Fıkıh ilminin tarihi seyri ve gelişimi nedir

Konusu 'Sizin sorularınız' forumundadır ve Kayıtsız Üye tarafından 23 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Fıkıh ilminin tarihi seyri ve gelişimi nedir
     
  2. sultan_mehmet

    sultan_mehmet © ◄ كُن فَيَكُونُ ► Yönetici Forum Administrator

    Fıkhın tarihi gelişimi bütün detaylarıyla aşağıda anlatılmıştır.

    FIKIH İLMİNİN GEÇİRDİĞİ EVRELER

    1. Hz.Peygamber Döneminde Fıkıh

    İslam’dan önce Arapların yeme içmelerinde, giyimlerinde, bayramlarında, yılın çeşitli mevsimlerinde, birbirleriyle olan ilişkilerinde, düğünlerinde, evlenme, boşanma ve alım-satım gibi diğer hukukî ilişkilerinde kendilerine özgü örf ve adetleri vardı.
    Yine onların kendilerine göre haram saydıkları fiiller, haksızlık sözkonusu olduğu zaman kasame ve kısas gibi caydırıcı tedbirleri de vardı. Ancak bunlar düzenlenmiş bir hukuk sistemi halinde değildi. Onları, sıkıntılı, haksızlıkların hakim olduğu böyle bir dönemden , mutlu ve huzurlu bir döneme kavuşturmak isteyen Allah, onlara bir nimet olarak Hz. Peygamberi ve İslâm gibi yüce bir dini göndermiştir.
    “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak.” (Ahzab,45-46)
    Hz. Peygamber dönemi (peygamber oluşu ve ahirete irtihali arası), fıkıh açısından daha sonraki dönemler için bir model oluşturmaktadır. Çünkü fıkhın temelleri bu dönemde atılmıştır.

    a. Hicretten Önceki Dönem ve Özellikleri

    Bu dönem İslâm’a davet dönemidir. Bu dönemde fıkıh, yeni bir davetin esaslarını belirlemeye yönelmiştir. Bu esaslar, ulûhiyyet (tevhid), risâlet ve âhiret günü konularında yoğunlaşmaktaydı. Bu mekki ayetlerin çoğunda “aklı kullanmak, ibretle bakmak ve inceden inceye düşünmek” kökünden türetilmiş kelimeler sıkça geçmektedir.
    Kur’an bununla da yetinmeyerek insanların nazarını kainata ve ondaki ince plana yönlendirerek bir Allah inancını yerleştirmeye çalışarak ‘burhani delil’e de başvurmuştur.

    b. Hicretten Sonraki Dönem ve Özellikleri

    Medeni ayetlerde, Müslümanların Medine’de başlayan yeni hayatlarında karşılaştıkları problemlerin çözümü yer almaktadır. Ayrıca bir çok konunun hükmü de bu ayetlerde belirtilmiştir. Müslümanların müşriklerle savaşları da bu dönemde olmuş, müslüman olmayanlarla ilgili ilişkileri belirleyen ayetler de Medine’de nazil olmuştur. Yine aile hukuku, boşanma ve miras gibi hükümler de bu dönemde koyulmuştur.

    Hz. Peygamber döneminde fıkhın kaynakları üçtür:

    1. Kur’an 2. Sünnet 3. Hz. Peygamberin ictihâdı. Hz. Peygamber kendisine bir mesele sorulduğunda o konuda Kur’an’ın hükmünü söylerdi. Yoksa bu konuda ayet nazil olmasını beklerdi. Ayet nazil olmazsa konuyu kendi ictihadıyla hükme bağlardı. Hz. Peygamber, isabetli ise Kur’an bunu doğrular değilse doğrusu bildirilirdi.
    Hz. Peygamber daha sağ iken sahabileri ictihad yapmaya sevketmiş, kendisinin
    huzurunda bile, onların ictihad yapmasını istemiştir. İctihad yapmaktan çekinenlere “isabetli hüküm verirseniz iki sevap; şayet yanılırsanız, bir sevap alırsınız.” demiştir.

    Hz. Peygamber Dönemindeki Fıkhın Karakteristik Özellikleri

    - Hükümlerde tedrîcilik.
    - Hükümlerde kolaylık ve hafiflik ilkesi benimsenmiştir.
    - Hüküm verirken bireyin ve toplumun maslahatı/yararı gözetilmiştir.
    - Hükümlerde, insanlar arasında adaletin gerçekleştirilmesi ilkesi esas alınmıştır.

    2. Hulefâ-i Râşidîn Döneminde Fıkıh

    Hulefâ-i râşidîn de bir konuda hüküm verirken Hz. Peygamber’in izlediği yöntemi izlemiştir. Hulefâ-i râşidîn döneminde yapılan ictihâdlar iki şekilde gerçekleşmekteydi.
    - Bazen bu ictihad, ictihada ehil olan kimselerin bir araya gelip o konunun hükmü hakkında fikir birliğine varmalarıyla gerçekleşirdi. Buna el- İctihad-ül Cemâi adı verilirdi.
    - Bazen de ictihada ehil olanların bir araya gelmeleri mümkün olmazdı. Böyle bir durumda ictihada ehil olan, çözüm bekleyen mesele hakkında hüküm bulunan bir meselenin hükmünü vermeye çalışırdı. Buna da el- İctihad-ul Ferdî adı verilirdi.
    Bu ferdi ihtiyaç ya kıyasa dayanır ya da sıkıntının oratadan kaldırılması için genel ilkelere dayanır ya da böyle olunca maslahat gerçekleşmeyecekse genel ilkeler uygulanmaktan vazgeçilirdi. (Bu uygulama sonraki dönemde “istihsan” daha sonraki dönemlerde ise “el- maslahat’ül mürsele” olarak isimlendirilecektir.)
    Hz. Peygamber de sahabilere, Kur’ân’da hakkında hüküm bulunmayan bir konuda alimleri toplamalarını, konuyu aralarında istişare etmelerini, tek kişinin ictihâdıyla hüküm vermemelerini tavsiye etmiştir. Bu yöntemi önce Hz. Ebubekir daha sonra ise Hz. Ömer uygulamıştır.

    3. Sahâbîler Döneminde Fıkıh

    Sahâbîler döneminde, olaylar yaşanmadıkça diğer bir deyişle problemler ortaya çıkmadıkça sahâbîler görüşlerini ortaya koymuyorlardı. Çok fetvâ vermekten hoşlanmıyorlardı. Ancak bir olay ortaya çıkarsa ya da çözülmesi gereken bir olayla karşılaşılırsa, o konu ile ilgili doğru olan hükmü bulmaya, güçleri yettiğince gayret gösteriyorlardı.

    Sahabiler ictihad yaptıkları zaman uyguladıkları yöntemleri fıkhi terimlerle ifade etmemişlerdir. Bu terimler mezheplerin oluştuğu dönemde fıkıhçılar tarafından oluşturulmuştur. Sahabilerin bu içtihadları “re’y” kavramı içerisine sokulabilir.

    Sahabilerin çözdüğü ya da hakkında fetva verdiği meseleler henüz tedvin edilmemişti. Bunlar fakihler tarafından ezberlenmiş, henüz küçük yaştaki sahabiler tarafından daha sonraki nesillere intikal ettirilmiştir. Bu dönemde müslümanlar arasında kayda değer ihtilaflar daha çıkmamıştır. Bunun sebepleri:
    - Şura ilkesinin yerleşmesi ve uygulanması
    - Sahabilerin ileri gelenleri ve fakihlerin başkent Medine’de yaşıyor olmaları sebebiyle bir konuda hüküm vermeleri ve icma etmelerinin çok kolay olması.
    Abdullah b. Mes’ud gibi sahâbîlerin bir kısmı, karşılaşılan bir olayla ilgili nassın bulunmadığı durumlarda re’y ile hüküm verilmesi gerektiği görüşünde idiler. Ancak Abdullah b. Ömer gibi bir kısmı ise, nassların esas alınması, nasslardan kesinlikle ayrılınmaması gerektiği görüşünde idiler. Bu dönemden sonra birinci görüş “ehlü’r-re’y” ikinci görüş ise “ehl’ül hadis” olarak isimlendirilmeye başlanacaktır.

    Kur’ân ve Sünnet’ten Hüküm Çıkarmada Sahâbenin İzlediği Yol

    Sahabe karşılaştıkları yeni bir olay karşısında, o olayla ilgili Kur’ân’da ve Sünnet’te bir hüküm bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Eğer bu konuda Kur’ân ve Sünnet’te konu ile ilgili bir hüküm (nass) bulurlarsa, bu nass çerçevesinde gayretlerini yoğunlaştırırlardı. Eğer karşılaşılan yeni olayla ilgili Kur’ân ve Sünnet’te bir hüküm bulamazlarsa, kendi görüşlerine (re’y) başvururlar ve o konuda ictihâd yaparlardı.
    Olaylara yeni çözümler bulurken bazen kıyasa bazen de maslahata başvuruyorlardı. Fıkıhçılar da sahabenin bu yöntemini takip ederek şu iki hususu her zaman göz önünde tutmuşlardır: Verdikleri hükmün, dinin ruhuna aykırı olmaması ve müslümanların problemini çözecek , onları sıkıntıya sokmayacak, onların yararlarını gözetecek nitelikte olması.

    Sahabenin fıkıh anlayışlarının özellikleri:

    - Kaynak; Kur’an, Sünnet, İcma’ ve Re’y idi.
    - Farklı anlayışlar o zaman var olan ve yaşanan olaylarla sınırlıydı.
    - Verdikleri hükmün ve fetvaların dayanağı, Kur’an ve sünnetten elde edilen illetlerle sınırlıydı.
    - Hakkında nas bulunmayan konulardaki ictihadları, o günün insanlarının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde maslahata uygunluk arzetmekteydi.

    4. Tabiîler Döneminde Fıkıh İlmi

    Tabiîler döneminde fıkıh ilmi önemli gelişmeler kaydetmiştir. Bunun sebepleri:
    - Hz. Ali’nin ‘tahkim’i kabul etmesi üzerine müslümanlar üç gruba ayrılmışlardır: Şîa, Hariciler (Havaric) ve Ehlü’s sünne vel cemâa.
    - Sahabe alimlerinin farklı bölgelere dağılması sonucu ‘şura’nın gerektiği şekilde icra edilememesi.
    - Bu dönemde islam hukukçuları, naslara bağlı kalanlar (ehl’ül hadis) ve kıyasa başvuranlar (ehl’ür re’y) olarak ikiye ayrılmışlardır.
    - Hadis rivayetlerinin çoğalması
    - Uydurma hadislerin çoğalması
    - Arap olmayan fıkıhçıların da ortaya çıkması ve katkıları
    Bu sebepler fıkıh konularında çeşitli ihtilaflara sebep olmuş, fıkıhçılar arasında anlaşmazlık ve tartışmalara sebep olmuştur.
    Bu dönemde fıkıh ekollerinin sayısı artmıştır. Bunların en meşhurları, hadisçilerin (ehlu’l-hadis) kalesi durumunda olan Medine Ekolü ile re’y taraftarlarının görüşlerini benimseyen Kûfe Ekolü’dür.

    Medine Ekolü (Ehlu’l-Hadis)

    Medine, Hz. Ali döneminde hilafet merkezi olmaktan çıksa da çok orada sayıda sahabe vardı. Bunların başlıcaları Zeyd b. Sabit, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer’in yanı sıra “el-Fukahâus Seb’a” idi. Yedi fakih şunlardır: Said b. El Müseyyib, Urve b. ez Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Ebubekir b. Abdirrrahman, Abdullah b. Abdillah, Süleyman b. Yesar ve Harise b. Zeyd.

    Kufe Ekolü (Ehlu’r Re’y)

    Bazı sahabiler Kufe’ye yerleşmişti. İbn Mes’ud, Ebul Musa el-Eşari, Sa’d b. Ebî Vakkas, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. El- Yeman Enes b. Malik bunlardandır. Bunun yanı sıra Hz. Ali Kûfe’yi devlet merkezi yapmıştı.
    Bu ekolde yetişmiş önemli fıkıhçılar ise; Alkame b. Kays en Nehâi, Şurayh el- Kâdi, Amir b. Şurahbil eş-Şa’bi, Mesruk b. El-Ecda’, İbrahim en Nehâi ve Said b. Cubeyr.
    Tabiîler de aynı sahabe gibi karşılaştıkları yeni olaylar ile ilgili bir nass buldukları takdirde çözümü onda ararlar ve çözerlerdi. Eğer yeni olayla ilgili bir nass bulamazlarsa re’ye başvuruyorlardı. Ancak bu dönemde kıyasın ve icmâın hüccet/delil olup olmayacağı konusundaki ihtilaflar ve sahabe döneminin sonu tabiîn döneminin başında ortaya çıkan siyasî parçalanmalar sebebiyle önemli değişiklikler yaşanmıştır.

    Tabiîn Fıkhının Karakteristik Özellikleri

    • Siyasî parçalanmalar sebebiyle farklı fıkhî eğilimlerin çoğalması.
    • Fıkıh ilmi için bir metod oluşturulmaya başlanmıştır. Emevilerin baskıcı politikası bilim adamlarının siyasetten uzaklaşıp dini ilimlerle baş başa kalmasına sebep olmuş ve çeşitli dallarda ihtisaslaşmalar başlamıştır. (İmam Şafi’nin er Risale adlı eseri “usül” ile ilgili olarak bize ulaşan ilk kitaptır.)
    • Fıkhın alanı genişlemiş ve fıkıh ilmi gelişmiştir. Bu olumlu gelişme şu sebeplere dayanmaktadır:
    - Siyasi ayrılıklar
    - Hadis rivayetinin yaygınlaşması
    - Fıkıh ekollerinin ortaya çıkması ve ılımlı müslümanların tartışmalarda iki büyük ekolün görüşlerine rağbet etmeleri.
    - Arap olmayan müslümanların (mevali) da fıkıhla meşgul olmaları
    -Sünnet’in tedvini ile hadis ezberlenmesinin kolaylaşması ve hüküm çıkarılması (istinbât)

    5. Fıkıh İlminin Altın Dönemi

    Hicri II. asırdan hicrî IV. asrın ortalarına kadar uzanan bu dönem İslam fıkıh ilminin ‘altın çağı’ olarak vasıflandırılmaktadır. Çünkü fıkıh ilmi bu dönemde; zirveye ulaşmış, yaygınlaşmış, fıkıh ilminin kendine özgü bir yöntemi oluşmuş ve hüküm elde etme yolları net bir şekilde çizilebilmiştir.Bu dönemin özellikleri:
    - Fıkıh ilmi bu dönemde canlanmış, olgunluk ve kemal derecesine ulşamıştır. Birey ve toplumun sorunları çözülmeye başlanmıştır.
    - Fıkıh bilginleri yetişmiştir. Dört mezhebin yanı sıra Şia (İmamiye ve Zeydilik), Haricilik, Zahirilik yanında Hasan el-Basri, Evzai, Leys, Sevri, Süfyan b. Üyeyne, İbn Cerir et –Taberi, Ebu Sevr gibi alimlerin öncülüğünde fıkıh mezhepleri oluşmuştur.
    Bu dönemde taklid olmayıp ictihad yeteneği kazanan her öğrenci hüküm verebilmiştir.
    - Çeşitli mezheplerin fıkhi görüşleri bir araya getirilerek eserler tedvin edilmiştir.
    İmam Malik (el Muvatta), İmam Şafiî (el Hucce, el Umm) eserlerini yazmışlardır.
    - Re’y ekolünün imamlığı döneminde “farazi fıkıh” gelişmiştir.
    - Fıkhi kavramlar (istılah) bu dönemde ortaya çıkmıştır: Farz, vacip, sünnet gibi…
    - Fer’î meselelerde fıkıhçılar arasında ihtilaf çıksa da bu saygıyla karşılanmıştır.

    Bu dönemde, fıkhın yükselişini sağlayan faktörlerden bazıları şunlardır:

    • Emevî halifelerinin aksine Abbâsî halifelerinin fıkıh ilmine önem vermesi.
    • Büyük müctehidlerin ortaya çıkması ve bunların ictihadlarında bağımsız / hür olmaları.
    • İslam devletinin sınırlarının genişlemesi sonucu müslüman toplumun bir çok yeni olayla karşılaşması ve bu olaylara çözüm bulma zorunluluğu.
    • Yeni müslüman olan ancak Arap olmayanlar arasında felsefe, mantık ve dini bilgilerle mücehhez bilim adamlarının varlığı. Bunlar yeni hükümlerin çıkarılmasına katkıda bulunmuşlardır.
    • Değişik milletlerden bir çok insanın müslüman olması.
    • Çeşitli dillerde ve ilimlerde tercüme ve tedvin hareketinin artması.
    • İlmi tartışmaların artması ve ilim adamlarının birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmaları

    6. Taklîd Dönemi

    Bu dönemde, karşılaşılan yeni problemlerin çözümü, daha önceki yazılan eserlerde yer alan hükümlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Bu dönem, daha önceki düşüncelerin tekrarlandığı, yazılmış eserlerin sadece şerh edildiği, yeni eserlerin pek yazılmadığı bir dönemdir.

    Taklîd dönemi dediğimiz bu dönemin karakteristik özellikleri:

    • Mezhep taassubu. Her mezhep belli bir bölgede yayılmış ve o mezhebin görüşlerini anlatan eserler kutsal metinler gibi algılanmaya başlamıştır.
    • Siyasî otoritenin belli mezheplerin yayılmasına izin vermesi.
    • İlim açısından yeterli ve ehil / layık olmayan kimselerin yargının başına getirilmesi.
    • Mezheplerin görüşlerini belirten eserlerin tedvin edilmesi.
    • Fetvâ konularında çok farklı görüşlerin ortaya çıkması. Böyle olunca fakihler mensubu olduğu mezhep imamının görüşünü nakletmeyi yeterli görmüştür.

    Taklid döneminin oluşmasının sebepleri:

    - Abbasilerde siyasi zafiyetin baş göstermesi.
    - Alimlerin kendi mezhep imamlarının görüşlerine kendilerini bağlı hisstmeleri.
    - Alimlerin tüm gayretleri yazılmış eserleri özetlemek (ihtisar), açıklamak (şerh) veya bu alimlerin kitaplarının bazı kısımlarına itiraz ya da açıklayıcı notlar (haşiye) ilave etmek olmuştur.
    - Mezhep taasubunun oluşması.
     

Sayfayı Paylaş