İnsan nedir? Nasıl tarif edilebilir? Mahiyeti nasıldır? Diğer varlıklardan farkı nedir?

Konusu 'DiNi SORULAR ve CEVAPLAR' forumundadır ve sultan_mehmet tarafından 23 Mart 2011 başlatılmıştır.

  1. sultan_mehmet

    sultan_mehmet © ◄ كُن فَيَكُونُ ► Yönetici Forum Administrator

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnsan nedir? Nasıl tarif edilebilir? Mahiyeti nasıldır? Diğer varlıklardan farkı nedir?

    Cevap

    Değerli kardeşimiz;
    Cevap 1:

    Bilirsiniz ki, bir şeyin “efradını cami ağyarını mani” yani bütün yönleriyle tarifini yapmak, kolay değildir. Bazı filozofların insanı “Akıl sahibi bir varlıktır” diye tarif etmeleri, insanın yaratılışındaki hikmetlere bakıldığında çok basit kalmaktadır. Çünkü o, kâinat kitabının adeta bir özeti gibidir. Allah’ın en çok ikram ettiği ve en aziz kıldığı bir eseri ve sevgilisidir. Evet insan bir damla su iken, okyanusları içinde barındıran mümtaz bir mahluktur.

    İşte bu açıdan bakıldığında insanı hakkıyla tarif etmek oldukça zordur. Cenâb-ı Hak, insana nihayetsiz istidat ve kabiliyet ihsan etmekle onu bütün mahlukattan üstün kılmıştır. O, Allah’ın öyle büyük bir nakşıdır ki, dünyanın süsü, Cennet’in çiçeği olmuştur. Yüce Allah, onu sevdiği gibi meleklerine de sevdirmiş ve meleklerine ona secde etmelerini emretmiştir.

    Çünkü, Yüce Allah, dünya ve ahireti insan için, insanı da kendisi için yaratmıştır. Onu sıfatlarının tecellisine ayine yapmış, kendisine muhatap kabul ederek, onunla konuşmuş ve sohbetiyle şereflendirmiştir. Acaba insan için bundan daha üstün bir muamele, bir makam ve bir şeref düşünülebilir mi?

    Allah’ın insana ikram ettiği nimetler, akılları hayrette bırakacak kadar büyüktür. Cenâb-ı Hakk onu âleme sultan ve yeryüzüne halife tayin etmiş, bir ucu ezelde diğer ucu ebedde olan dünya ve ahiretin ölçülerini ve hassas dengelerini onun için düzenlemiştir. Evet Allah-ü Teâla, insanları dünyada maddi ve manevi nimetlerine mahzar etmek için yarattı, tâ ki insanlar, O’na ibadet etsinler, O’nun isimlerini ansınlar ve O’na şükürde bulunsunlar.

    İşte insanoğlu, dünya ve ahiret saadetini bu vazifeleri yerine getirmekle elde eder. Cenab-ı Hakk’ın muradı da zaten, insanların bu saadet ve huzurla yaşamasıdır. İşte dünya ve ahiretteki nimetlerin kendisine takdim edildiği bu insan, o nimetleri kendisine veren Zat’a karşı şükür ve ibadetle mükelleftir.

    Evet, “Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık.” (Tîn, 95/4) ayet-i kerimesinden anlaşılıyor ki, insan maddi ve manevi birçok cihetle en güzel bir şekilde yaratılmıştır. Mesela; insanın manevi cevherlerinin kaynağı olan ruhu güzeldir, o ruhun elbisesi olan bedeni güzeldir, bir irfan meşalesi olan aklı güzeldir, Allah’ın varlığının şahidi olan vicdanı güzeldir. Dimağı güzeldir, zira orada zeka denilen pırlantanın parıltısı vardır. Konuşması ve ifadesi güzeldir, düşünmesi ve hayali dahi güzeldir…

    Evet, insan kendine verilen bu kıymetli cevherlerin değerini takdir edemeyip Allah’a karşı nasıl gaflette bulunur ve onları kaybederek, nasıl aşağıların en aşağısına düşer?

    O halde insanın dünyaya gelişi, ne zevk ve safa, ne de yiyip içmek içindir. O dünyaya her şeyden önce Allah’a iman etmek, O’nu esma ve sıfatlarıyla tanımak, O’na muhabbet ve kulluk etmek için gönderilmiştir. İşte insan için en büyük zevk, bu vazifeleri yerine getirmektir. Zaten hayatın gayesi bunlar olduğu gibi, faziletin de kaynağı, pınarı bunlardır. Eğer, bir insan hayatını saadet ve neşe ile geçirmek istiyorsa, bu vazifeleri tam manasıyla yerine getirmesi gerekir. Haram dairesinde zevk ve sefa arayanlar en aşağı mertebelere düşerler. Bir kısım insanlar Allah’ın lütfuyla cennetin çiçeği olduğu gibi, bir kısmı da O’nun adaletiyle cehennemin odunu olurlar.

    İnsan, hem kendisini hem de bütün bir varlık alemini inceden inceye düşünür. Bir kendine bir de içinde yaşadığı şu aleme bakar ve görür ki, her iki alemde de, türlü türlü değişimler, halden hale geçmeler ve hiç durmayan bir faaliyet, bir hareket vardır. Bütün bunlar ise, hiç şaşmayan bir kanun ve ölçü dairesinde gerçekleşir. Evet, yerlerde ve göklerde canlı cansız hiçbir mahluk yok ki, bu kanuna ve Allah’ın tayin ettiği ölçülere boyun eğmesin.

    İşte her şeyin nizam ve kanun dairesinde hareket ettiğini gören o aklı başında insan, bu faaliyetler içerisinde Cenab-ı Hakkın azamet ve kudretini görür; böylece bütün bu mahlukatın azametli yaratıcısını tam bir imanla tasdik eder ve Allah’ın lütuf ve ihsanını düşünerek ibadet ve itaate mecbur olduğunun şuuruna varır. Böylece gerçek imanı elde ederek, imanın hadsiz basamaklarında adım adım ilerlemeye başlar, ilmel yakîn, aynel yakîn ve hakkal yakîn adı verilen mertebelerde sırasıyla gezinir.

    Düşünen bir insan, Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine şehadet eden kâinatı ibret gözüyle seyrettikçe O’na inanmanın ve O’nu tanımanın zirvesine erişir. Allah’a karşı kendinde latif ve zevkli bir cazibe hasıl olur. Yaratıcının azamet ve kudretini düşünmekten meydana gelen haz ve lezzetten, ruhanî bir zevk ve huzur hisseder. Böylece imanı ve irfanı parıldar, kalbi Allah’ı bilmenin ve O’nu sevmenin mükemmel bir ayinesi olur.

    Yine o düşünen insan Cenab-ı Hakkın nimetlerinin sonsuz olduğunu görür ve der ki, “Allah-ü Teâla hiçbir mahluku nimetlerinden mahrum etmemiştir. Herkesi kabiliyetine göre memnun ve tatmin etmiştir. Dinsizin inkârı, günahkarın isyanı ve zalimin zulmü bile O’nun nimetlerini vermesine engel olmamıştır.

    İnsan çok acaib bir mahluktur. Aklı ve fikri sayesinde dağları ve taşları deldiği, yıldızları gezdiği ve deryalara hakim olduğu halde, bir mikrop ve sivrisineğe mağlup olup, onların zararlarını kendisinden def’ edemez. Ömrü boyunca keder ve ızdıraptan kurtulamaz. Ağlayarak doğar, şikayet içinde büyür, pişmanlıklar içinde yaşar…

    O halde böyle sonsuz aciz bir varlık, ancak nihayetsiz kuvvet ve kudret sahibi olan Allah’a tevekkül etmekle teselli ve huzur bulur, musibet ve dertlerden kurtulur.

    Cenab-ı Hak insanı ruh ve beden denilen iki özellik üzere yaratmıştır. Bedenin yaşaması için sayısız nimetleri barındıran engin ve zengin bir kâinat var etmiştir. Dağları ve deryaları, bağ ve bahçeleri onun istifadesine sunmuş, sayısız nimetlerle onun midesini ve dilini memnun etmiştir. Ancak, bu lezzet ve zevkler her ne kadar helal olsa da ani ve fanidirler. Onun için bu alemdeki sayısız zevkler ruhu tatmin etmiyor. Çünkü onun gayesi ne maddi bir lezzet, ne de maddi bir menfaattir. O, iman, ilim, marifetle tatmin olur. Onun gayesi Allah’ın kendisinden razı olduğu bir kul olabilmektir. Onun kemali ve huzuru buna bağlıdır. O öyle bir zevk ve lezzet ister ki, elinden çıkmasın ve kendisiyle beraber ebedi olsun. O öyle bir alemde yaşamak ister ki, ahenk ve nizamı hiç bir hadiseyle bozulmasın.

    Onun zevk ve saadeti ancak ilimde, fazilette ve Allah’ın rızasını kazanmaktadır. Ancak bu sayede onun için ebedi saadet nurları parlar. Bundan mahrum olan bir ruh katı bir zulümat içinde kalır, keder ve hüzünden kurtulamaz.

    Ruhun birçok latifelerle ve duygularla mücehhez kılınması ve kâinatı ihata edecek bir vüsate malik olması gösteriyor ki, bu mükerrem mahluk, “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” (Rad, 13/28) ayet-i kerimesinde de buyurulduğu gibi ancak ve ancak ezeli ve ebedi bir Zat’ı tanımak, sevmek ve O’nu anmakla tatmin olur.

    Cevap 2:

    İnsan, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini ve bu dünyaya niçin geldiğini bilecek ve kainatın sırlarını keşfedecek bir istidat ve kabiliyette yaratılmıştır. Böyle bir istidat ve kabiliyete mazhar olan bir mahluk, elbette ki mümtaz ve mükerremdir.

    Bu şerefe nail olmak için birtakım haslet ve meziyetler lazımdır. Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, insanlığın hakikati de iman ve marifetten ibarettir. Bu gibi meziyetler kimde var ise gerçek insan-ı kâmil odur. Bu meziyetlerden mahrum olan insan, böyle bir şerefe nail olamaz.

    İnsanın şerefini ve meziyetini sadece endamında, yani beden güzelliğinde aramak hatadır. Onun kıymet ve değerini manevîyatında ve ruhunda aramak lazımdır. Vücut ve onu meydana getiren azaların güzelliği ve değeri, ruhun kemâline hizmet ettikleri nisbette ortaya çıkar. Peygamber Efendimiz (sav) “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, İmân, 62) buyurarak bu hakikatı ifade etmektedir.

    Evet, insanın akıl sahibi bir canlı olması, onu diğer mahlukattan ayıran mümtaz bir sıfat sayılabilirse de, ilim ve irfandan mahrum olan bir akıl insanlığı bazen hayvaniyetten çok daha aşağı kılabilir.

    İnsan ve kâinat ayrı birer alemdir. Kâinat “alem-i ekber” yani büyük alem, insan ise, “alem-i asgar” yani, kâinatın özeti ve küçültülmüş halidir. İkisinde de aynı kanunlar cereyan etmektedir. Her iki alemde de Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğini, azamet ve kudretini gösteren nihayetsiz deliller vardır.

    Kâinatın yaratılmasından asıl maksat insan olduğundan, Cenab-ı Hak kainatta olan her şeyi insanın istifadesine göre terbiye ve tanzim etmiştir. Yani Cenab-ı Hak, insan mahiyetinin ihtiyaçlarını yaratmıştır. Mesela, havayı insanın ciğerlerine, güneşi gözüne, bütün gıdaları midesine, tatları diline ve kokuları burnuna göre terbiye etmiştir. Tâ ki, insan bunlardan istifade edebilsin ve kendisine verilen bu duygu ve hisler ile Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini, kudret ve azametini tefekkür etsin. Zira insan, kainatın yaratılış sebebi, en son ve en mükemmel meyvesidir. Evet, ağaca yapılan bütün hizmet meyvesi içindir. Kâinatın en mükemmel meyvesi ve özeti olan insanda bütün alemlerin numuneleri vardır. Bu konuda Cenab-ı Hakkın iki büyük kitabı vardır. Biri kelâm sıfatından gelen Kur’an-ı Kerim, diğeri de irade ve kudret sıfatından gelen şu kitab-ı kâinattır. Bu iki kitap da insanın maddî ve manevî terbiye ve terakkisi içindir. Cenab-ı Hakkın sıfat ve esmasına en cami bir ayna ve nihayetsiz istidatta yaratılan insan, bu kâinat kitabından bir çok medeniyet harikalarını ortaya çıkarmıştır.

    Cevap 3:

    İnsan kainatın “misal-i musağğarıdır.” Yani insan bu kainatın küçültülmüş bir halidir. Koca bir ağacı bir çekirdeğe yerleştiren Cenab-ı Hakk, insanda da nice âlemler yerleştirmiştir

    İnsan kainatın küçültülmüş bir nümunesi ve modelidir. Kainat küçülse insan, insan büyütülse kainat olur. Kainatta azametli ve büyük yazılmış tevhit hakikatleri, insanın mahiyetinde küçük ve okunaklı bir şekilde yazılmıştır. Bu hususta kainat ile insan müsavidir. Fark sadece kemiyette, yani boyut ve hacimdedir.

    İnsanı kainat kadar geniş yapan şey ise, insanın fıtratına konulan istidat ve duygulardır. İnsanda her alem ile irtibat kuracak cihaz ve duygular vardır. İnsanın her bir cihazı ve duygusu, bir aleme açılan bir penceredir. İnsan bu duygu penceresi ile o alemi seyreder ve o alemle iletişim kurar.

    Mesela, göz bir penceredir, görüntüler alemine açılır. Kulak bir penceredir, sesler alemini işitir. Dokunma duyusu bir penceredir, cismani alemlere açılır. Hayal kuvveti bir penceredir, misal alemi ile irtibat kurar. Ruh bir menfezdir, ruhlar alemine açılır. Kalp bir penceredir, aşk ve muhabbet dünyasının kapısıdır. Akıl bir penceredir, hikmetli mevcudat aleminin mütefekkir bir mütalacısıdır. Bu ve buna benzer binlerce his ve duygular, insanın geniş mahiyetinde mevcuttur ve her birisi bir alem ile merbuttur.

    İnsan, mahiyetinin genişliğinin ikinci önemli sebebi, istidat ve kabiliyet noktasında nihayetsiz donanıma sahip olmasıdır. İnsanın bir çok duygu ve kuvvelerine sınır konulmadığı için, insanda terakki ve tedenni nihayetsiz oluyor. İnsan, Allah ile muhatap olup onun huzuruna çıkacak kadar inbisat da eder, aynı insan hayvandan yüz derece aşağı adi bir mahluk da olabilir.

    İnsan, ayrıca mahlukat içinde Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tartıp ölçecek geniş mahiyete sahip tek mahluktur. İnsan sahip olmuş olduğu his ve cihazlar sayesinde Allah’ın bütün isimlerini tartıp ölçebilir. Mesela, midenin açlık hissi ile Rezzak ismini, tat alma duyusu ile Allah’ın Kerem ve Muhsin ismini, cüzi iradesi ile Allah’ın külli irade sıfatını, cüzi ilmi ile Allah’ın sonsuz ilim sıfatını bilebilir ve ölçebilir.

    Ruh, akıl, kalp, irade, nefis, vicdan, zahiri ve batini hisler vs. hepsi insan mahiyetinin birer cüzleri ve önemli unsurlarıdırlar. İnsanı cami ve mükemmel kılan da bu sahip olmuş olduğu duygu ve cihazlardır.

    Cevap 4:

    İnsanın mahiyeti genel hatları ile zahiri ve batini duygular şeklinde özetlenebilir:

    Zahirî duygular: Göz, kulak, burun, doku, dil olmak üzere beş duyudan oluşur. Bu duyuların her birisi bir aleme açılan pencere gibidir. İnsan bu pencereler ile o alemleri seyreder.

    Göz penceresi ile görüntü alemini seyreder. Kulak penceresi ile sesler alemini işitir ve o alemden istifade eder. Burun ile kokular alemine açılır..

    Bâtıni duygular: Akıl, kalp, ruh, vicdan, latife olmak üzere beş iç duyudan oluşur. Bu duyular da tıpkı zahiri duyular gibi manevi ve gaybi alemlere açılan birer pencere hükmündedirler.

    Ruh: Ruh irade sıfatının hakim olduğu emir aleminden gelen bir komut ve emirdir veya bir kanundur. Bu emir ve kanuna da kudret sıfatı harici bir vücut ve ceset vererek onu somut ve görünür hale getirmiştir. Aynı zamanda başına da şuur takarak hem harici vücudu olan hem de başında şuuru olan bir kanun olmuştur.

    İnsan mahiyetinin aslı ve esası ruhtur. Ruh bütün hasse ve duyguların efendisi ve yaşam kaynağıdır. Ceset ruh ile varlığını devam ettirir ve ruha tabidir. Ruhsuz ceset olamaz, ama cesetsiz ruh olabilir. Ruh basittir, bölünmez, parçalanmaz, eskimez, pörsümez, ölmez, dağılmaz, yaşlanmaz, ceset ise sayılan vasıfların tam aksidir.

    Kalp: İnsan mahiyetinin merkezinde yerleşmiş karar verme veya vermeme vazifesini gören akıl ve vicdan gibi kanallar ile beslenen bir latifedir. Akıl dış alemden gelen verileri kalbe gönderir. Vicdan ise insanın fıtratına derç edilmiş doğuştan gelen hakikat miyarıdır. Vicdan, bir nevi insanın iç aleminin mizanlarını kalbe gönderen bir iç kanaldır. Bu iki kanaldan gelen veriler ve malumatlar kalp denilen latifede depolanır ve kalp bu verilere göre gelişir ve şekillenir. Kalp hayatta yolunu bu veriler ışığında seçer ve ona göre yaşar. Bu yüzden kalp insan mahiyetinin en önemli merkezi, en yön verici karar mekanizmasıdır.

    Kalbin bir fiziki, bir de manevi yüzü vardır. Fiziki yüzü tıbbın alanına girer, manevi yüzü ise dinin sahasıdır. Burada izah ettiğimiz kalp, manevi kalptir. Beyin ile akıl arasında da benzer bir ilişki vardır. Beyin fiziki bir organdır, akıl ise soyut ve manevi latifedir. Aralarında bizim anlamakta zorluk çektiğimiz ince ve latif bir ilişki bulunabilir.

    Vicdan: Vicdan ise insanın fıtratına derç edilmiş olan doğuştan gelen hakikatlerin bir miyarıdır. Vicdan, hak ve hakikatlerin hissedilmesini sağlayan ve insana ihtar eden bir mekanizmadır. Vicdan, manevi alemlerin esası ve haritası konumundadır. Hakikatlerin uçlarının temerküz ettiği cami bir aynadır. Hem ahlaki değerlerin hem de doğruluğun ana üssü gibidir. İnsan yanılsa bile bozulmamış vicdan yanılmaz.

    Latife: İnsanın manevi ve latif duygularının genel adıdır. Bir nevi cihaz tabirinin zıddı gibidir. İnsanın mahiyetini bildiği bilmediği ne kadar manevi duyguları varsa bunların ortak ve genel adıdır diyebiliriz. Kalp, ruh, vicdan, bunlara örnek olarak verilebilir. Latife kelimesi daha çok insanlığın yaşadığı ve duyduğu ama daha tam keşfedemediği duyguların genel bir ifade şeklidir. Var olup da ismi ve şekli bilinmeyen duygular da denilebilir.

    İnsanın maddi cesedinin bir haritası olduğu gibi, maneviyatını da bir ceset olarak tahayyül edersek, onun da manevi bir haritası vardır. Bu maddi harita ile manevi harita arasında birebir bir eşleşme yapmak zor ise de, ehemmiyet açısından bir eşleşme yapanlar da vardır..

    Mesela, önem ve işlev açısından maddi cesette kalp ne ise, manevi cesette de kalp ona denk gelir. Keza, önem açısından beynin maddi cesetteki yeri ne ise, aklın da manevi ceset için yeri odur.

    Bu yüzden akıl ve kalp gibi manevi cihazları, beyin ve et parçası olan yüreğe nispet etmişlerdir. Nasıl, beyin ve yürek, maddi cesedin en önemli azaları ve sultanları ise, akıl ve kalp de manevi cesedin sultanları mesabesindedir.

    Temsil bakımından, manevi, kalbi ve maddi cesedi, yürek temsil eder. Aklı da beyin temsil eder. Aralarında böyle manevi bir irtibat olduğu gibi, belki bizim, idrakinden aciz olduğumuz ince, maddi bir bağ da olabilir.

    Kalbe bağlı lâtifeler, hisler bedenin organlarından çok. Bunlar da insanı ya yücelere çıkarır yahut çukurlara düşürür. Sevgiden başlayalım. İnsan bu his ile, ya Rabbini ve Mevlâsını sever, yahut nefsini ve menfaatini. İşte birinci hâl yükseliş, ikincisi çöküştür.

    Bir diğeri, “endişe duygusu.” İnsan, ya maddî ve dünyevî problemleri kendisine dert edinir, bunların endişesiyle ruhunu perişan eder. Yahut, bu dünya yolculuğunun cehennemle son bulma endişesi onu durmadan çalışmaya, gayrete ve duaya sevk eder. Birincisi, aşağıların aşağısı, ikincisi yüceler yücesidir.

    Beş duyumuz da bu ölçüye vurulmalı. İnsan bunlarla sâlih amel de işleyebilir, isyan ve günah da. Birinciler, insanı en ileri makamlara, ikinciler ise en derin azaplara hazırlar. Yine Nur Külliyatında, “küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder” denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş. Bilim adamlarımızın ifadelerine göre, elmasla kömürün temel taşları aynı. Sadece kristalleşme şekilleri farklı. İşte bu farklılıktan birbirine zıt iki mahiyet doğuyor. Aynı harflerle farklı kelimelerin yazılabilmesi gibi, aynı insan mahiyetinden de, birbirine zıt meyveler çıkabiliyor: Mümin -kâfir, salih-fasık, âdil-zâlim, mütevazı- mağrur gibi.

    Bu misâle göre:

    •Ahsen-i takvim, “en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”

    •Alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı.”

    •Esfel-i safilîn, ise “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşü.”

    Allah Resulü (a.s.m.), “Dünya âhiretin tarlasıdır” buyurur. O halde insan bu dünyada, çekirdek kabilinden de olsa, “alâ-yı illiyyîn” şerefine erecektir ki, bu mazhariyet âhirette o yüce makam olarak kendini göstersin. Ve yine insan, işlediği isyanlarla, “esfele-i safilîne” lâyık olacaktır ki, bu liyakat o dehşetli azabı meyve versin.

    Sözün özü: Yüksek insanlar da, alçak insanlar da bu dünyada yetişiyorlar. Ve âhirette her nefis kendi ameline uygun saadete eriyor yahut azaba düşüyor.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
    Sponsorlu Bağlantılar

Sayfayı Paylaş