğudur. Bu dengesizlik anadan doğarken bulunduğu gibi sonradan emniyetsizlik, itimatsızlık ve vicdani ıztırablarla ortaya çıkar.

    Akıl hastalıklarını organik istisnaî durumlar haricinde ruhî sebeplerle izah eden dinamik psikiyatrideki bütün ekollerin gelip üzerinde durdukları nokta, ruhi tatminsizlik ve vicdani rahatsızlıklardır. Üzüntü, sıkıntı ve vicdani rahatsızlıklardan husule gelen ruhi dengesizlikler her meslek ve meşrebteki kimselerde ortaya çıkmasına rağmen, sadece gerçekten iman edip Allah'a güvenip dayanan ve istikamet üzere giden kimselerde bir istisna teşkil eder:

    "Gerçekten "Rabbimiz Allah'tır" deyip dosdoğru hareket edenlere hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de" (el-Ahkaf, 46/13). İnanmayanlar ise vicdani rahatsızlıklar ve ıztırab bataklıkları içerisinde kıskıvrak kıvranıp duracaklardır: "Biz elbette onlara (imansızlara) büyük azaplarından önce bu dünya azabından tattıracağız ki küfür ve inkardan imana dönsünler" (es-Secde, 82/21).

    İmansızlık sebebiyle "Asya, Amerika ve Avrupa'da huzursuzluk ve intibaksızlık türlü şekilleriyle o derece ve yaygın ve şiddetli olarak görülmektedir ki, bundan dolayı asrımızın şizofrenizasyonundan bahsedilmiştir" (Dr. Mehmet Tevfik Özcan, Ruhi bunalımlar ve İslam Ruhiyatı,139. Prof. Bornztein, Annales Medico Psycholoğıques, t. 2, No. 2, 1968'ten alınmıştır).

    Hülasa, akıl ve vicdan insanları Allah'a bağlılığa götürürken, şehvet ve nefsaniyet buna engel olur ve kişileri hayvanlık istikametine çekerse bu çekişmeden insanların vicdanı tabiatıyla rahatsız olacaklardır.

    Psikolojinin büyükleri sayılan Freud, Adler, Jung ve Otto Rank gibi Psikoanafitik ve Neopsikoanalitik materyalist psikolog ve psikiyatrisiler ruhun ve vicdanın varlığını inkar etmişler, insanı bir makina, ruh ve vicdanı bu makinanın içindeki bir nevi tehavvül etmiş enerji saymışlardır. Bunlar vicdanı bir takım sosyal amil, tecrübe, terbiye ve tekamülün mahsulü sayarak bunun zaman, mekan ve şahıslara göre değişeceğini iddia ederler. Freud'e göre ruhi buhranın sebebi, libido (cinsel içgüdü) ile ictimai şahsiyet (cemiyetin şahsa yöneldiği ahlak kaideleri) arasında çatışmalar (bkz. Freud, çev. M. Şekip Tunç, Freudizm, 60 vd. İst 1948). Freud'ün ruhi buhranlarla ilgili nazariyesinin, çoğalma ve nefsi devam ettirme içgüdüsünü yanlış anlatmaktan, insanı adileştirici ve yıkıcı olmaktan başka hakikatle bir ilgisi yoktur. Freud materyalist olduğu için insan ruhundan habersiz kalmış, insanlarla hayvan arasında mahiyet farkı olduğuna dikkat etmemişti. İnsan nefsinin yalnız cinsiyet yönünü görmüş ve bunu kişinin bütün işlerine ve bunalımlarına hakim olan unsur saymıştır.

    Freud'un çalışma arkadaşlarından Adler, "İnsana hakim olan duygu üstünlük arzusudur. Üstünlük arzusu gayesine erişilmedikçe insanda "mascufine protest" ortaya çıkacaktır. Üstün duruma ya şahıs kendini yükselterek veya başkasını küçülterek ulaşır" demiştir. (Prof. Dr. Ayhan Songar, Psikiyatri,132, Ist 1977; Alfred Adler, İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Ayda Yörükan, Ank.1973).

    Psikolog Jung ise, Freud ve Adler'in insanda kabul ettikleri unsurları ele almakla beraber, ayrıca fertte çağrışım yapan hayal ve fikirleri ve bunların neticesinde meydana gelen kolektif altşuuru psişik hayatın esaslı faktörü saymıştı (bkz. Ayhan Songar, a.g.e., 134 vd; Dr. Halis Özgü, Psikoloji Dünyasının Üç Büyükleri: Freud Adler, Jung, 184 vd. İst. 1976). Neopsikanalistlerden Otto Rank "Kişinin bağlı bulunduğu ilgi ve bağlantılardan ayrılması sıkıntı yaratır" demişti (bkz. Aynan Songar, a.g.e.,139).

    Görülüyor ki, meteryalist olan bu psikoloğlardan her biri nefsin bir yönünü ve parçasını tanımışlar, fakat vicdan ve ruha nüfuz edememiş ve bunun ihtiyacından habersiz kalmışlardır. Dedikleri temin edilse bile, bunlar imansız kimselerin ruhî ıztırablarının ve vicdani üzüntü ve buhranlarının önüne geçemez. Bunlar, yüreği ve vicdanı kanayan kimsenin gözünden akan yaşları silmek gibidir. Gözyaşlarını silmek, vicdan yaralarını iyi etmez. Iyi düşünülürse halkın sevdiği ve güvendiği dünya malı, makamlar ve diğerleri, denizin ortasında tutunulmuş ve dağılmak üzere bulunan tahta parçaları gibidir: "Allah'tan başka dost ve yardımcıları edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin ev zayıf ve dayanıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır keşke anlayıp bilseler" (el-Ankebut, 29/41); "Kim azgınlığa götürecek şeyleri red ve inkar eder ve Allah'a iman edip bağlanırsa, kopması imkansız olan en sağlam kulpa tutunmuş olur" (el-Bakara, 2/256).

    Akıl da vicdan gibi ruhun bir özelliği ise de her ikisi arasında bazı farklar vardır:

    Akıl ve şuur, küçüklükten itibaren çalışmaya başlar. Olaylar ve değerlerin bilgisi akıl yoluyla elde edilir. Vicdan, çocukluğun başlangıcında ve her zaman ve her kimsede açığa çıkmaz. Vicdanları katılaşmış olanların vicdanlarından merhamet sızmadığı halde, akılları çalışır.

    Akıl, uyku ve baygınlık halleri dışında iyilik ve merhametten başkasına razı olmaz. Akıl, olaylar ve menavi değerler için şahiddir. Vicdan hakimdir, bir işin iyi veya kötü olduğuna dair elde edilecek maddi menfaate bakmaksızın hüküm verir. Haksızlık, kötülük ve cinayetler karşısında azabı (üzüntüyü) akıl değil vicdan duyar.

    İnsan ruhunun bir özelliği olan vicdan, hak ile batılı, hayır ve şerri tanır ve birbirlerinden ayırıp seçer. İyilikler karşısında hoşnud olur ve safa bulur. Kötülüklerden dolayı sıkılır ve üzüntü duyar; imansızlık sebebiyle bulanır ve neticede kendisini büsbütün kaybeder.

    Ma'şerî Vicdan

    Ayrıca şahsi vicdandan başka ma'şerî vicdan veya vicdan-ı âmme denilen ictimai vicdan da vardır. Ma'şerî vicdan bir toplumu meydana getiren fertlerin veya çeşitli millet fertlerinin vicdani hükümlerinin toplamı veya çoğunluğudur. Bir kötülüğe karşı toplumların baskısı veya bir iyiliğe karşı toplumların sevgisidir. Zamanımızda buna kamuoyu veya kamunun görüşü denir.

    Ma'şerî vicdan da ahlaki vazifelerin yerine getirilmesi için bir murakıp ve müeyyidedir. Fakat ma'şerî vicdanın tepki ve tesiri milletlerin bağlı bulundukları, değer, din, durum ve şartlara göre değişir. Hristiyan milletlerin ve Yahudilerin Bosna-Hersek'te Sırpların Müslümanlara karşı yaptıkları korkunç zulme karşı infialleri başka olacağı gibi, bir hristiyan veya yahudi'ye karşı yapılan kötülüğe karşı tepkiler elbette daha başka olacaktır.

    "Onlar (gayr-i müslimler) size şer ve fesad yapmada hiçbir kusur etmezler. size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Muhakkak onların kin ve buğuzları ağızlarından taşıp açığa vurmuşlar. Göğüslerinde gizlemekte oldukları düşmanlık ise daha büyüktür." (Âlu İmrn, 3/118).

    Bununla beraber herkesi takip edip gözetmeyeceği için ma'şerî vicdanın takip ve nüfuzu haricinde bulunanlar, bunun tesirinden korkmazlar. Bazen ma'şerî vicdan güç ve kuvvetle, ordularla sindirilebilir.

    Şu halde imansız ve ahlaksız kimselerin vicdanları gibi, ma'şerî vicdan da tek başına ahlakî vazifelerimizin tam bir murakıp ve müeyyidesi olamaz. Vicdan-ı amme, gerçekten Allah'a, peygamberlerine ve uhrevi mes'ûliyete inanan toplumlarda daha nüfuzlu ve etkilidir. İslâm'da her Müslümanın üzerine iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek münker ve fuhşiyatı önlemek, farzdır. Yoksa Allah korkusu olmadan, ne şahsî vicdan ne de ma'şerî vicdan kötülük ve zulümleri önlemekte yeterli olmaz.

    Muhiddin BAĞÇECİ

    insanda bulunan vicdanın vazifesi nedir?

    Vicdan “Kendinden geçme. Duygu. Duyma.”, “İyiyi kötüden ayırabilen, iyilik etmekten lezzet alan ve kötülükten elem duyan manevî his.”Vicdan: İnsan ruhunun en ileri bilgi kaynağı. O, bir şeye “evet” dedi mi, onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları.

    Vicdan, akıl ve beş duyu; hepsi de insana bir şeyler takdim ederler, ayrı ayrı hakikatlere kapı açarlar. Ama, üstünlük daima vicdandadır; onu akıl takip eder, beş duyu ise en sonda gelir.

    Gerçek akıl bir hakikati buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mânâ ifade etmez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğünü aklın emretmesine karşılık hissin reddetmesidir. Neticede, akıl galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir.

    Hissin akıl karşısındaki durumu ne ise, aklın vicdan karşısındaki durumu da odur. Vicdana ters düşen bir akılla amel edilmez. Bir hakikati vicdanen biliyorsak, onun olmadığına dair getirilen bütün aklî deliller demagojiden ileri gitmez. Meselâ, yaptığımız bir haksızlık için vicdan azabı duyuyorsak, aklımızın ileri süreceği hiçbir özür, derdimize deva olmaz.

    İnsan birçok hakikati vicdanen bilir. Görme, işitmeden ne kadar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kıyas, mantık, fikir yürütme, hipotezler kurma yoktur. O, bütün bunlara muhtaç olmaksızın, hakikatleri doğrudan bilir. Maviyi yeşilden gözümüzle ayırt ettiğimiz halde, şefkatin sevgiden, yahut korkunun endişeden farkını vicdanen biliriz.

    İnsan kendi varlığını da vicdanen bilir. Bunun için düşünüp taşınmasına, “Acaba ben var mıyım, yok muyum?” diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda “Madem ki düşünüyorum, öyle ise varım.” gibi deliller getirmesine ihtiyaç yoktur. İnsan, kendi varlığı gibi, kendi sıfatlarını da yine vicdanen bilir. Hayatta olduğunu, ilmi, iradesi olduğunu, görmeye, işitmeye sahip olduğunu hep vicdanen bilir. Bundan şüphe ettiği olmaz.

    İnsan, gözüne inanmayabilir; “acaba yanlış mı gördüm” diye gözlerini ovuşturup yeniden bakabilir. Keza, aklına da inanmayabilir; “yanlış mı anladım” diye yeniden okuyabilir. Ama, vicdanı hususunda, onun bildirdikleri hakkında böyle bir tereddüde düştüğü olmaz.

    “İnsan kendi varlığını vicdanen bilir” dedik; aynı şekilde, yine vicdanen bilir ki, “ben kendi bedenimi kendim yapmadım; organlarımı yerli yerine şahsî irademle ve kudretimle takmadım.” Bu hususu öyle yakînen bilir ki, asırlarca yaşasa, bunun aksi bir düşünce hatırından, hayâlinden geçmez. Zira, vicdanın bilişi, ilimden, hissetmeden öte, bizzat yaşamaya dayanır.

    Kendi bedenini kendisinin yapmadığını “vicdanen” bilen insan, bu gerçeğin diğer canlılar için de geçerli olduğunu “aklen” bilir. Böylece, vicdanda başlayan bir iman hareketi, akıldan ve duyu organlarından da yardım alarak inkişaf eder. Ve insanı, bütün eşyanın yegâne sahibine, Allah’a götürür. Evet, her vicdan Allah’ı bilir. İnanmayan bir insan düşününüz. Bu insan yediği bir meyve için ne tabiata, ne maddeye, ne de bir başka şeye karşı minnettarlık duyar. Allah’a şükretmese bile başkalarına da etmez. İşte onu başkalarına teşekkürden men eden, onun vicdanıdır. O inançsız adam, vicdanen bilir ki, ne şu kâinat, ne de onda yaratılan bahçeler, bağlar, bostanlar şu güzel nimetlere sahip olabilirler. Onlar bunları kendi iradeleriyle vermiş değildirler. Kendileri ancak birer âlet, birer tezgâh, birer fabrikadır. Onlara minnettar olmak ise insana yakışmaz.
    İşte bütün bu mânâlar, onun vicdanında kelimesiz olarak ve bilemeyeceğimiz bir keyfiyette mevcuttur. Ve başkalarına şükretmesine izin vermez. Ama gel gör ki, o vicdan, günah, isyan, yanlış fikirler ve bâtıl telkinlerle o kadar perdelenmiştir ki, sahibini Allah’a şükrettirmeye mecali kalmamıştır. Ancak yapabildiği, onu başkalarına teşekkürden men etmekten ibarettir. O insan da, böylece, şükürsüz yer, tefekkürsüz bakar, düşünmeden yaşar. Ve dünyanın işlerinde, dertlerinde, yahut zevklerinde boğulur. Bu dünyaya niçin gönderildiğini, vazifesinin ne olduğunu ve nereye gittiğini bir kez olsun hatırından geçirmeden hayvanî bir hayat yaşar ve bu âlemden göçüp gider.

    Bir diğer misal: Bir insan yatağına girdiğinde rahatça uyuyabiliyorsa, vicdanının Allah’ı bilmesi sayesindedir. Hiçbir insan göremezsiniz ki, yatağına uzandığında, “uyuyacağım ama, ya dünyamız bir gezegene çarparsa, ya bir yıldız dünyamıza vurursa...” gibi bir endişe ile yatağında oturup kalsın. Yahut, “uyuyacağım ama, ya damarlarımda tıkanma olursa, kanım pıhtılaşırsa, kalbim durursa...” gibi bir vehme kapılarak uyumaktan vazgeçsin. Her insan vicdanen bilir ki, ne bu beden onun kendi malıdır, ne de şu kâinat. Her ikisindeki hâdiseler de Allah’ın yaratmasıyladır.

    İşte bu vicdanî biliş olmasaydı, hiçbir dinsiz bu dünyada bir an olsun rahat nefes alamazdı. Gel gör ki, vicdanlarının onlara kazandırdığı bu emniyeti, bu güven havasını layığınca değerlendiremiyor ve Allah’ı bulamıyorlar.

    Başka bir misal: Bir askere tüfeğini göstererek, “Bu senin mi?” deseniz, “evet” diye cevap verir. Ama aynı nefer vicdanen bilir ki, o tüfek onun şahsî malı değildir. Onu dilediği gibi kullanamaz, istediği kimseye satamaz. Biz de o nefer gibi, “benim elim, benim gözüm...” derken, bunların hakiki mâliki olmadığımızı, onların bize emaneten verildiğini vicdanen biliyoruz. Ama bu vicdanî biliş, imanı netice vermediği takdirde, insan kendisinde bulunan bütün bu emanetleri, bir ömür boyu, hakiki sahibinin rızasına zıt olarak sarf eder durur. Bir muhasebe gününde, hayatının hesabını tane tane vermek üzere...

    Sözün özü: Her vicdan diyor ki, “Allah var” Ne insan başıboş bir divane, ne şu âlem sahipsiz bir fabrika... İnsanı bu tezgâhta dokuyan biri var...

    Ve insan her şeyiyle O’nun...
     

Sayfayı Paylaş