Konu içeriği: 18-Kehf Suresi Tefsiri 18-KEHF: 1-2-3- Allah'a hamdolsun o öyle bir Allah'dır ki Kitabı kuluna indirdi. Hem de onun için hiçbir eğrilik yapmayarak; dolambaçlı değil çarpık değil
18-KEHF:
1-2-3- Allah'a hamdolsun o öyle bir Allah'dır ki Kitabı kuluna indirdi. Hem de onun için hiçbir eğrilik yapmayarak; dolambaçlı değilçarpık değil
yalanı
yanlışı yok. Dosdoğru bir hakim olmak üzere indirdi. Ki kendi katından pek şiddetli bir azab olan ahiret azabı ile (kâfirleri) uyarsın ve iyi işler yapan müminlere şunu müjdelesin onlara kesinlikle öyle güzel bir mükafat vardır ki. Orada (cennette) devamlı kalacaklardır.
4- Uyarmanın kimlere olduğuna gelinceHem şu kimseleri içindir ki onlar
Allah çocuk edindi dediler. Bunlar meleklere Allah'ın kızlarıdır diyen Arap müşrikleri
Uzeyr'e Allah'ın oğlu diyen yahudiler
Mesîh'e (Hz. İsa) Allah'ın oğlu diyen hıristiyanlardır. Öyle olmakla beraber bu hususta hıristiyanlar hepsinden fazla ısrar ediyorlar. Çünkü bunu dinlerinin birinci esası saymışlardır.
5- Bunun hakkında ne kendilerinin ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Yani bunu söyleyenlerbildiklerinden değil
bilmediklerinden
babalarını
yani atalarını veya kendilerine baba dedikleri papalarını taklid ederek söylerler. Halbuki babalarının sözleri de bilgiden değildir.
Çünkü ilim bunu kabul etmez. O adi sözyalnız ağızlarından çıkan bir kelime olması açısından büyüdü. Allah'a karşı büyük bir cüret
büyük bir günah olan koca bir laf oldu.
Burada "âbâ" (babalar) ve "kelime" deyimlerinin hıristiyanlara ait deyimlerden olduğuna dikkat edilirse bu kelimeninen fazla onların ağzından büyüdüğüne bir dikkat çekme olduğu anlaşılır. Tefsir bilginleri bunu hatırlatmaya lüzum görmemişlerse de bu işaret açıkça anlaşılır. Hıristiyanların ataları
"Mesih oğlumdur diye gökten bir ses geldi." derler dururlar. Onlar
yalan ve saçmalıktan başka bir şey söylemiyorlar.
6- Belki eğer onlarbu kitaba inanmazlarsa sen arkalarından üzüntü ile neredeyse kendini öldürüp yok edeceksin. Yani ey bu kitabı kendisine indirdiğim kulum ve Resulüm Muhammed! Bu kitaba inanmayanlar helak olacaklar. Fakat sen o büyük söyleyen yalancıların iman etmediklerine şimdiden öyle üzülüyorsun ki
iman etmezler de helak olurlarsa arkalarından edeceğin üzüntü ve esefle neredeyse kendini tüketecek dereceyi bulacaksın. O halde sen onlar için üzülme
kederlenme ve sana bu kitabı indiren Allah'a hamdederek vazifeni yerine getir.
7- Çünkü biz yeryüzündeki şeyleri onayani yeryüzüne bir süs kıldık. Mümin ve mümin olmayan insanların hangisi Allah'a daha itaatkar ve daha güzel amel işliyor diye imtihan edelim. Yani tecrübe eder gibi gerçekten meydana çıkaralım da ona göre güzel iş yapanlara
iyilik yapanlara güzel mükafat; kötülere de şiddetli azab verelim.
8- Bununla beraber şu da bir gerçektir ki biz o yeryüzündekileri kuru bir toprağa çevirmekteyiz.Bu gün gözleri kamaştıran o süslerzinetler
yarın bakarsın dünden yokmuş gibi harap ve toprak olup gidecekler. Onun için güzel amel
o fani (geçici) süslere kapılmak değil
onun sonsuza dek kalıcı olan yaratıcısına hizmet etmektir. Şu halde o yok olacak süs ve zinetlere esef ile üzülmemeli
vakit geçirmemeli de bu imtihan meydanında en güzel amel için çalışmalıdır.
9- Yoksa zannettin mi ki Ashab-ı Kehf ve Rakîm-"Kehf"
dağda mağara ve özellikle geniş olanıdır ki
küçüğüne "gâr" denilir. Türkçesi "in"dir. "Rakîm"
bizim kitabe dediğimiz yazılı taş veya maden veya diğer şeylerden levha demektir.- Yani aşağıdaki şekliyle kıssaları anlatılacak olan Kehf ve Rakîm sahipleri garip mucizelerimizden midirler? Yani kuru topraklardan hayrete değer süsler çıkarıp insanları
onlara düşkün kılarak imtihan eden ve bu şekilde en güzel amelleri düşkünlük içinde ortaya koyan ve nihayet bütün o süsleri mahvettiği halde güzel iş yapanları güzel mükafat ile ebedileştirecek olan ilâhî kudretimizin hepsi çok orijinal ve güzel olan eserleri ve mucizeleri arasında Ashab-ı Kehf ve Rakîm tek hayret verici ve şaşılacak bir mucize mi oldular sandın? Hayır bunda şaşılacak bir şey yoktur. En güzel amelleri
en şaşmaya değer alâmetleri sonu toprak olan dünya zinetine
dünya hayatına aldanmayan
denenmiş kimseler içinden ortaya çıkarmak Allah'ın âdetidir. Allah ona benzemez daha neler yapmış ve yapacaktır. Bunun için başkaları hayret etseler de daha büyük mucizelere mazhar olan ve daha güzel ameller kendisinden istenen sen
o zanda bulunmayarak şunu hatırda tut:
Meâl-i Şerifi
10- O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla."
11- Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.
12- Sonra da iki gruptan hangisininonların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için
onları tekrar uyandırdık.
10-11-12- Derken kulaklarına perde vurdukyani yatırdık
uyuttuk bilelim ki iki gruptan hangisi
bekledikleri süreyi daha iyi hesapladı. Burada "bilelim" demek
fiilen ortaya koyalım ve gerçekleştirelim de kendileri bile anlasın ve iki gruptan birisi Allah'ın birliğine inanan
mümin Ashab-ı Kehf
birisi de hasımları olan müşriklerdir. Âyette görüleceği üzere Ashab-ı Kehf uyandıkları zaman işlerinde başarılı olduklarını
gayelerinde isabet ettiklerini gördüler ve Allah'ın rahmetine kavuştular.
Bu özetlemeden sonra bunların dinleriişleri ne idi? Mağaraya niçin çekildiler ve orada nasıl kaldılar
sonra da nasıl uyandırıldılar? Ayrıntısına gelince:
Meâl-i Şerifi
13- Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlarRablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.
14- (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimizgöklerin ve yerin Rabbidir. Biz
O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız
yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.
15- Şu bizim kavmimizAllah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?
16- (İçlerinden biri şöyle demişti"Mademki siz
onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız
o halde mağaraya sığının ki
Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın."
17- Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğinibatarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar
mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse
işte o
hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse
artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
18- Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydinarkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.
19- Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibibirbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: "Ne kadar durup kaldınız?" (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Kimi de) şöyle dediler: "Ne kadar durduğunuzu
Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi
bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın
hangi yiyecek daha temiz ise
ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin."
20- "Çünkü şehir halkısizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki
o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz."
21- Böylece insanları onlardan haberdar kıldık kiöldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için
öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar
aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri
onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler.
22- Ashab-ı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlarüç kişidir
dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar
beş kişidir
altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de
"Onlar
yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir
Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!
13- Biz sana onların kıssasını olduğu gibi dosdoğru anlatacağız. Şöyle ki: Gerçekten onlar bir takım gençlerdir.
"Fitye"genç delikanlı
yiğit demek olan "fetâ" nın ondan az sayıya delalet eden çoğuludur. Demek ki kıssanın ibret teşkil eden hakikatinde bunların isimleri ve sayıları ve memleketlerinin bellenmesi lâzım değildir. Hüviyetleri olmak üzere ehemmiyete değer olan birinci nokta şu vasıflarıdır: Bir kaç genç yiğitten oluşan az bir topluluk ki kendilerinin Rabbine iman ettiler ve biz de kendilerine hidayetlerini artırdık. Onların kalplerini metin kıldık.
14- O yiğitler ayağa kalkarak dediler ki bizim Rabbimizbütün göklerin ve yerin Rabbidir.
Biz O'ndan başkasına hiçbir zaman ilah demeyiz. Doğrusu o vakit akıldan uzakhaddinden fazla bir yalan söylemiş oluruz. Çünkü O'ndan başka ilâh imkansızdır
yalandır. İşte bu yiğitlerin işlerinin aslı şu idi: Müşriklere karşı ayaklanma ile tevhidi ilân.
Bu ayaklanmanın meydana gelme şekli hakkında değişik rivayetler vardır. Muhammed b. İshak'ın nakline göre şöyle zikredilmiştir: İncil ehlinin işi altüst olduiçlerinde suçlar büyüdü
krallar azgınlık etti. Bu krallar putlara tapıyor
putlar için kurbanlar kesiyorlardı. Bu konuda pek ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus idi. Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyen hıristiyanları öldürüyordu. Nihayet Ashab-ı Kehf'in şehri olan "Dekinos"a indi. İner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emretti. İman edenler
şuraya buraya kaçıp gizlenmişlerdi. Şehrin kâfirlerinden tayin ettiği zabıtaları iman edenleri takip ediyor
gizlendikleri yerlerden çıkarıp Dekyanus'a getiriyorlardı. O da putlara kurban kesilen mezbahalara sevkedip putperestlikle öldürülme arasında seçim yapmalarını öneriyordu. Alçak dünya hayatına rağbet edip bu ölümden korkanlar
onun dediğini yapıyorlar. Ebedî hayatı tercih edenleri de öldürüp
parçalayıp şehrin suruna ve kapılarına asıyordu.
Bunu gören o birkaç gençRum soylularından ve bir görüşe göre kralın ileri gelenlerinden hür gençlerdi
çok etkilendiler. Bu fitnenin def edilmesi için Allah Teâlâ'ya göz yaşları ile boyun eğerek namaz kılıp dua ediyorlardı.
Zorba kralın yardımcıları bu gençleri ihbar ettilerbundan dolayı onları
hücrelerinde bastırıp huzuruna getirtti ve bazı şeyleri söyledikten sonra bunları ya putlara ibadet veya ölüm arasında seçim yapmalarını teklif etti. O vakit o yiğitler de dediler ki: "Bizim bir ilâhımız vardır ki
ululuk ve yüceliği gökleri ve yeri doldurmuştur. Biz ondan başka birine ilâh demeyiz
asla putlara tapmayız
senin teklifini kabul etme ihtimalimiz sonsuza dek yoktur
hükmün ne ise yap!" Bundan dolayı üzerlerindeki kıymetli elbiselerin soyulmasını emredip onları yanından çıkardı ve kendisi önemli bir iş için Ninova şehrine gitti ve geri dönünceye kadar onlara düşünme için mühlet verdi
Onlara uyarlarsa uyarlar
yoksa diğer müslümanlara yaptığını yapacaktı. Bunun üzerine yiğitler dinlerini korumak için karar verip şehrin yakınındaki "Benclüs" dağında sarp bir mağaraya gizlenmeye karar verdiler. Her biri babasının evinden bir şey aldı
bir kısmını sadaka verdiler
kalan kısmını nafaka edindiler ve gidip mağaraya sığındılar; gece gündüz namaz kılıyorlar
Allah Teâlâ'ya inleyiş ve feryad ile yalvarıyorlardı. Nafaka işini Yemlihaya bıraktılar. O sabahleyin bir miskin kıyafetine girerek şehre giriyor
lazım olanı alıyor
biraz da havadis araştırıp arkadaşlarına dönüyordu.
Zorba kralşehre dönünceye kadar bu şekilde durdular. Kral gelir gelmez bu gençleri aradı ve babalarını yanına getirtti. Babaları onların kendilerine isyan ve mallarını yağma etmekle çarşılarda israf edip dağa kaçtıklarını söyleyerek özür dilediler. Yemliha
bu kötülüğü görünce
pek az miktarda azık alıp ağlayarak vardı ve arkadaşlarına dehşeti anlattı. Onlar
ağlaşarak secdelere kapanıp Allah'a yalvardılar
sonra başlarını kaldırıp oturdular
yapacakları iş hakkında konuşuyorlardı. Derken Allah Teâlâ
bunlara bir uyku verdi
yattılar
nafakaları baş uçlarında uyudular kaldılar. Beride Dekyanus hiddetinden ne yapacağını düşünüyordu. Onları uyutan Allah Teâlâ bunun gönlüne de mağaranın kapısını kapatmayı getirdi. Bunun üzerine Dekyanos mağaranın kapısının ördürülmesini emretti. "Açlıktan
susuzluktan ölsünler
mağaraları kabirleri olsun" dedi
öyle yaptılar. Dekyanos'un evinde imanını gizleyen iki mümin vardı. Birinin adı "Pendros"
diğerinin ki "Runas" idi. Bunlar
Ashab-ı Kehf'in isimlerini ve neseplerini ve kıssalarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak yapılan duvarın içine koymayı kararlaştırdılar ve yaptılar."
Özetle bu yiğitler Allah'dan başka ilâh tanımazgerçekten mümin idiler. İşleri de Allah'ın hidayet ve korumasıyla dinlerini korumak için zorba müşriklerin zor ve baskısına karşı ayaklanma olmuştu. Şirke sapan ve İsa'ya Rab ilâh diyen
dünya süsüne ve hayatına rağbet eden hıristiyanlara benzemiyorlardı. Kalktılar
sözü bir edip tam bir bağlılık ve kalb sağlamlığı ile tevhidi ilân ederek dediler ve kendileri ile beraber böyle demeyip şirke sapan milletlerini küçümsemek ve çirkin görmek için de şöyle söylediler:
15- Bak hele şunlarşu bizim kavim O'ndan (Allah'tan) başka ilâhlar edindiler. Gizli değil ki her ne şekilde olursa olsun putlara boyun eğenler ve genel olarak müşrikler bu ifadeye girdikleri gibi
Mesih (İsa)
ilâhdır diyenler de bu ifadeye dahildirler. Onlara açık bir delil getirselerdi ya!. Yani Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetine ve Rab oluşunun yüceliğine delalet eden gökler ve yer gibi şahitler
açık deliller var. Fakat O'ndan başkasının ilâh olduğuna dair öyle bir şahit
açık bir delil getirseler ya bakalım? Hiç mümkün müdür? Delilsiz dava kabul edilir mi? Veya şunun bunun keyfi
zorbalık etmesi
musallat olması delil tutulur mu?
Burada şu anlam da muhtemeldir: Onlar aleyhine bizim yaptığımız gibi ilmîâmelî
sözlü ve fiilî etkili bir delil getirmiyorlar da o yalancılık suçunu işliyorlar. Artık bir yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bu fâsılanın yukarıda geçen fasılasına döndürülüp redif kılındığı (tekrarlandığı) açıktır. Bu şekilde kıssanın müşrikler aleyhine olan hükmü özetlenirken aynı zamanda bunun "Allah çocuk edindi" (Kehf
18/4) diyenler aleyhine hüküm içeren bir delil olduğu da anlatılmıştır.
16-O yiğitlerkavimlerinden de böyle nefret ettikten sonra çekilip kendi kendilerine dediler ki: Ve madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız. O halde mağaraya sığının ki sizin için Rabbiniz rahmetinden yaysın
yayıp döşesin. Çünkü iman nurunun sonunda Rahmân olan Allah'ın rahmetine kavuşturacağı şüphesizdir. Ve size işinizde bir kolaylık hazırlasın. Kolaylıklar yaratsın da ayaklandığınız maksadınızda başarılı kılsın. İşte bunun üzerine idi ki
yukardaki özetlemede anlatıldığı üzere
mağaraya çekilip "Ey Rabbimiz! bizlere tarafından bir rahmet ihsan et ve bize işimizden bir başarı hazırla!" (17/10) dediler ve Allah tarafından kulaklarının üzerine vurulup (işitilmelerine engel olduk)
yani o zalimler tarafından kaygı verici bir şeyin işitilmemesi için yatırılıp veyahut mağaranın kapısına bir bina kurdurulup senelerce uyutuldular
17-Hem öyle rahat uyudular ki ve (baksaydın) görürdün kigüneş doğduğu zaman
mağaralarının sağ tarafına yönelir battığında da onları soldan makaslar kırkar. Yani üzerlerine gün bile değmez
değse değse son olarak batış sırasında sol taraflarına gelen yönden biraz kırkar geçer. Demek ki mağaranın vaziyeti budur. Her tarafı korunmuştur ancak kapısı biraz batıya meyilli olarak kuzeydedir. onlar ise mağaranın bir meydanında; mağaranın bir geniş yerinde sıkıntısız yatıyorlar.
O yok muyani Ashâb-ı Kehf'in o şekilde Allah için ayaklanması ve kavimlerini terk edip Allah'a tevekkül etmiş olarak mağaraya sığınmaları ve mağaradaki durumları yok mu? Allah'ın âyetlerindendir. Allah'a ait alâmetlerden
Allah'ın kudret ve rahmetinin delillerinden biridir
bir keramettir. Allah
her kime hidayet ederse
doğru yolu tutan odur. Nitekim Ashab-ı Kehf böyledir. Allah
her kimi de şaşırtırsa artık onu irşad edecek bir dost asla bulamayacaksın.
Ashâb-ı Kehf gibi keramet sahiplerinin irşadlarıyla yola gelmemişiman ve İslâmiyet'ten ayrı kalmış
gitmişlerdir.
18-Allah'ın âyetini anlamalı ki baksan onları uyanık zannedersinhalbuki uykudadırlar. Demek ki uykuda oldukları halde gözleri açık ve biz onları sağa ve sola çeviririz. Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın girişine doğru uzatmış. Eğer sen onları görseydin
üzerlerine çıkıverseydin mutlaka döner kaçardın. Ve mutlaka için korkuyla dolardı. Durumları öyle heybetli
öyle korkunç idi. Demek ki kendilerine kimsenin bakması mümkün değildi.
19- Ve İşte böyleceyani bir mucize olarak senelerce uyutup koruduğumuz gibi onları uyandırdık
yani bir mucize olmak üzere diriltir gibi uyandırdık ki birbirlerine sorsunlar. Kendi durumunu bilmek her şeyden önce geldiği için uyandırılmalarının ilk hikmeti kendi durumlarını anlamak için
şu şekilde birbirlerine sormaları oldu: Bunun için içlerinden biri: "Ne kadar durdunuz?" dedi. "Bir gün veya daha az bir zaman kaldık" dediler. Kimi öyle dedi
kimi de öyle. Nasıl ki kıyamette uyandırılarak haşre gönderilecek olanlar hep böyle sanacaklar (Bakara Sûresi'ndeki âyetinin tefsirine bkz.: 2/279) Bu karşılıklı konuşma esnasında kimi de fazla durulduğunu sezerek anlaşmazlığa son vermek için "ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir." dediler.
Bundan dolayı aranızdaki ihtilafı bırakınız da Şimdi birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderiniz de hangi yiyecek daha temiz baksın ve size ondan bir rızık getirsin ve çok dikkat ve nezaketle hareket etsin ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.
20- Çünkü eğer onlar sizi ellerine geçirecek olurlarsa ya sizi taşlayıp öldürecekler veya kendi dinlerine döndürecekler. İrtidad ettirecekler ve o zaman siz ebediyyen kurtulamayacaksınız. Yani recm edildiğiniz takdirde şehid olur kurtulursunuzfakat dönüp kâfir olursanız dünyada kurtulamayacağınız gibi ahirette de asla kurtulamayacaksınız. Çünkü dünya hayatı fanidir
herkes muhakkak ölecektir
ahirette küfrün azabı ise ebedidir.
Burada şöyle bir soru vardır. Böyle taşlayıp öldürme tehdidi altında zorlanma bir mazeret değil midir? Bunlar kalplerindeki imanı bozmadan zorlanma ilezahiren (dış görünüşe göre) dönmüş olsalardı. "Kalbi imanla mamur olduğu halde
inkâra zorlanan hariç" ( Nahl
16/10) istisnası hükmü içine girmezler miydi. O halde asla kurtulamayacaksınız demeleri neden?
Cevap: Bunun bir kaç hikmeti vardır:
Birincisi: Bunlar kesin kararlı yiğit adamlardır. Gözettikleri kurtuluşyalnız sorumluluktan kurtulma değil
açık ve gizli olarak rahmeti yaymaktır. Onun için ruhsat ile amel etmeyi "İyi insanların iyilikleri
Allah'a yakın olanların günahlarıdır" ifadesi gereğince sakıncalı olmaktan uzak görmemişlerdir.
İkincisi: Bu söz henüz zorlanma durumunda değilzorlanma durumuna düşmekten son derece sakınmak için söylenmiştir. Çünkü sakınmada kusurlu davranıp da zorlanma durumuna düşüldüğü zaman sorumluluk ortadan kalkmaz.
Üçüncüsü: Küfrü gerektiren amellere alışkanlık gibi herhangi bir sebeplekalbin imana kanmasını sarsacak şekilde devam edeceği kesin olan zorlamaları uygun görmenin de "Eğer onlara uyarsanız muhakkak ki Allah'a ortak koşanlar olursunuz" (En'âm
6/121) tehlikesi vardır.
21- Özetle öyle dediler ve işte böylece onları şehir halkına buldurduk. Yani o sözü kabul ettiler ve o şekilde içlerinden birini şehre gönderdiler. Fakat Allah'ın takdirine bakın kio derece sakınmalarına rağmen Allah
bu şekilde kendilerini tanıttırdı. Rivayete göre gidenin elindeki para yakalanmasına sebep olmuş ve bu yüzden Allah Teâlâ onları şehir halkına buldurmuş ki Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyamet günün meydana geleceğinde hiç şüphe olmadığını bilsinler diye. Çünkü ne kadar durduklarını bilemeyen Ashâb-ı Kehf senelerce yattıkları mağaralarından
kabirden kalkar gibi uyanıp kalktıklarını anlamış ve vaktiyle ayaklandıkları müşriklere karşı başarılı olduklarını ve isteyip umdukları Allah merhametinin bir tecellisini görmüş ve dolayısıyla önceden iman ettikleri şekilde Allah'ın vaadinin hak olduğunu müşahede ile bilmiş oluyorlardı.
İşte bu şekilde gerek kendileri ve gerek diğerleri için kıyametin şüphesiz olduğuna da bir delil ve misal olmuş bulunuyorlardı. Hani bir zaman halk aralarında Ashâb-ı Kehf'in durumu hakkında münakaşa ediyorlardı. Yani o vakti düşün kibunlar ayaklanıp mağaraya çekildikleri zaman kavimleri bunların işi için münakaşa ediyorlardı. Bazıları: "Mağaranın ağzına bir bina yapınız" demişlerdi. Mağarayı mezarları olsun diye üzerlerine bir bina ile tıkamışlardı. Rabbleri
onların durumunu daha iyi bilir. "Bizim Rabbimiz
göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başka hiçbir ilâha tapmayız." (Kehf
18/14) diye iman ve ilan ettikleri Allah Teâlâ din uğrunda uğraşmalarını boşa çıkarmadı. "İki taraftan hangisinin mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını ortaya koymak için" (Kehf
18/12) buyurduğu şekilde
en sonunda maksatlarına ulaştıklarını gösterdi
münakaşa eden hasımlarını mağlub etti. Onların işi hakkında sözlerinde üstün gelen müminler
yani Ashâb-ı Kehf'in takip ettiği durum üzerine giderek düşmanlarına karşı galip gelen grup elbette biz onların üzerine bir mescid yaparız dediler.
22-Bununla beraber ihtilaf ettiler. Onlar üç kişidirdördüncüleri köpekleridir
diyecekler. Onlar
beş kişidir
altıncıları köpekleridir
diyecekler. Bunlar
gayb hakkında tahmin yürütmektir. Demek ki bu iki söz delilsiz zanna dayanan bir sözdür: (Onlar) yedi kişidir
sekizincisi köpekleridir de diyecekler. Demek ki bu söz
öncekiler gibi delilsiz zanna dayanan bir söz değildir. Gerçeğin kendisi olmasa bile ona en yakın sözdür.
Doğrusu de ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Sayılarının bilinmesi kıssa açısından herkese lazım değildir. Onları gerçekten bilenler pek azdır. Onun için Ashâb-ı Kehf hakkındasathî tartışma dışında derin münakaşaya girme. Pek az kimsenin bilebileceği Ashâb-ı Kehf hakkında yukarıda söylendiği gibi Rabbim en iyi bilendir
bilenler azdır
çoğu bir delile dayanmaksızın söyler. Onun için sathî bir münakaşadan başka bir tartışmaya ve karşılıklı konuşmaya dalma. Ve haklarında onlardan
değişik sözlerin sahiplerinden hiçbir şey sorma. Çünkü kıssanın bilinmesi lazım gelen noktaları hakkıyla bilindi. Şu halde Ashâb-ı Kehf kıssasını yalnız Kur'ân'ın açıklamasına dikkat ederek okumalı
şundan bundan sormaya kalkışmamalıdır.
Şimdi bu kıssadan alınacak hisseyi açıklamak için aşağıda gelecek talimat ile buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
23- Hiçbir şey içinAllah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım deme"
24- Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim benidoğruya daha yakın olana eriştirir." de.
25- Onlarmağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.
26- De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! OnlarınO'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O
kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.
23- Ve sakın hiçbir şey için "ben yarın onu yapacağım" deme! İnsanın azim ve iradesi bir şeyin meydana gelmesi için yeterli sebep değildir. "Kimse yarın ne kazanacağını bilmez." (Lokmân31/34).
24-25- Ancak Allah'ın dilemesi hariç. O vakit yapabilirsin. Bundan dolayı gelecekte bir işi yapmaya azmederken işi Allah'ın iradesine bağlamalı"inşaallah" demeyi unutmamalı. Unuttuğun zaman da Rabbini an. Yani bu istisnayı (inşaallah demeyi) insanlık icabı olarak unutmuş bulunursan
hatırladığın zaman "inşaallâh" diyerek veya tesbih ve istiğfar ederek Allah'ı zikret ki
bu şekilde sözün hükmü değişmezse de kusura keffâret olur
günahtan kurtulunur. Veya herhangi bir şeyi unuttuğun zaman insanın beceriksizliğini düşünüp Allah'ı an ki
unuttuğunu hatırlayabilesin. Özetle Allah'ın iradesinin sözünü etmeyerek yarın muhakkak şöyle yapacağım
böyle yapacağım demenin sakıncalarını anlamak için bir insan için en azından unutup yalancı çıkacağını düşünmesi bile yeter.
Bu yasak ve emri ile Allah TeâlâResulüne her azmini Allah'ın dilemesine bağlamasını öğrettikten sonra
kıssadan hisseyi tebliğ etmek için buyuruyor ki: Ve de ki: "Rabbim'in bundan (yani Ashâb-ı Kehf'in başarılı olmasından) daha çok yakın bir şekilde beni başarıya ulaştırması pek umulur." Onlar ne kadar durdular? Onlar
mağaralarında üçyüz sene durdular dokuz yıl da ilave ettiler. Denilmiş ki güneş yılı hesabı ile üçyüz
dokuz yıl fazlası da kamerî yıl (ay yılı) hesabı iledir. Bazı tefsir bilginleri bu müddetin Allah'ın açıklaması olduğunu söylemişler
bazıları da İbnü Mesud'dan rivayet edildiği üzere "ve dediler ki" cümlesinin takdiri ile
sayılarında ihtilafa düşenlerin sözünü anlatma
olduğunu söylemiş ve diğer bazıları da ta yukarıda daki nin mekûlüne (mefûlüne) atfedilmiş olarak mescid yapalım diyenlerin sözü olmasını tercih etmişlerdir. Bununla beraber bunun böyle kıssadan ayrı olarak özel bir şekilde zikredilmesi bize yeni bir mânâ telkin etmektedir. İsti'nafiye (söz başı) ve daki zamiri Ashâb-ı Kehf'in taraftarları demek olan ve mescid yapalım diyen ya ait olmak suretiyle bunu şöyle anlayabiliriz: "Onların işine galip gelenler ve mağaraya mescid yapan Ashâb-ı Kehf taraftarları
o galibiyete ulaşıncaya kadar mağaralarında
saklandıkları yerde üçyüz dokuz sene durdular." Gerçekten hıristiyanların müşrik Romalılara galip gelmeleri ile meydana çıkmaları miladî IV. asrın başlarında meydana geldiğine göre
o zamana kadar üç yüz küsür sene durmuşlar demektir. Bu şekilde üçyüz dokuz yıl bu müddeti tashih etmek için açıklanır. Ve işte onlar
galip gelinceye kadar
üç yüz dokuz sene gizli durdukları halde
Hz. Muhammed'in peygamberliği ile İslâm dininin bundan çok az bir müddet içinde ve daha hızlı ve daha güzel bir şekilde galip gelmeye muvaffak olacağı vaad edilmiş ve gerçekten hicretten itibaren bu görünme ve galip gelme başlamıştır.
26- Bunların durdukları bu üç yüz dokuz sene müddet hakkında daha çok veya daha azdırdiye ihtilaf edecek olurlarsa. De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Çünkü Ashab-ı Kehf kendileri de "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir." (Kehf
18/19) demişlerdi. Çünkü göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O ne güzel görendir
ne güzel işitendir. Onların Allah'tan başka bir yardımcısı yoktur. Yani Ashâb-ı Kehf "Allah çocuk edindi." (Kehf
18/4) diyenlerden değildir. "O
hükmünde hiç kimseyi ortak etmez."
Meâl-i Şerifi
27-31- 27- Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
28- Nefsince desabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini
bizi anmaktan gafil kıldığımız
nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
29- Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsindileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki
duvarları
çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryad edip yardım isteseler
erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri!
30- İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar var yaşüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyiz.
31- İşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akarorada altın bileziklerle süslenecekler
ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
Meâl-i Şerifi
32-32- Onlaraşu iki adamı misal olarak anlat: Biz bunlardan birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz
her ikisinin etrafını hurmalarla donatmışız
aralarında da bir ekinlik yapmışız.
33- İki bağın ikisi de yemişlerini vermişhiçbir şey noksan bırakmamış
ikisinin ortasından bir de nehir akıtmışız.
34- İki bağın sahibinin ayrıca başka geliri vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşıyla münakaşa ederken: "Ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve üstünüm" dedi.
35- Adambu şekilde kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun hiç yok olacağını sanmıyorum"
36- "Kıyametin kopacağını da zannetmem. Şayet Rabbimin huzuruna götürürlürsemmuhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum".
37- Bunun üzerine kendisiyle münakaşa eden arkadaşı da ona şöyle dedi: "Seni topraktansonra seni bir damla sudan yaratan
daha sonra da seni insan haline getireni mi inkar ediyorsun?
38- "Fakat ben iman ederek diyorum ki: O Allahbenim Rabbimdir
ben Rabbime kimseyi ortak koşmam."
39- "Kendi bağına girdiğin zaman: "Bu Allah'dandırbenim kuvvetimle değil
Allah'ın kuvveti ile olmuştur
deseydin ya! Her ne kadar beni
malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da."
40- Belki Rabbimbana
senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de
bağın yalçın bir toprak haline gelir."
41- "Yahutbağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın."
42- Derken serveti yok edildi. Bunun üzerine bağına yaptığı masraflara karşı ellerini oğuşturmaya başladı. Bağçardakları üzerine yıkılmış kalmıştı
"Ah Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım" diyordu.
43- Onun Allah'tan başka yardım edecek adamları yoktur ve Allah'a karşı kendi nefsini de kurtaramadı.
44- İşte burada yardımyalnız hak olan Allah'a aittir. O'nun verdiği mükâfat da daha hayırlıdır
netice de daha hayırlıdır.
Meâl-i Şerifi
45-53-45- Ey Muhammed! Sen onlara dünya hayatının misalini ver. Dünya hayatıgökten indirdiğimiz bir su gibidir ki
bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış
nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir.
46- Mal ve oğullardünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan iyi ameller ise
Rabbinin katında
sevabca da hayırlıdır
ümid yönünden de daha hayırlıdır.
47- O kıyamet gününü hatırla kidağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Bütün insanları
mahşerde toplayacağız hiçbir kimseyi bırakmayacağız.
48- Onlarsaf halinde Rabbine arz edilmişlerdir. Allah
onlara şöyle diyecektir: "Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat
size kıyamet için yaptığımız vaadi yerine getirmeyeceğimizi sanmıştınız
değil mi?
49- O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkârlarınamel defterlerinden korkarak: "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki
büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş" dediklerini görürsün. Onlar
bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
50- Yine o vakti hatırla ki bizmeleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi
Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.
51- Benonları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında
ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim.
52- Ve o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: "Ortaklarım ve şefaatçılarınız diye zannettiğiniz putlarınızı çağırın." Müşrikler onları çağırırlarfakat kendilerine cevap vermezler. Biz
kâfirlerle ilâhları arasına ateşten bir engel koymuşuzdur.
53- Günahkârlar ateşi görmüşler de artık ona düşeceklerini anlamışlardır. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.
Meâl-i Şerifi
54-59- 54- Şüphesiz bizbu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise
her şeyden çok mücadelecidir.
55- Kendilerine doğru yolu gösteren peygamber geldiğinde insanlarıiman etmekten ve Rabblerinden günahlarının mağfiretini istemekten alıkoyan şey sadece geçmiş milletlerin başlarına gelen felaketlerin kendilerine de gelmesini veya ahiret azabının ansızın göz göre göre gelip çatmasını beklemek olmuştur.
56- Halbuki biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkıbatılla ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar. Onlar
âyetlerimizi ve korkutuldukları azabı da alaya almışlardır.
57- Rabbinin âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir? Biz onların kalbleri üzerine (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olan bir ağırlıkkulaklarına da sağırlık verdik. Ey Muhammed! Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler.
58- Bununla beraber rahmet sahibi olan Rabbin çok bağışlayıcıdırtevbe eden kullarına rahmeti boldur. Eğer Allah
işledikleri günahlar yüzünden onları hemen cezalandıracak olsaydı
onlara hemen azab ederdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman vardır ki
o geldiğinde Allah'ın azabından bir kurtuluş yeri bulamazlar.
59- İşte zulmettikleri için helak ettiğimiz şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik.
Meâl-i Şerifi
60- Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğimyahut senelerce gideceğim."
61- Bunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balıkdenizde yolunu bulup kaybolmuştu.
62- İki denizin birleştiği yeri geçtikleri zamanMusa genç arkadaşına: "Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk" dedi.
63- Adam: "Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamımuhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti."
64- Musa da demişti ki: "İşte aradığımız o idi." Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler.
65- Nihayet kullarımızdan bir kul buldular kibiz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
66- Musa ona: "Allah'ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.
67- (Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.
68- "İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"
69- Musa: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.
70- (Hızır) dedi ki: "O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkçahiçbir şey hakkında bana soru sorma!"
Meâl-i Şerifi
71- Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zamano kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa
ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın."
72- (Hızır"Sen benimle asla sabredemezsin
demedim mi?" dedi.
73- Musa dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma."
74- Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi.
60- Bir vakit Musa genç adamına demişti kiyahudiler Hz. Musa'nın bu kıssasını kabul etmek istememişler. Muhaddisler ve tarihçilerden bunun
Musa b. İmran değil
Musa b. Mişa olduğunu zannedenler de olmuştur.
Nitekim BuharîMüslim
Tirmizî
Nesaî ve diğer hadis kitaplarında rivayet olunduğu üzere Said b. Cübeyr şöyle demiştir: "İbnü Abbas (r.anhüma) ya dedim ki: 'Nevf-i Bükalî
Hızır'ın arkadaşı olan Musa'nın
İsrailoğulları'nın peygamberi olan Musa değildir iddiasında bulunuyor.' Bunun üzerine İbnü Abbas: 'Allah'ın düşmanı yalan söylemiş' deyip uzun bir hadis ile bunun bilinen Hz. Musa olduğunu Resulullah'tan naklederek anlatmıştır. Ve gerçekten Kur'ân'da zikredilen Musa'dan diğer bir Musa anlaşılmaz.
Musa'nın delikanlısı da rivayetlerin çoğuna göre Yûşa' b. Nun'dur. Çünkü o hizmet ediyoröğreniyordu. Hizmetçiler çoğunlukla genç yaşta olduklarından Araplarda hizmetçiye genç denilmesi de edebî bir üsluptur. Bir hadis-i şerifte de: "Hizmetçilerinize kölem
cariyem
demeyiniz; delikanlım deyiniz" buyurulmuştur. Gerçi bazılarının dediği gibi bir başkası olması da muhtemeldir. Fakat sahih haberlerde Yûşa' olduğu belirtilmiştir. O halde olay
Musa Mısır'dan çıktıktan sonra
Tîh sahrasında iken meydana gelmiş demek olur. Bu kıssanın sebebi bir rivayette şöyle nakledilmiştir.
Musa Rabbine sorup: "Ya Rabb! Kullarının sana en sevgilisi hangisidir?" demiş. Buyurulmuş ki: "Beni zikreden ve unutmayan." Ey (Rabb!) en hakim kulun hangisi?" demiş. Buyurulmuş ki: "Hak ile hükmeden ve arzularına uymayan kimsedir." "En bilgili kulun kimdir?" demiş. Buyurulmuş ki; "Belki bir kelimeye rast gelirim de bir doğru yolu gösterir veya bir felaketten kurtarır diye insanların ilmini araştırmakla kendi ilmine ekleyen kimsedir." Bunun üzerine Musa (a.s) demiş ki: "Ya Rabbi! Kullarından benden daha bilgilisi varsa bana göster". "Var" buyurulmuş. "O halde onu nerede arayayım" demiş. "Her iki denizin birleştiği yerdekayanın yanında balığı kaybedeceğin yerde..." diye tarif edilmiştir.
İki denizin birleştiği yer kiaçıkça anlaşılan bir boğaz olmasıdır. Nitekim Ka'b-i Kurazî'den Tanca
yani Sebte boğazı olduğu rivayet edilmiştir. Übey'den de Afrikiyye olduğu nakledilmiştir. Fakat Mücahid ve Katade'den İran denizi ile Rum denizinin birleştikleri yer olduğu rivayet olunmuştur. Bu şekilde maksat bir boğaz değil
dar bir dil
bir engel olması gerekir. Çünkü İran denizi
Basra körfezi; Rum denizi de Akdeniz olduğuna göre
Basra körfezi ile Akdenizi birleştiren bir boğaz yoktur. Bundan dolayı bu olsa olsa İran denizinin bağlantılı olduğu Hint okyanusu ile Akdeniz arasında Süveyş kanalının açıldığı dar bir dil olsa gerektir. Kayadan açıkça anlaşılan Kudüs'teki tanınmış Sahratullah (Allah taşı) olması çok muhtemeldir. İbnü Atiyye demiştir ki: "O
yani İran denizi Hint okyanusunun bir koludur ki Azerbaycan'ın arkasından başlayan İran toprağında kuzeyden güneye doğru uzanır. Şu halde bu görüşe göre iki denizin birleştiği yer
iki denizin
Suriye toprağı tarafında bulunan yönden iki denizin birleşmesine esas olan yerdir." Tefsir bilginleri burada "bahreyn" (iki deniz) kelimesinin
bahr (deniz) kelimesinin ikili olmak üzere iki deniz mânâsına sayılmış
bir özel isim olmasını göz önünde bulundurmamış görünüyorlar. Halbuki Mu'cemü'l-Büldân'da anlatıldığı gibi Bahreyn
Hint Okyanusu denizi sahilinde Basra ile Umman arasında birçok ülkeyi kapsayan bir kıt'anın özel ismi olduğu da bilindiğinden bu mânâ düşünülecek olursa
iki denizin birleştiği yer
Bahreyn kıtasının (bölgesinin) toplu yeri veya merkezi demek olur. Özel isim
genel isimden daha açık olması itibariyle bu mânâ
hem açık
hem de Sebte boğazından daha yakındır. Daha önce Medyen'e gitmiş olan Musa'nın ondan sonra Bahreyn'e bir seyahata çıkması da uzak görülen bir görüş değildir. Ancak tefsir bilginleri
buna değinmemiş olduklarından bunu destekleyen naklî bir delil bulunamıyor
Nitekim İstanbul boğazı hakkındaki yayılmış haber de böyledir. Tefsir bilginlerinin bu mânâ üzerinde durmamalarının sebebi -Allah daha iyi bilir bundan sonraki âyette ikil zamiri ile buyurulmuş olmasıdır. Çünkü özel isim olsaydı zamir tekil olacaktı. Öyle olmakla beraber bu ikil zamirini Musa ile arkadaşına gönderenler de olmuştur. Bir de bazıları buradaki bahreyn'in (iki denizin) biri acı
biri tatlı; yani bir nehir olduğunu söyledikleri gibi
diğer bazıları da Azerbaycan tarafındaki "Kürr ve Ress" nehirleri olduğunu söylemiştir. "Res halkını ve bu arada daha birçok nesilleri (inkârları yüzünden helak ettik)" (Furkan
25/38 âyetinin tefsirine bkz.) Nihayet
"mecme'a'l-bahrayn" iki ilim denizi demek olan Musa ile Hızır'ın birleştikleri yer demektir diyenler de olmuştur. Keşşâf bunun hakkında; bid'at tefsirlerinden demiş. Ebu Hayyan da: Bu batıniyye tefsirine benziyor demiş. Bu görüş
daha birçokları ile beraber tasavvufçulardan olan Nişaburî Tefsiri'nde bile red ve tenkid edilmiştir. Bununla beraber şunu itiraf etmek gerekir ki
bu mânâ lafız itibariyle uzak olmakla beraber
mânâya göre sabittir. Çünkü yukarıda naklolunan ihtilaflar karşısında ifadesinden anlaşılabilen
kesin olarak anlatılan şey Musa ile Hızır'ın buluşacakları bir yer olmasından ibaret kalıyor.
61- İkisiiki denizin birleştiği yere varınca
-burada buyurulmayıp da araya bir de ilave edilmiş olmasının nüktesi düşünülmelidir.- balıklarını unuttular
yani aradıklarını bulmak için alamet olacak olan balığın ne halde olduğuna dikkat etmek hatırlarına gelmedi. Sözün gelişinden anlaşılıyor ki Musa
sormayı unuttu. Delikanlısı da söylemeyi unuttu. İlerideki "kuşluk yemeğimizi bize getir" ifadesinden anlaşılacağı üzere bu balık demek ki yiyecekleri gıdaları idi. Bundan dolayı diri değil idi. Halbuki o denizdeki yolunu tutmuş
bir deliğe girmişti. Demek ki
ölülerin dirilmesine numune olan bir mucize meydana gelmiştir. Musa'nın haberi olmadığına göre bu artık aranan zatın bir mucizesi oluyordu. Delikanlı bunu görmüş
her nasılsa haber vermeyi unutmuştu. Onun için varacakları yere vardıklarının farkına varamayarak geçtiler gittiler.
62- "Geçtikleri zaman Musa genç adamına: Kuşluk yemeğini bize getir dedi." Delikanlı dedi ki
63- gördün mükayaya sığındımız vakit ben balığı unutmuşum. Yani orada ne olduğunu söylememişim. Tefsir bilginlerinin sözlerinden buradaki kaya deniz kenarında tanınmayan bir kaya imiş gibi anlaşılıyor. Çünkü balığın denize gittiğinin anlatılmasından bu kayanın da deniz kenarında olması gerekir gibidir. Fakat biz bunun Kudüs'teki herkesçe bilinen kaya olduğuna hükmetmek istiyoruz. Çünkü "es-sahra= kaya"dan açıkça ve hemen anlaşılan budur. Balığın denizdeki yolu tutup bir deliğe girmiş olması da orada bir su deliğine sıçramış olmasıyla açıklanabilir. Gerçekten bu kayanın yanında Musa ile Hızır buluştuğundan sonra ileride "ikisi birlikte gittiler
nihayet gemiye bindiklerinde..." (18/71) buyurulacağı gibi gemiye bininceye kadar hayli gitmiş olduklarına göre buradan denize kadar epey bir mesafe bulunduğu da anlaşılmaz değildir. Ve Allah daha iyi bilir
bu şekilde bu olayda
kayanın mukaddesliğinin esası bulunur. Onu söylememi bana ancak şeytan unutturdu. Yoksa bu unutulacak gibi bir şey değildi. O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.
64- Delikanlının bu haber verme ve özür dilemesine karşı Musa: "İşte bizim istediğimiz de buydu" dedi. Burada "nebğı" fiili cezmedilmiş müzari (geniş zaman) olmadığından genel kurala uygun olarak "nebğî" okunmalı idi.
Fakat genel kurala aykırı olarak "yâ" düşürülmüştür kibu kaldırma genel kurala aykırı olmakla beraber dildeki kullanışa aykırı değildir. Tilavette daha fasih olmuş. Artık aramanın uzamadığına bir işaret olması itibariyle mânâda beliğ düşmüştür. Bununla beraber "yâ" ile okunuşu da vardır.
Bunun üzerine o ikisi izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler![]()
65- derken salih kullarımızdan birini buldular ki biz nezdimizde ona bir rahmet vermiştik. Yani vahiy ve peygamberlik nimeti ile nimetlendirmiş ve tarafımızdan kendisine ilim öğretmiştik. Bazıları bu zatın kim olduğu hakkında ihtilaf etmişlerse de tefsir bilginlerinin çoğu Hızır olduğunu nakletmişler ve açıklamışlardır. Tasavvufçularhadis bilginlerince sahih olarak kabul edilmeyen bazı haberlerle Hızır'ın hiç vefat etmediğini ve arasıra görüldüğünü söylemişlerdir. Onun için buradaki rahmeti
uzun süre yaşamak ile tefsir edenler olmuştur. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin "Futuhât-ı Mekkiyye" sinde Hızır'ın hayatına dair birtakım bahisler ve hikayeler görülür. İbnü Salâh ve Nevevî gibi bazı yüce zatlar
Hızır'ın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğini nakletmişler
fakat takip olunmuşlardır. (eleştiriye uğramışlardır.) Buna karşılık bir çok âlimler de bazı hadislerle "Ey Muhammed! Biz senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik..." (Enbiyâ
21/34) âyetiyle akla ve nakle dayanan bazı deliller getirerek vefat etmiş olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hayyân
bunun cumhur sözü olduğunu kaydetmiştir. Gerçekten tefsir bilginlerinin çoğu
birçok yerlerde olduğu gibi buradaki rahmeti de vahiy ve peygamberlik ile tefsir etmişlerdir.
İbnü Kayyim-i CevzîHızır (a.s)ın hayatı hakkında zikrolunan hadislerin hepsi yalandır. Yaşadığına dair sahih bir hadis bile yoktur demiş. Alûsî de bu konuyla ilgili sözleri ve delilleri uzun uzadıya inceleyip araştırdıktan sonra demiştir ki: Her türlü hesaptan sonra Hz. Peygamberin sahih hadisleri ve aklın tercih ettiği deliller
vefat etti diyenlerin sözüne tamamen uygun ve iddialarını tamamen desteklemektedir. Ve bu haberlerin dış görünüşlerinden sapmayı gerektiren bir şey yoktur. Olsa olsa çok hayırlı bazı salihlerden -ki sahih olduğunu Allah bilir rivayet edilen hikayelerin dış görünüşlerini gözetme ve Muhyiddîn-i Arabî gibi Hızır'ın yaşadığını söyleyen bazı tasavvuf ulularına iyi fikir besleme meselesi kalır ki
bu da bir delil meydana getirmez. Eğer yalnız söyleyen kimsenin değerinin yüceliğinden ve onun hakkındaki iyi kanaatten dolayı
o gibi sözlere değer verip de kabul edersen kıyamete kadar Hızır'ın yaşadığına inanabilirsin. Eğer Hz. Ali'nin "söyleyene bakma
söylediğine bak" dediği gibi söyleyen kimsenin onurunun yüceliğine aldanmayıp da sözü
delilin bulunması ve bulunmamasına göre kabul veya reddedeceksen iki tarafın delillerini
faydasına ve zararına olan delilleri öğrendikten sonra
vicdanından fetva sor
vereceği fetva ile amel et. Sakın birtakımlarının yaptığı gibi
bir konuda tasavvufçulara uymayanı hemen doğru yoldan sapıtmaya kalkışma. Çünkü İslâm hukukuna göre veya akla göre bir delilin
red edemeyeceği konularda ehlinden işitilen bir söze inanmamak bir mahrumiyet olabilirse de şer'î veya aklî delilin reddettiği bir dava tasavvufçularca da kabul edilmez.
Biz de şunu söylemek isteriz kibu konu görünen hayat açısından üzerinde düşünülürse Hızır'ın yaşadığını kabul etmeyen âlimlerin sözü açık olduğunda şüphe yoktur. "Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir" (Maide
5/75) âyeti bu konuda yeterli bir delildir. Fakat işaret
şiarları olan tasavvufçuların sözlerini de dış görünüşü üzere tartışma konusu yapmamak icab eder. Özellikle Musa ve Hızır kıssası bir zâhir ve bâtın kıssası olduğuna göre o bâtın (gizlilik)
Hızır meselesinin konusunu meydana getirir. Tasavvufçuların sözünde buna delil de yok değildir. Şeyh Sadreddin İshak Konevî "Tebsıratü'l- Mübtedî ve Tezkiretü'l-Müntehî" isimli eserinde: "Hızır (a.s)ın varlığının misal âleminde" olduğunu nakletmiş. Abdurrezzak-ı Kâşî: "Hızır
ruhun ferahlığından
İlyas ruhun sıkıntısından ibarettir" demiş. Bazıları da Hızriyyetin
Hızır (a.s)ın derecesi üzere bazı salih kimselerin erdiği bir rütbe olduğunu söylemiştir ki
bu üç sözü
bu konunun anahtarı olmak üzere kabul edebiliriz.
LEDÜNN: "yanında" gibi bir zarftır. Türkçede katımızdan veya tarafımızdan demek gibidir. Ve görülüyor ki ilmin değilöğretmenin kaydıdır. Bununla beraber öğretmenin
O'nun katından olması
ilmin de O'nun katından olmasını gerektirmez değildir. Şüphe yok ki bütün peygamberlerin ilmi Allah tarafından vahiy ve öğretmek itibarı ile Ledünnî (Allah katından)dir. Fakat burada dikkate değer bir husus şudur ki "ve kendisine tarafımızdan ilim öğrettik." kaydı ile Hızır'a öğretilmiş olan ilim
Musa'nın ilminden bambaşka bir ilim
yani Allah tarafından öğretilen ilimlerden özel bir ilim olduğu anlatılmıştır ki
âyetteki kıssalar karinesi (ipucu) ile tefsir bilginleri
bunu "Gayıplar ilmi ve gizli ilimlerin sırları" diye tefsir etmişlerdir. Diğer bir ifade ile demişlerdir ki: "Musa'nın ilmi
şer'î hükümleri bilmek ve dış görünüşe göre fetva vermekti. Hızır'ın ilmi ise işlerin iç yüzünü bilmekti." Sahih-i Buharî'de rivayet edilmiştir ki
Hızır şöyle demiş: "Ey Musa! Ben Allah'ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzereyim ki
sen onu bilmezsin. Sen de Allah'ın ilminden sana öğrettiği bir ilim üzeresinki ben onu bilmem." Bu şekilde ilm-i ledünnî (Allah bilgisi) deyimi
bu özel ilimde en özel bir mânâ ile terim olmuştur ki
buna hakikat ilmi ve batın (gözle görülmeyen şeyler) ilmi de denilmiş ve tasavvufçular
bu kıssaya bir delil olarak tutunmuştur. Özetle ledünnî ilim
kafa çalıştırmakla elde edilmeyip Allah tarafından
sırf Allah vergisi olan bir mukaddes kuvvetin tecellisidir. Etkiden etki yapana
duygudan varlığa doğru giden bir ilim değil
etki yapandan etkiye (ize)
varlıktan duyguya gelen birinci derecede bir ilimdir. Nefsin olagelene geçişi değil
olagelenin nefiste meydana çıkmasıdır. Doğrudan doğruya bir keşiftir. Fakat ledünnî deyimi
bunun özellikle Allah'ın sırlarına ait olanından daha fazla deyim olmuştur. Türkçede bir işin ledünniyatı demek iç yüzündeki gizli incelikleri ve sırları mânâsında herkesçe bilinir. Bu kıssada ilim için araştırma yapmak ve yolculuğa çıkmaya bir teşvik delili ve bununla beraber ledünnî ilmin çaba harcamak ve istemekle kazanılmasının mümkün olmadığını anlatmak vardır.
66- Bakınız Musa ile delikanlısı Allah'tan böyle bir rahmet ve ilme erişmiş özel bir kulu bulduklarında ne yaptılar: Musa ona dedi ki: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"
RÜŞDhayrı
doğru yolu bulmaktır. Bu sözde âlime karşı alçak gönüllülüğün gereğine ve ilim tahsilinden esas maksadın rüşdü kazanmak olduğuna ve ilim öğrenmede gönül alçaklığı
edeb
nezaket
ardına düşme ve hizmetin şart olduğuna delalet vardır.
67-69-Bu izin istemeye cevap olarak o kul; Musa'ya dedi ki: "Sen benimle arkadaşlığa asla sabredemezsin." Bu sözle HızırMusa'nın psikolojik durumu hakkındaki ilk keşfini göstermiş ve ona kendini anlatmış oluyordu ki
sonunda doğruluğu gerçekleşecektir. Gerçekten bu istekle Musa'nın alacağı ders
kendi yerini tanımak ve bir sabır dersi almaktan ibaret olacaktır. Yani bu konuda çok sabır lazımdır. Senin ise şüphesiz ki benimle beraber sabretmek elinden gelmez ve bunda mazursun. Çünkü iç yüzünü bilemediğin bir şeye nasıl sabredeceksin?
Yani beraberimde birtakım şeyler göreceksin kisır ve hikmetinden haberin olmayacak
dış görünüşe göre ise iyi görünmeyecek. Sen bir şeriat sahibi olman itibariyle onları dış görünüşlerine göre uygun göremeyip itiraz etme gereğini duyacaksın.
70- Musa dedi ki: "İnşallah beni sabırlı bulacaksınsana hiçbir işte karşı çıkmayacağım." dedi. Allah dilemezse başka.
71- "Hızır dedi ki: "Eğer bana uyacaksanben sana sırrını anlatmadıkça hiçbir şey hakkında bana soru sorma." Yani tartışma
itiraz şöyle dursun
sorup anlama için bile soru sorma! Demek ki başka ilimlerde meseleyi ortaya koyarak bilginin yarısını oluşturan soru
bu ilimde yasaktır. Bunda öğrencinin nefsi
faaliyetten çok kabiliyette hazırlanacaktır.
72-75- Böylece ikisi yola koyuldular. Demek kibu ilimden bir şey bellenirse bir yerde oturup söyleşmek veya düşünmek yoluyla değil
gerçekten işleri yapmakla bellenecektir. Sözleşme tamamen olur olmaz ikisi birlikte hareket etmişler. Görülüyor ki burada delikanlı zikredilmemiştir. O
Musa'ya uyduğu için
artık kendisinden söz edilmemiş ve onu bir yerde bırakmış da olabilirler. İkisi denize doğru gemiye bininceye kadar gittiler. Nihayet gemiye bindiklerinde
Ebu Hatem'in Rebi' b. Enes'ten rivayet ettiğine göre yer korkunç idi
gemiciler bunlardan şüphelendiler
bindirmek istemediler. Fakat başkanları: "Ben bunları yüzleri nurlu adamlar görüyorum
bindireceğim" dedi
bindirdi. Buharî ve Müslim ve diğer hadis bilginlerinin İbnü Abbas'tan rivayetinde ise "Hızır'ı tanıdılar
ücretsiz bindirdiler. Gemiyi yaraladı. Bunun bazı rivayetlerde zikredildiği gibi keser veya balta gibi aletler ile olağan bir iş şeklinde olması muhtemeldir. Ve gemiciler Hızır'ı tanıdıklarından dolayı belki ses çıkarmamışlardır. Fakat nazmın beyan zevkine ve gemicilerin ses çıkarmamasına göre bir harika şeklinde sessizce yapılıvermiş olması daha uygundur. "Musa : "Gemiyi yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın" dedi. Yine gittiler
yani özrünü kabul etti de gemi ile sahile çıktıktan sonra yine gittiler. Nihayet bir oğlana rastladılar. Hızır onu hemen öldürdü. Oğlan deyimi gibi gulâm deyimi de çoğunlukla buluğ çağına ermeyenler de yaygın olarak kullanıldığından dolayı
Cumhur bunun henüz büluğ çağına ermemiş bir çocuk olduğunu söylemişlerdir. Fakat İbnü Ebî Hatem
Said b. Abdülaziz'den yirmi yaşında bir genç olduğunu rivayet etmiştir.(1) Gerçekten böylelerine de gulam denilebilir. Musa dedi ki: "Bir can karşılığı olmaksızın masum bir cana nasıl kıydım? Yani bir kısas hakkın yok iken
bir masum veya suçsuz kimseyi mi öldürüverdin? Demişlerdir ki
maksat
öldürmenin haksız yere olduğunu söylemektir. Yalnız kısas hakkının olmaması bu duruma en uygun olması itibariyledir. Veyahut Musa'nın şeriatinde çocuğu (öldürmede) de kısas gerektiğini bildirmektir. Doğrusu çok fena bir şey yaptın"
Meâl-i Şerifi
75- Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?"
76- (Musa) dedi ki: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.
77- Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: "İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.
78- Hızır dedi ki: "İşte buseninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
79- "Gemidenizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim
çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
80- "Oğlana gelinceonun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."
81- "İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin."
82- "Duvar iseo şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur."
76-77- Nihayet bir köy halkına vardılar. İleriden anlaşılacağı üzere bu bir şehir idi. Birçokları Antakya olduğunu söylemiş. Şehre Antakya ismi sonradan verilmiş olduğuna göre eski isminin başka bir şey olması gerekir. Bundan başka Übülle denilmiş. Berka denilmiş. Hıristiyanların nisbet edildiği Nasıra denilmişBacırvan denilmiş. Rum topraklarında bir köydür denilmiş
Endülüs'te Hadrâ adasıdır denilmiş. Şu halde bu köyün sağlam bir şekilde belirlenmesi mümkün değildir. Aslında Kur'ân'da köyün belirlenmesi istenmediğinden dolayı belirsiz gösterilip yalnız şöyle bir niteliği anlatılmıştır:
Öyle bir köy ki halkından yiyecek istediler (köy halkı) onları konuklamaktan kaçındılar. Burada in iki defa söylenmesibirisi şehrin asıl hükümeti
biri de genel halkı olması gibi iki mânâya işaret olsa gerektir. İkisinden de kastedilen
aynı mânâ ile halk demek olduğuna göre kelimesinin tekrarlanması sırf onları ayıplamak için olmuş olur. Gerçekten bu köyün ileri gelenleri ve halkıyla
bütün halkı o kadar alçak imişler ki
iki kişiyi konuklamaktan çekinmişler.
Bu alçaklığa karşı gösterilen büyüklüğe bakınız: O vakit orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular; (Hızır) hemen onu doğrulttu. Nakledildiğine göre bu bir kale duvarı gibi yüksek ve kalın bir duvar imiş. Bazılarının zannettiği gibi bunu yıkmış ve durup yeniden yapmış olabilir. Fakat böyle bir memlekette o tuhaf durumda bulunan bir duvarı yıkmaya kalkışmak bile olağan bir şey olamayacağı dikkatle düşünülürsesözün gelişinden bunun bir mucize şeklinde hemen doğrultulduğunu anlamak gerekir. Nitekim İbnü Abas'tan ve İbnü Cübeyr'den rivayet edildiğine göre: "El ile dokunmuş ve (duvarın) hemen doğrultulmuş olduğu" söylenmiştir. Gerçekten peygamberlerin durumlarına ve kıssanın meydana gelmesine yakışan da budur.
Bunu gören Musa dedi ki: İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın. Yiyecek istemek gibi acı bir ihtiyacın gerçekten olduğu bir sıradamümkün olan bir kazancı bırakıp boşu boşuna bir iyilik yapmaya kalkışmak Musa'ya anlamsız göründü de sabrını tutamadı. Şu kadar ki bu defa öncekiler gibi öfke ile değil
yumuşaklıkla itiraz etti ve yukarıdaki sözü gereğince
arkadaşlığın sona ermesi gerekeceğinden çekinmedi. Onun için Hızır da:
78- Dedi ki: "İşte bubenimle senin aramızın ayrılmasıdır. Artık sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana söyleyeceğim." Yani gemi
oğlan ve duvar hakkında yaptığım şeylerin sana gizli kalan mânâ ve maksadını
gizli olan sebep ve hikmetini anlatacağım.
79-Şöyle ki: "Gemidenizde çalışan bir takım yoksullarındı. Ben onu ayıplandırmak istedim. Çünkü ötelerinde bir melik vardı" Bu melik Gassân hükümdarı Cülendâ b. Kerber idi denilmiş. Endülüs yarımadasında Mıkvâd b. el-Cülbend idi denilmiş. Ünü böyle zulüm ile destan olmuş olan bu kral her gemiyi gasbederek alıyordu. Yani sağlam
kusursuz olan her gemiyi zorla alıyordu. Bundan dolayı gemiyi biraz yaralayıp ayıplandırmak
o gasptan kurtarmak için iki kötülüğün en az zararlısını seçmek ile
o yoksullara yardım cinsinden yararlı bir iş idi. İşte Allah'ın hükümlerinde böyle dış görünüşe göre zarar gibi görünen şeylere rastlanır ki
Allah katındaki sırları bilinirse onların zarar değil
fayda olduğu anlaşılır.
80- Oğlana gelinceonun anası babası mümin insanlardı. Bundan dolayı bunları azgınlık ve nankörlüğe sokmasından korktuk. Yani sakındık. Yani oğlan göründüğü gibi masum (günahsız ve suçsuz) değildi. Büluğa ermiş
azmış bir kâfir idi ki
anasını babasını da küfür ve azgınlığının istilası altına almak üzere idi. Yahut henüz çocuk ise de öyle küfür ve azgınlığa kabiliyetliydi ki
sağ kalırsa ileride anasını babasını bile azıtacak
onları da küfre bürüyecekti. Halbuki o ana ve babanın imanlarındaki samimiyyeti Allah tarafından böyle bir kötülükten korunmaya layık ve onun çocuk iken ölmesi hepsi hakkında hayırlı idi.
81- İstedik ki: bu iki müminin Rableri kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin. Hem oğlanın yüzünden görecekleri kötülükten kurtulacaklarhem de onun ölümüyle duyacakları acıya karşılık daha sevimli bir oğlana erişeceklerdir ki
o oğlan ölmeyince bu olmayacaktı. Rivayet edildiğine göre onun yerine Allah
bunlara bir kız vermiş ve bu kız bir peygamber annesi olmuş ve o peygamberin eliyle ümmetlerden bir ümmet
hidayete ermiştir.
82- Duvara gelince şehirde iki yetim çocuğun idi altında bunlar için bir hazine vardı. Yani bunlariçin saklanmış bir altın ve gümüş hazinesi vardı. Bunun bir takım hikmet ve öğütleri kapsadığı
bir altın levha olduğu da rivayet edilmişse de birincisi açıktır. Ve babaları iyi bir kimse idi. Yani o hazine onlara iyi bir babanın mirası idi. Helalinden kazanılmış ve Allah yolunda harcanmak için iyi niyet ile konmuştu. "Altın ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda sarfetmeyenleri acıklı bir azab ile müjdele" (Tevbe
9/34) âyetinde kötülenen yerilmiş hazinelerden değildi. O iki yetim
yalnız yetim olduklarından dolayı değil
babalarının iyiliğinden faydalanarak o hazineyi elde edeceklerdi. Bu zatın iyi bir insan olması misallerinden biri olmak üzere denilmiştir ki; O çok güvenilir bir adamdı. İnsanlar ona emanetleri bırakırlar
o da verdikleri gibi teslim ederdi.
Özetle iki oğlu yetim kalmış olan o iyi babanın iyiliği Allah katında boşa gitmeyecekti. Bu yüzden Rabbin o iki yetimin büluğ çağına ve erginliğe erişmelerini ve erişip hazinelerini çıkarabilmelerini istedi. Bunlar büyümeden duvar yıkılmış olsaydıo hazineyi başkaları bulacak ve zayi olacaktı. Düşünmeli ki o durum ve vaziyette yıkılmak üzere bulunan bir duvarın altında
iki yetime ait bir hazinenin var olduğunu bilip de onun belirli zamanına kadar korumasını temin etmek ne kutsal bir iştir. Bunlar hep Rabbinden bir rahmet olarak yapılmıştır. Ve ben bunu
bu yaptıklarımı kendiliğimden yapmadım. Yani kendi görüş ve ictihadımdan değil
Rabbinin bildirdiği emri ile
O'nun bir rahmeti olmak üzere yaptım
bu benim bir görevimdi. İşte senin
hakkında sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.
Kıssanın burada bitmesinden anlaşılıyor ki bu açıklamaya karşı Musa bir şey dememiştir. O halde bu açıklama ve yorumda reddedilecek bir şey görmemiştir. Demek ki Musa'nın görünürde zararlı ve beğenilmez gördüğü şeyler gerçekte öyle değilmiş. Onun beğenmemesigözünden gizli olan sebepleri ve hikmetini anlamamasından ileri geliyormuş. Öyle ki o gizli sebepler
açıklanınca zâhir ve bâtın birleşiyor
Allah'ın hükmünde çelişme kalmıyor. O halde demek oluyor ki iç yüzün gereği
görünüşün gereğine aykırı olabilir. Fakat bundan dolayı hakikat ile şeriatın uyuşmazlığı gerekmez. Çünkü şeriat
Hakk'ın hükmüdür. Hakk'ın hükmü de hakikatte (gerçekte) ne ise odur. Onun için iç yüze göre emredilmiş olan Hızır
Hakk'ın emri olan şeriat ile âmel ettiği gibi; şeriatla emrolunmuş bulunan Musa da hakikat (gerçek) açıklandığı zaman şeriat bakımından itiraza yer olmadığını görüyor. Bunun için İmam-ı Rabbanî Mektûbât'ının birinci cildinde kırk üçüncü mektupta demiştir ki: "Bazı insanlar dinsizlik ve zındıklığa meylederek esas gayenin şeriatın ötesinde olduğunu hayal etmişlerdir. Asla ve hayır
sonra asla ve hayır böyle kötü bir inançtan Allah'a sığınınız. Tarikat ve şeriat birbirinin aynıdır. Aralarında kıl ucu kadar uyumsuzluk yoktur. Şeriata aykırı olan herşey reddedilir ve şeriatin reddettiği her hakikat iddiası bir zındıklıktır."
Yine aynı ciltte kırk birinci mektupta şeriattarikat ve hakikat bahsinde demiştir ki: "Mesela dilin yalan söylememesi şeriat
kalbden yalan hatırasını yok etmek eğer zorlanıp çalışmakla olursa tarikat ve eğer külfetsiz yapılması kolay olursa hakikattir. Kısacası bâtın (gizli) olan tarikat ve hakikat
görünen şeriatın tamamlayıcısıdırlar. Şu halde tarikat ve hakikat yoluna girenlerden
yol esnasında görünürde şeriata aykırı ve ona ters düşen işler görünürse hep bunlar
o anki sarhoşluktan ve kendini kaybetmektendir. O makamı geçip ayıldıkları vakit
o şeriata aykırı olan durum tamamen ortadan kalkar ve o zıd ilimler tamamıyla dağılmış olur."
Ancak burada dikkate değer bir nokta vardır ki o da Hızır'ın öldürdüğü çocuk meselesidir. Eğer bu çocuk büluğ çağına ermiş idiyse derhal küfür ve azgınlığına hüküm vermek şeriata uygun olur. Fakat âlimlerin çoğunun dedikleri gibihenüz büluğ çağına ermemiş bir çocuk idiyse
onun kâfirliği ve azgınlığı nihayet gelecekte meydana çıkacak bir gerçektir. Hızır
Allah'ın kendisine bağışladığı ilim ile
onun o zamanki ve gelecekteki bütün gizli bilgilerini bilmiş dahi olsa
bir çocuk şöyle dursun bir ergini bile ileride yapacağı suçtan dolayı öldürmek şüphe yok ki İslâm hukukuna aykırıdır. Çünkü Hz. Ömer (r.a) Muğire'nin kölesini görünce: "Bu beni öldürecek" demiş
kendisinin katili olacağını bilmişti. "O halde niye bırakıyorsun
ey müminlerin emiri!" dediklerinde "Ne yapayım henüz bir şey yapmamıştır. Ve yalnız kalbindeki şeyden dolayı da şeriata göre sorumlu olunmaz" dedi. Ve dediği gibi ertesi gün şehid oldu. Şu halde Hızır'ın öldürdüğü eğer çocuk ise bundaki hüküm
hakikat ile şeriat arasında bir uyumsuzluk noktası meydana getirmez mi? Ve bu durumda Musa bu yoruma nasıl kanaat etmiş olur? Buna söylenebilecek cevap şu iki tarzdan birisi olabilir:
1- Musa'nın yoruma itiraz etmemesinden açıkça anlaşılan şudur ki onun diye bir masum (suçsuz) zannettiği oğlançocuk değil
ergin azgın bir kâfir
öldürülmesi vacib bir genç imiş. Bu ipucu karşısında çocuktu sözü kabul edilemez.
2- Şeriatın hakikatı Allah'ın emridir. Hızır da bunu kendiliğinden değilAllah'ın emriyle yaptığını söylemiş. Musa'nın itiraz etmemesine sebep de bu olmuştur. Çünkü bu şekilde Hızır
özel durumlarda özel bir şeriat ile emredilmiş bir peygamber olduğunu anlatmış demektir. Bundan dolayı o çocuk hakkında gerçekleştirdiği öldürme hükmü
genel kurala aykırı olmakla beraber
Hızır için özel vahye dayanan özel bir şeriat olur. Bu ise şeriat ile hakikat arasında bir uyuşmazlığa değil
iki peygamberin şeriatleri arasında bir farka dayanır. Ve Musa'yı Hızır'dan ayıran en önemli nokta da bu farktır. Açıklanan üç olaydan
üçü de Hızır'ın hem ilminin şeklinde
hem de yaptığı işin şeklinde başka bir özellik gösterdiği gibi
bilhassa çocuk olayı onun şeriatında da bir özellik göstermektedir:
Birincisiilim açısından bakıldığı zaman onun gemi
genç ve duvar hakkındaki ilminde olduğu gibi
eşyanın görünmeyen şeylerle ilgili olan Allah bilgi ve sırlarını
gelecekteki takdir edilmiş şeyleri
geçmişteki gizli hususları
şimdi gözönünde olduğu gibi hemen bildiği anlaşılıyor. Onun için buna gayb ilmi
gizli ilim
özel mânâsı ile Ledünnî (Allah'ın bilgisi ve sırları) ilmi demişlerdir.
İkincisifiil yönünden bakıldığı zaman yaptığı şeyler
halktan Hakk'a doğru giden işler değil
Hak'tan (Allah'tan) halka doğru olan fiillerdir. Bundan dolayı Musa gibi halkı Hakk'a götürmeye emredilmiş değil
Hak'tan halka olan mukadderatın (yazılmış olanların) yerine getirilmesine emredilmiş demektir. Ve şu halde oğlanı öldürmesi de
Allah'ın emri ile ölen çocukların ruhlarını almaya vekil tayin olunmuş olan Azrail'in görev ve sorumluluğu gibi olur.
Üçüncüsüİslâm şeriatına uygun olmak
başka bir ifade ile güzellik ve çirkinlik açısından bakıldığı zaman Hızır'ın yaptıkları
gözle görülmeyen gizli sebeplere dayandığı için görünürde çirkin ve hikmetsiz görünüyor. Sebeplerinin açıklanmasıyla gerçeğe uygun olduğu zaman ise
üçte ikisi genel kurala uygun ve biri genel kurala aykırı bir istihsan (güzel sayma) olduğu anlaşılır. Musa onun ilmindeki özelliği
daha önce Allah'ın ilmi ve sırrından haber almış
ondan doğruyu bulmasına yardımcı olacak ilmi öğrenmeye gelmişti. Gördüğü örnek ise ona
amel ve şeriat yönünden kendisinin memurluğuna uymayan ve bununla beraber itiraz etmeye de hak vermeyen özellikler bulunduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine aralarında birbirinden ayrılma gereği gerçekleşmiştir. Demek ki Musa
ilmini tebliğ ve ortaya koymaya emredilmiş Ulü'l-azim bir peygamber olduğu halde Hızır
tebliğe değil
verilen emirleri hemen yerine getirmeye emredilmişti. Bundan dolayı Hızır'ın bir peygamber değil
bir veli olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat yalnız veli olsaydı oğlanı öldürmek için özel hükme sahip olamazdı. Bu şekilde kıssa Hızır'ın Musa'dan daha faziletli olduğunu gerektirmez. Ancak Musa'nın herşeyi bilen (bir peygamber) olmadığını ve Allah ilminden Musa'ya verilmeyen şeyler bulunduğunu anlatmış olur. Bu da hem Hızır'ın
hem Musa'nın Allah'ın lutfuna nail olduklarını toplayan bir zü'l-cenaheyni (dünya ve ahirete ait bilgisi geniş olan kimse) göz önüne getirmeyi telkin ile Hz. Muhammed'in makamının en mükemmel bir makam olduğunu anlatmak için bir giriş yapılmış demektir. Onun için bu kıssadan Zülkarneyn'le ilgili soruya geçilerek buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
83- Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
83- Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar veya sorarlar. Soranlarbazı rivayetlere göre müşrikler
diğer bazı rivayetlere göre kitab ehli idi. Sûrenin iniş sebebinde zikredilen rivayette yahudilerin telkini ile Kureyş müşriklerinin soru sorduğu (baş tarafta) geçmişti. Taberî'de Ukbe b. Amir'den rivayet olunduğuna göre o demiştir ki: "Bir gün Resulullah'a (s.a.v) hizmet ediyordum
huzurundan çıktım. Kitab ehlinden bir topluluk bana rastlayıp: 'Biz Resulullah'a soru sormak istiyoruz. İzin iste' dediler. Ben de girdim
haber verdim Peygamber: 'Onların benimle ne işleri var? Ben Allah'ın bildirdiğinden başkasını bilmem' buyurdu. Sonra 'Bana su dök' dedi. Abdest aldı
namaz kıldı. Namazı bitirince yüzündeki sevincini anladım. Sonra Peygamber: 'Onları ve ashabımdan kimi görürsen içeri al' buyurdu. Bunun üzerine onlar içeri girdiler
Peygamberin huzurunda dikildiler. Peygamberimiz buyurdu ki: 'İsterseniz kitabınızda yazılı bulduğunuz şeylerden sorunuz
ben size cevap vereyim ve isterseniz ben size bilgi vereyim'. Bunun üzerine onlar: 'Sen bilgi ver' dediler. Peygamber: 'Zülkarneyn'den ve kitabınızda bulduğunuz şeylerden soruyorsunuz?' buyurdu." Bir de Alûsî'nin belirttiğine göre İbnü Ebu Hatem'in Süddî'den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v)e yahudiler demişler ki "Ey Muhammed! Sen ancak İbrahim'i
Musa'yı
İsa'yı ve bazı peygamberleri anlatıyorsun. Çünkü onlarla ilgili haberleri bizden işittin. Şimdi bakalım bize öyle bir peygamberden haber ver ki
Allah Teâlâ onu Tevrat'ta ancak bir yerden başka zikretmemiştir. O kimdir? demişler. "Zülkarneyn" buyurmuş.
ZÜLKARNEYNdeyimi
zü'l-yedeyn (iki el sahibi) gibi bir lakabdır ki zü'l-cenaheyn (çifte kanatlı) niteliğine benzer. Kamus'ta ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere "karn" bir çok mânâlara gelir. Bunlardan bazıları; boynuz
asır
bir zamanda beraber yaşamış olan topluluk mânâlarına geldiği gibi insanın tepesine ve özellikle başının yanlarına
yani şakaklarına ki hayvanda boynuzunun yeridir ve erkeklerin perçemine
kadınların zülüflerine
güneşin çemberinin kenarına ve bir toplumun başında olan efendisine... denilir. Bundan dolayı Zülkarneyn lakabının
isim olarak konmasının sebebinde "karn" kelimesinin mânâlarından her birine göre değişik düşünceler mümkün olduğundan birçok sözler söylenmiştir. Bu sözlerin en meşhuru Kur'ân'ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere
yeryüzünün doğu ve batısına sahip
demek olmasıdır ki
Türkçede cihangir diye ifade edilir. Hüseyin Vâiz tefsirinde anlatıldığı üzere
görünen ve görünmeyene sahip mânâsı da Kur'ân'ın zevkine uygun yönlerdendir. Buna da Türkçede zülcenaheyn (hem dünya
hem ahirete ait) denilir. Tefsir bilginlerinin açıklamalarından Zülkarneyn lakabı ile lakablandırılmış olan zatların bir değil
birçok kimse olduğu anlaşılıyor. Kur'ân'da anılana Büyük Zülkarneyn" deniliyor.
Vaktiyle Yemen'de Tebâbia denilen Himyer hükümdarlarından bazı büyük fatihlerbu cümleden olarak Mekke'nin yapımında Hz. İbrahim ile görüşüp ondan feyiz aldığı rivayet edilen
Sa'b ve Semerkand isminin adına nisbeti nakledilen Şemmer Yer'aş
Zülkarneyn olarak anılmış oldukları gibi
Afrîdun ve İskender gibi Arap olmayan fatihlere de bu lakab verilmiş ve bunların en son yaşayanı
İskender olması dolayısıyla tarih bilginleri arasında "Zülkarneyn" şöhreti İskender'in olmuştur. Yahudilerin kitaplarında
Zülkarneyn Rum'dan çıkan bir genç idi ki
Mısır'ı ve İskenderiye'yi kurdu ve şöyle yükseldi
böyle yükseldi diye anılmış olduğu hakkında bir rivayetinde görülmesinden dolayı
bu konuda tarihî tartışmayı ortadan kaldırmak isteyen bazı tefsir bilginleri de Büyük Zülkarneyn'in İskender olduğunu kabul etmek istemişlerdir. Nitekim Alûsî de bu görüştedir.(3)
Allah'ın birliğine inanan bir hükümdar olan ve olağanüstü fetihleriyle dünyada özel bir tarih açmış bulunan İskender'inZülkarneyn'lerden birisi olduğunu inkar etmeye yer yoksa da
Kur'ân'da zikredilen büyük zatların peygamberlik makamına da sahip bulunduğuna göre İskenderin bu derece yükseltilmesi kabul edilebilir görülmemiş ve İskenderin bir set yaptığı bile tarih olarak belli olamamıştır. Bir de İskender
başka bir tarihte meşhur olduğu ve bilindiğinden dolayı
bunu Peygambere sormak
soru soranların maksadına uygun olmazdı. Hakkında vahiyden başka bir şekilde bilgi alınması düşünülen bir soruyu peygamberliği imtihan etmek isteyen ve bunun için soru soran kimselerin maksatlarına nasıl uygun düşer? Onun için bu soru
eski tarihin karanlıklarına kadar dalan bir konu olması gerekiyor.
Gerçi İskender'den sonra da doğu ve batıya savaş açmışset yapmış fatihler yok değildir. Mesela Roma kayserlerinden (hükümdarlarından) birinin
İngiltere'de Kisra Nuşirevân'ın Kafkas dağlarında "Bâbü'l-Evvâb"
başka bir ifade ile "Demir kapı" denilen yerde birer set yapmış olduklarını tarihler gösteriyor. Fakat bu sorunun
doğu ve batı da pek çok fetih yaptıktan sonra Kuzey'de Askitler'e kadar varan ve aynı zamanda Akdenizden Şab denizine kadar bir set yaptığı rivayet olunan Mısırlı büyük Ramses gibi maddî ve manevî bir üne sahip olan daha eski ve daha yüksek bir cihangiri hedef edinmiş olması rivayet ve dirayet açısından daha uygundur. O halde bu Zülkarneyn kimdir?
Bazıları bunun İbrahim (a.s) zamanına tesadüf eden Afrîdun b. Esfiyan b. Cemşîd olduğunu söylemişlerdir kiİran'ın adalet önderlerinden olup
adalet ve güzel ahlâkı ile meşhurdu. Zülkarneyn'den önce Hızır bulunuyordu. Hızır
Afrîdun zamanında peygamber olarak gönderilmiş olup Hz Musa zamanına kadar kalmıştı. Zülkarneyn
İbrahim (a.s) zamanındaydı gibi ilk kitap ehlinden rivayet edilmiş bazı sözler bununla ilgili görünür. Belhli Ebu Zeyd "Suver-i Ekâlîm" ismindeki kitabında Afrîdun'un vahiy ile desteklenmiş olduğunu söylemiş ve tarihler onun büyük bir fatih olduğunu nakletmişler.
İbnü İshak"Zükarneyn"in isminin
Merziban b. Merduye olduğunu söylemiş
bazıları onun ismi Abdullah b. Dahhâk'tır demiş
bazıları da Mus'ab b. Abdullah b. Feynan b. Mansur b. Abdullah b. el-Ezr b. Avn b. Zeyd b. Kehlân b. Sebe b. Ya'rub b. Kahtan demişler. Ebu Reyhan Bîrûnî "el-Asârü'l-Bâkiye ani'l-Kurûni'l-Hâliye" isimli eserinde "Zülkarneyn
Ebu Kerb Semiyy b. Ubeyd b. Efrîkış el-Hımyerîdir. Bunun mülkü yer küresinin doğu ve batısına ulaşmıştı ve Himyerli şairin:
"Dedem zü'l-karneyn müslüman bir melikti.
Yeryüzünde yüceldizayıf görüşlü değildi .
Doğulara ve batılara ulaştı .
Doğru yolu gösterecek bir hakîmden padişahlık yollarını arıyordu." diye iftihar ettiği de odur deniliyor ki bu görüş doğruya en yakın görüştür. Çünkü ZülmenârZûnüvâs
Zünnûn
Zuruayn
Zûyezen
Zûceden gibi zû'lar hep Yemen'dendir" demiş. Durum böyle iken Afrika kıtasını adına nisbetle tanımakta olduğumuz Afrikış
Zülmenâr unvanı ile Himyer hükümdarlarının tanınmışlarındandır. Tanca'ya kadar ulaştığı
Afrikıyye şehrini yaptığı
Berberîleri Filistin
Mısır ve sahilden Mağribe (Cezayir'e) naklettiği tarihlerde zikrediliyor. Fakat bunun torunu olduğu söylenen "Ebu Kerb Semiyy veya Şems b. Umeyr" adında birisi tarih itibariyle tesbit olunamamış ve bundan dolayı
Ebu Reyhan'ın nakline itiraz edilip bunun
"Şemmeryeraş" kelimesinden değiştirilmiş olması ihtimali ileri sürülmüştür. Gerçekten bir rivayette
Şemmer
Afrîkış'ın oğlu olup Irak ve Çin'e doğru hareket ederek vardığı yerlerde kitabe (yazıt)ler diktirdiği ve Semerkand kalesini söktüğü ve hatta Semerkand "Şemmer"in kopardığı
yani "Şemmerkent" yahut "Şemmer şehri" demek olduğu zikredilmiş ve Huzâ'a şairi Dıbil
Yemen hükümdarları ile iftihar ederken buna işaret ederek şunu söylemiştir:
Bazıları bu "Şemmer"in başında iki saç örgüsü olduğundan dolayı Zül-karneyn diye adlandırıldığını nakletmiş ise de en çok tercih edilen rivayette ŞemmerEfrikîş'in oğlu değil
"Nâşirunniam"ın oğlu olduğu gibi
Süleyman (a.s) zamanındaki Belkıs'tan sonra olmasından dolayı Kur'ân'daki Zülkarneyn'in daha önce olması gerekeceği ileri sürülmüştür. Nitekim Ebu'l-Fidâ tarihinde der ki: "Zülkarneyn
Râyiş'in oğlu Sa'b'dır. Babası Râyiş ilk Tübba'
Küçük Sebe'in oğlu Sayfî'nin oğlu Kays'ın oğludur denilmişse de Lokman'ın biraderi Züsü-ded'in oğlu Haris Râyiş'tir. İbnü Said
İbnü Abbas hazretlerine
Kur'ân'da zikrolunan Zülkarneyn'den sordu Himyer'dendir dedi ki o
adı geçen Sa'b'dır diye nakletmiştir. Şu halde yüce kitapta zikredilen Zülkarneyn
Rum İskender değil
adı geçen Sa'b b. er-Râyiş'dir."
Kamus mütercimi Asım Efendi de İskender kelimesinde bu görüşü destekleyerek daha bazı detaylı bilgileri nakletmiştir. Fakat bir taraftan Sa'b'ın bir taraftan da Afridun'un İbrahim (a.s) zamanında oldukları hakkındaki rivayetleri birleştirmek de pek zor ve güç görünüyor. Gerçi Kur'ân'ın bir kaç yerinde geçmişteki parlaklığı hatırlatılan Sebâ medeniyetinindünyada benzeri yaratılmamış olduğu hatırlatılan "İreme zâti'l-'imâd" cennetinin sahipleri olan ve Semûd kavmini Yemen'den kovarak çıkaran Himyer ve Tebâbia devletinin
Şeddad'a karşılık Lokman ve Zülkarneyn'e de ortaya çıkış yeri olması en yakın ihtimaldir. Ve bunlardan birinin ve belki bir kaçının Zülkarneyn olarak anılmış olduğu da anlaşılmaz değildir. Bununla beraber tarihin bilinmeyen karanlıkları içinde bunların incelenmesi zor olduğu gibi
Kur'ân'da zikredilen Zülkarneyn'in bunlardan o ünvanı almış birisi mi; yoksa İbnü İshak'ın
Lafes'in çocuklarındandır dediği gibi Arap milletinden başka bir milletten gelen
büyük fatihlerden birisi mi olduğunu kestirmek mümkün olamıyor. Onu için İbnü Hişam'ın "Siyer" kitabının şarihi Süheylî'nin kabul ettiği şekliyle
bu konuda en sağlam hükmü Hz. Ali'den rivayet olunan şu fıkrada buluyoruz: "Zülkarneyn
salih bir kuldu ki
Allah'ı sevmiş Allah da onu sevmişti". Gerçekten bunun ismi ve şahsiyeti ile belirlenmesine kalkışmak Kur'ân'ın zevkine de uygun değildir. Çünkü soru
Zülkarneyn niteliği üzere sorulmuş olduğu gibi
cevapta da ismin ve şahsiyetin belirtilmesine ilişilmeyip ancak o vasıfla ilgili hususları açıklayan kıssayı hatırlatmakla buyuruluyor ki: de ki size ondan bir haber anlatacağım. Bir zikir
yani onu andıracak unutulmaz bir hatıra
belleklerde tutulacak
dillere destan olacak bir anı
şöyleki:
Meâl-i Şerifi
84- Gerçekten biz onu (Zülkarneyn'i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik.
85- Derken o da bu yollardan birini tutup gitti.
86- Nihayet güneşin battığı yere vardığı zamangüneşi
(sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın."
87- O da demişti ki: "Kim haksızlık ederse muhakkak ona azab edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecekO da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır."
88- "Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsabuna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız."
89- Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu.
90- Nihayet güneşin doğduğu yere varıncaonun kendilerini güneşten koruyacak hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu görmüştü.
91- İşte Zülkarneyn'in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.
92- Sonra yine bir yol tuttu.
93- Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önündehemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu.
94- Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun içinbizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?"
95- Dedi ki: "Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanatsizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.
96- "Banademir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: "Ateş yakıp körükleyin" dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi.
97- Artık Ye'cuc ve Me'cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler.
98- Zülkarneyn dedi ki: "Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.
84- Gerçekten biz ona yeryüzünde maddî manevî kuvvetlerikudretleri hazırladık. Ve ulaşmak istediği her şeyden ona bir sebep (vasıta) verdik. Önemli şeylerden takip ettiği maksadına ermek için açıktan ve gizliden ilim
kudret
âletler ve vasıtalar gibi her türlü sebebi ihsan eyledik. Öyle ki neye yapışsa ondan maksadına yol bulur
muvaffak olurdu. Yani sebepsiz
düzensiz hareket etmezdi. Fakat her neyi de tutsa o bir sebep olurdu. Çünkü sebep olmak
eşyanın aslına ait değildir
Allah'ın bir tahsisidir.
85- Bunun üzerine o da bir yolu takip etti. Bir yolla batıya doğru yürüdü .
86-88- Nihayet güneşin battığı yere ulaştı. Yerleşmiş olduğu yerin gün batı tarafından ta sonuna kadar vardı. Tefsir bilginlerinin de yaptıkları açıklamaya göreOkyanus denilen Atlas Okyanusunun batı kenarına ulaştı. Bu Okyanus denizinde "Halidat" ismi verilen adaların bir zamanlar uzunluk (boylam) başlangıcı olarak kabul edildiklerini kaydediyorlar. Bununla birlikte biz bugün bu Halidat adalarının ne olduğunu tayin edemiyoruz. Özetle uzak batıya vardığı vakit güneşi (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu. Veya "hâmiye" kırâetine göre
kızgın bir pınar içinde batıyor buldu. Tefsir bilginleri buradaki aynı
su pınarı; hamieyi balçıklı; hâmiye'yi de kızgın mânâsına tefsir etmişlerdir ki
güneşi balçıklı veya kızgın bir pınar içinde batıyor buldu demek olur. Bu şekilde bu su pınarından maksat
okyanus ve özellikle denizin ufuktaki batış noktasıdır. Batıya varıncaya kadar geçtiği memleketlerde birtakım saltanatların batışını görerek giden Zülkarneyn
uzak batıda geçtiği yolda önüne çıkan Okyanus kenarında güneşin batışını seyretmek için ufka baktığı zaman Allah mülkünün genişliği ve yüceliği içinde o koca okyanus etrafı gök ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi sınırlı bir su kaynağı manzarasını alıyor. Fakat içilebilecek parlak ve duru bir kaynak gibi değil
kara balçıkla bulanmış
dibi görünmez karanlık bir kuyu gibi görünüyor ve güneş bunun ufkunda batarken zayıflamaya başlayan parıltısı
allı morlu yansımalarıyla puslar içinde çalkalanarak karanlık bir batağa batıyor da
battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıp kararırken aynı zamanda renk ve buharıyla kaynayan kızgın bir köz halinde bulunuyor. Demek Zülkarneyn'in vicdanında güneş batışının bıraktığı intiba bu olmuştur ki
bu müşahedenin en ibret verici mânâsı
en son bir sınırda duracağı kesin olan dünya ululuğunun sınırlı olduğunu görmek ve geçici olduğunu anlamaktır.
"Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn!..." Bu sözdoğrusu
Zülkarneyn'in peygamber olduğuna açıkça delalet eder.
"Zülkarneyn dedi ki: Her kim haksızlık ederse ona azab edeceğiz..." Demek ki Zülkarneyn azab verme veya iyilikte bulunmak gibi dilediğini yapmakta serbest bırakıldığı haldeyine sebebsiz hareket etmedi. Azab etmeyi zulmedenlere
iyiliği ve mükâfatı da iman edip faydalı işler yapanlara tahsis etti. Güç ve seçimini kötüye kullanmaya kalkışmadı. Çünkü kendisinin de sonunda Rabbine geri gideceğini biliyordu.
89-90- Sonra dayani batıda yapacağı icraatı yaptıktan sonra da bir yol tuttu. Batıda batan güneşin doğuya dönmesi gibi
batıdan doğuya giden bir yol peşine düştü
nihayet güneşin doğduğu yere kadar gitti. Yani yeryüzünde güneşin arada engel bulunmaksızın doğduğu noktaya kadar gitti ki bu noktanın
Afrika'nın doğu kıyıları olması ihtimali olsa da açıkça anlaşılan Asya'nın uzak doğusu olmasıdır. Vardığında onu (güneşi) öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki biz onlara
güneşin berisinde bir siper yapmamıştık. Binaları yok
hatta elbiseleri yok. Güneşin altında yanıyorlar. Nitekim bugüne kadar bile Sudan'da
Avusturalya'da böyle çıplaklar vardır. Bununla birlikte maksat
örfte herkesçe bilindiği üzere önemli bir örtü ve siper olduğu takdirde çadırlar bile önemli bir örtü olamayacağından dolayı
bu mânâ çölde yaşayanların çoğunu kapsar.
91- İşte o böyle idi. Halbuki onun yanında neler vardıbiz onları tamamen biliyorduk. Yani onların öyle çıplaklığı karşısında Zülkarneyn'in mülkünde o kadar çok sebepler ve vasıtalar vardı ki
tamamını ancak Allah biliyordu. Zülkarneyn'e her şeyden sebep (vasıta) veren Allah
bunları güneşin altına koymuş
bir örtü vasıtası bile vermemişti. Bundan dolayı bunları gördüğü zaman
Zülkarneyn'in ne hisler duyduğunu
ne işler yaptığını da Allah bilir.
92- Sonra da diğer bir yol tutmuştu. Batı ile doğu arasında bir yolda gitti kibu da ya güneye veya kuzeye doğru olabilir. Bununla beraber tefsir bilginlerinin anlattıklarına göre kuzeye gitti.
93- Nihayet iki seddin arasına vardığında![]()
SEDDETMEK: Bir şeyin gediğini sağlam kapamaktır. İki şey arasına engel olan perdeye sed denildiği gibidağa da sed denilir. Nitekim burada iki dağ diye tefsir edilmiştir. Bazıları tabii olana sin in ötresi ile "süd"; insan tarafından yapılana da üstünü ile "sed" deniliyor
demiş. Bazı bilginler de birincisi "süd" gözle görünen
ikincisi "sed" gözle görülmeyendir demiştir. Bu âyette iki şekilde de okunduğundan ikisinin de aynı mânâda olduğu anlaşılır denilmiş ise de
bu iki okuma şeklinin değişik birer nükteyi kapsamış olmaları da düşünülebilir. Buna göre iki sed
yapma iki engel olabileceği gibi iki deniz
iki yer kıtası
iki dağ gibi yaratılmış (tabiî); yahut görünen ve görünmeyen de olabilecektir. Tefsir bilginleri
bu "seddeyn"i "iki dağ" diye tefsir etmişlerdir. Ancak bu iki dağı belirlemek için ipucu yoktur. Bu konuda rivayetler ise üç görüşte toplanıyor:
1- Bu iki dağkuzeyde doğu tarafında Türk toprağının bittiği yerdedir. Denilmiştir ki Zamehşerî ve Ebu's-Suud bu görüşü benimsemişlerdir. Türk toprağından maksat
Maverâünnehir denilen küçük Türkistan ise
bu görüş
Çin seddi yerine işaret demek olur.
2- Ermenistan ile Azerbaycan tarafında Türkistan topraklarının bittiği yerde denilmiştir. Kâdî Beydâvî bu görüşü tercih etmek istemiştir. Bu görüşe göre bu dağlarKafkas dağları ve iki sed arası
Demirkapı yeri oluyor ki İbnü Haldun ve Ebu'l-Fidâ gibi tarihçilerin açıklamasına göre
burada Nûşîrevân bir sed yapmıştı. Ebu Reyhan demiştir ki
bu yerin
insan bulunan meskun yerlerin Kuzeybatı tarafında olması gerekiyor.
3- Kuzeyin son kısımlarında iki yüksek dağdır kiHazkiyal (a.s.)'ın kitabında "âhirü'l-cirbiya" denilmiştir. Bu cirbiya ismi ise bize Sibirya ismini andırıyor. Bunun ise batı tarafının son bölgesi
Ural dağları
doğu tarafında da Behreng boğazı tarafları olmasından dolayı önceki sözlerle de ilişkisi vardır. Bu şekilde iki dağın arası İstanoy dağları ile Ural dağlarının arası demek olan Sibirya'nın kendisi midir? Batısındaki Ural dağları ile Kafkas dağları arası mıdır? Yoksa doğusunda Behreng'e doğru Kamçatka tarafındaki dağların arası mıdır
tam olarak belirlemek mümkün olmuyor.
Kur'ân'ın ifadesinde ise bu iki seddin yerini anlayabilmek içinbatı ve doğu yönlerinden başka bir ipucu yoktur. Bundan ise Rusya'nın batı tarafı ihtimali olduğu gibi bir zamanlar Asya'nın Behreng boğazından Amerika'ya bağlantısı bulunduğuna ve Zülkarneyn de eski tarihte yaşadığına göre
Asya'nın doğusunda
Amerika'nın batısında bulunan Behreng ismindeki yer olması da pek muhtemeldir. Bunlardan başka doğuda Çin seddi
batıda Bâbü'l-ebvâb meşhur olduğuna göre iki sedden maksat
bunların olması daha açıktır denilebilir. Her ne kadar Zülkarneyn'in zamanında bunlar henüz bulunmuyorsa da Kur'ân'ın inişi sırasında bulunmaları ve meşhur olmaları tanımlama için yeterli olabilir. Bu şekilde bu iki sed arasından maksat
Türkistan olması gerekir. Bu da bundan sonraki kavim hakkında zikr edilecek rivayete uygun oluyor.
Kısaca iki sed arasına vardığında onların ötesinde bir kavim buldu ki neredeyse söz anlayamayacak bir durumdaydılar. Yani başka dil bilmedikleri gibi zihinleri basitanlayışları kıt idi. nın ötresi ve ın esresiyle kırâetlerine göre; hemen hemen söz anlatamayacak bir halde idiler.
94-Dilleri tuhafifadeleri yetersizdi. Zülkarneyn'e her şeyden bir sebeb (vasıta) verilmemiş olsaydı bunlara söz anlatamayacak
onlar da dertlerini anlatamayacaklardı. Bununla beraber bunlar
şimdi anlaşılacağı üzere ehlini bulunca güç oluşturabilecek işe yarayacak bir kavimdi. Kur'ân bunun hangi kavim olduğunu açıkça anlatmamıştır. Fakat tefsir bilginleri
Türk kavmidir denilmiş olduğunu öteden beri nakletmişlerdir. O halde demek oluyor ki
Ye'cûc ve Me'cuc'e karşı yapılacak seddi Zülkarneyn
Türklerin kuvvet ve yardımıyla yapacaktır. Şöyle ki: O söz anlamaz veya anlatamaz gibi bulunan kavim
dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Yani işleri
yeryüzünü bozmaktır. Bu memleketi
harap ediyorlar
önlerine geleni tahrib ediyorlar. Bırakılırlarsa bütün yeryüzünü bozacaklardır.
YE'CÛC ve ME'CÛC; Yahut Yacûc ve Macûc isimleri Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Avrupalılar da bunlara Yagug ve Magug demişler ve onları şeytan soyundan sayarlarmış. Nitekim orta çağları açan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğunu istila eden Hunlara böyle demişlerdir kiBarbar deyiminden daha şiddetli demek oluyor.
Gerçekten kitap ehlinden bazılarının Ye'cûc ve Me'cûc'u Hz. Âdem'in bir ihtilamından meydana gelmişler diye bir efsane naklettiklerini bazı tefsirler de rivayet etmişlerdir. Halbuki Tevrat'ın birinci sifrinin onuncu faslında YecûcYâfis'in oğullarındandır diye açıkça ifade edildiği gösteriliyor. Bu sebeple olmalıdır ki
Vehb b.Münebbih ve daha bazı zatlar
Ye'cûc ve Me'cûc'un Yâfis'in çocuklarından iki kabile olduklarını kesin olarak ifade etmişler ve müteahhirîn (hicrî 3. asırdan sonraki) bilginlerden bir çokları da bu görüşe dayanmışlardır. Bununla beraber Kur'ân'da tesniye (ikil) zamiri ile "Yüfsidâni" denilmeyip de "Müfsidûne" denilmesinin
sayıca kalabalık olduklarına işaret olması gerekir. Onun için iki değil
yirmi kabile diyenler olduğu gibi
yeryüzündeki insanların onda dokuzuna kadar Yecûc ve Mecûc'un çok kalabalık olduğunu nakledenler de olmuştur. Ebu Hayyan der ki: "Bunların sayı ve şekilleri hakkındaki sözlerin hiçbiri sahih haber değildir." Kısaca Ye'cûc ve Me'cûc vaktiyle bir veya iki kavmin özel ismi olsa da doğrusu İslâm dilinde herkesin bildiği mânâ şudur: Aslı ve soyu belirsiz
din ve millet tanımaz karma bir insan topluluğudur ki
çıkmaları kıyamet alâmetlerindendir. Yeryüzünü bozacaklardır.
Bundan dolayı bizimle onların arasında bir sed yapman için sana vergi verelim mi? Burada da nin fethası ile de ötresi ile de okunuş vardır.
95-Buna cevap olarak Zülkarneyn dedi ki: Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanatsizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Yani ona ihtiyaç yoktur. Allah tarafından bulunduğum makam
malî kuvvet
ve diğer vasıtalar itibariyle sizin tasarladığınız dereceden daha yüksek ve daha faydalıdır. Ben
sizin öyle malî ücretinize tenezzül etmeksizin istediğinizden daha iyisini bağış ve armağan olarak yapabilecek bir güç ve yetenek içindeyim. Öyle ise siz
bana güç ile yardım ediniz. Yani malî masrafa karışmayınız da adamla
işçi
sanatkâr
araç gereç temin etmede emrimde hazır bulunarak fiilen yardım ediniz. Ben onlarla sizin aranıza sağlam bir duvar yapayım. Yani sedden daha sağlam bir şey
daha büyük
daha sağlam bir gergi yapayım. Bu duvarın o kavim ile Ye'cûc ve Me'cûc arasında yapılması
söylendiğine göre adıgeçen iki sed arasında değil
onların ötesinde bir yerde olması gerekir. Çünkü bunu isteyen o kavim
seddin ötesinde bulunduğundan dolayı
Ye'cûc ve Me'cûc ile araları daha ilerde olması gerekiyor.
96- Bana demir kütleleri getirin.
"ZÜBER" "Zübre"nin çoğuludur. Zübrebüyük demir parçası demek olup Kamus'ta zikredildiği üzere örs mânâsınada gelir. Yani demir aletler ve takımlar ile demir kütlelerini
demir cinslerini getiriniz dedi
getirdiler. Nihayet iki ucun arasını denkleştirince iki sadef
karşılıklı iki baş veya iki yanı meydana getiren iki eğik ki; buna iki dağ
iki dağın tepeleri veya tepeleriyle kenarları arasındaki yanları
yani yamaçları demişlerse de o kavim ile Ye'cûc ve Me'cûc arasında seddin bir sınırını oluştaran karşılıklı iki uç veya sedde konulan kütlelerin bitiştirilecek yanları demek de olabilir.
Karşılıklı iki uç arasını düzeltince "Körükleyin" dedi. Onu tam bir ateş haline getirdiği vakit "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi. Bunu bazı bilginlerin dediği gibi demir kinetlibakır perçinli kayalardan meydana gelmiş bir bina gibi anlamak mümkün olabilir. Fakat ifadenin görünüşü bundan çok yüksek bir sanat ve işleme bağlı olan demir tuğlalı
bakır sıvalı öyle bir bina tasvir etmektedir ki
zamanımızda çok ilerlemiş olan sanat eseri ve sanayi vasıtaları ile bile onu imal etmeyi düşünmek zordur. Demir kütlelerinden bir dağ ördürüp de körükleyerek tamamını bir ateş haline getirdikten sonra üzerine erimiş bakır dökmek şüphesiz korkunç bir işlemdir. Acaba eski medeniyette demircilik böyle dehşetli bir ateşi idare edecek
böyle büyük bir işlemi yapabilecek kadar yükselmiş miydi? Olabilir. Fakat bunu ya tefsir bilginlerinin dedikleri gibi Zülkarneyn'in bir mucizesi kabul etmek veya bununla beraber sanatın gelecekte ilerlemesinin mümkün olduğuna işaret etmekle
yapılan duvarın son derece kuvvet ve sağlamlığından bir kinaye ve misal gibi anlamak daha açıktır. Yardım etme işi daha fazla bu mânâya bir ipucudur denebilir. Yani o kavmin kuvvet ve gayreti ile Zülkar-neyn'in o yardımı
Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı öyle herkesi aciz bırakacak bir duvar meydana getirdi ki
bunun sağlamlık derecesini anlayabilmek için
körüklenerek ateş haline getirilmiş demir kütleleri ile; harcı
sıvası erimiş bakırdan meydana gelen yalçın bir sed tasarlamak gerektir.
97-Bu şekilde hem bir sedhem bir süd (kapı) olan bu duvar öyle yüksek ve sağlam bir şey oldu ki
o Ye'cûc ve Me'cûc artık onu ne aşabildiler
ne de delebildiler. Halbuki ne yüksek dağlar aşılmış
ne sağlam istihkamlar delinmiştir. Demek ki bunun sırrı Zülkarneyn'in döktüğü akıcı maddedeydi. Demek ki o
normal bir madde değil
ilâhî bir kuvvetti.
98- Onun için dedi ki : Bu Rabbimden bir rahmettir. Yani ne sizin işinizdirne benim; yalnız Allah'ın nimetlerinden Allah'ın bir lütfudur. Bununla beraber bunun da bir eceli (sonu) vardır. Rabbimin vaadi geldiği vakitte
onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi hakdır. Kıyamet muhakkak kopacaktır. İlerde Enbiyâ Sûresi'nde geleceği üzere "Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'un (seddleri) açılıp da her dere tepeden boşaldıklarında" (21/96) âyetinin sırrı belirip Ye'cûc ve Me'cûc çıkacak
yeryüzünün düzeni bozulacak
kıyamet kopacaktır. Bazıları bunu Çin seddi zannetmişler ve bundan dolayı Ye'cûc ve Me'cûc'un
Moğollar ve Tatarlar olduğu hayaline kapılmışlardır. Gerçi Pekin civarında denizden başlayarak Altay dağlarının altlarına doğru yüzlerce saatlik bir mesafede uzanıp giden Çin seddi
hicretten dokuz asır kadar önce dördüncü Çin sülalesi devrinde
kuzeyden Moğol ve Tatarların saldırılarına karşı yapılmış olduğu tarihî bir bilgi olarak naklediliyor ve büyük eserlerin en büyüklerinden sayılıyorsa da yapılmasından fazla bir zaman geçmeden aşılmış
geçilmiş olan bu seddin sağlamlığı ve yapılış şekli
Kur'ân'da zikredilen vasıflara uygun olmadığı anlaşılıyor. Diğer taraftan bazıları da Demir kapı seddi demişler ve bundan dolayı Ye'cûc ve Me'cûc'u bu günkü Rusya sahasında düşünmüşlerdir ki
bu sed de harap olmuştur. Doğrusu Kur'ân'daki vasıflar
ikisine de uygun olmadığı gibi
diğer yerlerde bilinebilen sedlerin de hiçbirine uymuyor. Allah doğrusunu daha iyi bilir ya
Kur'ân'ın bahsettiği bu duvar
Zülkarneyn'den onun yapılmasını isteyen kavmin bu sayede oluşturdukları toplantı kurulları olsa gerektir ki
demir kütleleri gibi dayanıklı ve sağlam olan unsunlarına akıtılan Allah feyzi ile meydana gelmiş olan maddî ve manevî bir sed demek olur. Eğer bu kavim tefsir bilginlerinin naklettikeri şekli ile Türk idiyse
burada
Zülkarneyn'e kuvvetle yardım eden Türklerin geçmişte yeryüzünü bozgunculuktan kurtarmak için ettikleri hizmetin önemi anlatılmış olduğu gibi
yüce Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra İslâm'a yapacakları hizmete de işaret edilmiş demektir. Ve şu halde Türklerin yok olması
Ye'cûc ve Me'cûc seddinin yıkılması ve yeryüzü düzenini bozulması demek olacaktır ki
kıyametin alâmetlerindendir.
Özetle doğu ve batıyı dolaşan Zülkarneyn'in en büyük işisırf Allah'ın bir rahmeti olan bu duvarın yapılmasıdır ki
yıkılması yer yüzünde insanlığın pek büyük bir felaketi olacaktır.
Nizameddin Hasen Nişâbûrî "Garaibü'l-Kur'ân ve Reğâibü'l-Furkân" isimli tefsirinde burayla ilgili sofilerin yorumlarından olmak üzere der ki: İnsan için terbiye ve irşad ile elde edilmesi mümkün olan gizli bir olgunluk ve gömülü bir hazine bulunduğu açıklandıktan sonraZülkarneyn kıssası ile şu da açıklanmış oluyor ki
yer yüzünde halife olmaya layık olan ancak olgun insanlardır. O ise iki yöne
yani hem ruhlar âlemi yönüne ve hem vücutlar âlemi yönüne sahip olan Zülkarneyn'dir. Çünkü ona yeryüzünde sağlam bir yer verilmiş ve vasıtalar ve sebebler âleminde her şeyin sebebine erdirilmiştir. Bu şekilde o hem nefsinde olgun
hem de başkalarını tamamlayıcı olmuştur. Bundan dolayı bir sebep takip ederek aşağı âleme doğru gitti ki
o insan ruhunun güneşinin battığı yerdir. Onu bir "kara balçıklı bir göze" de batıyor buldu ki
o tabiat ve cesedler âlemidir. Ve orada bir kavim buldu ki onlar
vucuttaki kuvvet ve yerdeki ruhlardır. Ey Zülkarneyn! dedik: Ya onları riyazat (terbiye ve ıslah) bıçağı ve mücadele kılıcıyla öldürmek suretiyle eziyet edeceksin veyahut da haklarında yumuşaklık ve yüze gülme ile güzellik yapacaksın. Değerini yerinden başkasında kullanmakla alçaltarak zulmedene eziyet edeceğiz
istek ve maksadına aykırı olarak kahredeceğiz
sonra Rabbi olan Allah Teâlâ'ya geri döndürülecek
O da onu ebedî azab ile cezalandıracak. İman edip hayırlı iş yapana ise ödül olarak en güzel mükafat var ki o
vusûl ve visâl (Hakka ermek) makamıdır. Hem ona emirlerimizden kolaylığı söyleyeceğiz ki
o da fânilik ve mücahadeden sonra hafiflik ve istirahattır. Sonra ruhlar âlemine ulaşma sebeplerinden bir sebebi takip etti ki
o insanın konuşan nefsi
güneşin doğduğu yerdir. Onu bedene ait ilişkilerden soyutlamış bir kavim üzerine doğuyor buldu.
Nihayet iki sed arasına vardığında kio yaşama ve uygarlaşma âlemi ve vücudun düzelmesi
ahirete doğru bir vücut şekliyle varıp durma sebeplerinin dolaşma sahasıdır. Onların önünde hemen hemen söz anlamayacak gibi bir kavim buldu. Bunlar
nihayet hiçbir şey anlayamayan halk idiler. Dediler ki Ye'cûc ve Me'cûc
yani çeşitli tabiat kuvvetleri
insanlığa ait yeryüzünde
kabiliyetlerini yaratıldığı gaye dışında kullanarak bozgunculuk yapıyorlar. Biz sana vergi versek
varlığımızı terk etsek ve elimizde bulunan malları karşılıksız sana bol bol bağışlasak da bize bir sed yapıversen olur mu? Zülkarneyn dedi ki: Bana kuvvet ile yani gerçek bir gayret ve sadakatle yardım edin
demir kütleleri
yani yerleşmiş yetenekler veya demir gibi sağlam kalbler getirin. İki ucu denkleşince; "beşikten mezara kadar." olunca üfleyin. Ve dedi ki: Zikirlere ve virdlere (belirli zamanlarda okunan dualara) devam edin. Nihayet kalb demirinde itaat ve zikir hararetinin etkisiyle onu ateş haline getirince
getirin. Ve dedi ki: Ona bakır kaynağı dökeyim. Şeytanın hilesi işlemeyecek şekilde o kalblerin içine sevgi cevheri
sağlamlık kimyası dökeyim de
ona Rahmândan başkası yükselemesin. "Yalnız Allah bana kâfidir" Zülkarneyn'in sözü bitti. Şimdi bakın Allah'ın vaadi nasıldır? Yüce Allah buyuruyor ki:
Meâl-i Şerifi
99- Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerlerSûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.
100- Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!
101- Onlar kibeni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı.
102- O kâfirlerbeni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.
103- De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?
104- Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.
105- İşte onlarRabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız.
106- İşte böyleonların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi
peygamberlerimi alaya almışlardır.
107- İman edip salih ameller işleyenlere gelinceonlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur.
108- İçlerinde ebedî olarak kalacaklaroradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir.
99-108- Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed!
Meâl-i Şerifi
109- Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsaRabbimin sözleri tükenmeden önce
deniz muhakkak tükenecekti
bir mislini daha yardımcı getirsek bile."
110- De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var kibana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."
109- BAHR: Deniz cinsibütün çeşitleriyle denizler.
MİDÂD: Aslında bir şeyin uzatılmasına sebep olan şeyin ismidir. Fakat örfe göre kendisiyle yazı yazılan mürekkebe tahsis edilmiştir.
"Rabbimin kelimeleri için" Allah'ın sözleri ki Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmetikelimeleri "bir mislini daha yardımcı getirsek bile." Çünkü Allah'ın kelimeleri sonsuzdur
denizler ise sınırlıdır. Tükenen bir şeye tükenen şeyi eklemenin toplamı da biter
tükenir. Tükenen şeyin bitmeyen ve tükenmeyen şeye uygun gelmesi imkansızdır
çelişkidir.
110- De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Yani Allah Teâlâ'ın bütün sözlerini tam bilememkavrayamam. Öyle bir iddiada bulunmuyorum. Şu kadar ki bana şöyle vahyediliyor: Hepinizin ilâhı ancak bir ilâhdır ki Allah'dır. Bundan dolayı her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa; Allah'ın huzuruna varmak
hesabından kurtulup sevabına ermek
rızasını bulmak veya cemalini (güzelliğini) görmek arzu ediyor
Allah'ın huzuruna ulaşanlardan olmak ümidini besliyorsa
salih
o kavuşmaya lâyık hâlis amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiçbir kimseyi ortak koşmasın. Ne yukarıda geçtiği üzere Allah'ın âyet ve huzuruna kavuşmayı inkâr edenler gibi açıkça ortak koşma
ne de riya (iki yüzlülük ) gibi Allah'a gizli ortak koşmayı amellerine karıştırmasın.
Kehf Sûresi'nin bu son kısmıMeryem Sûresi'ne geçmek için ne büyük bir temel
ne güzel bir ön hazırlık olmuştur.
|