Konu içeriği: SİLSİLE-İ SAADAT Muhammed Mazhar İş’an Can-ı Canan (k.s.) İsmi Şemseddin Habibullah'tır. Babası Mirza Can'dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1701 yılında doğdu. 1781’de şehid edildi. Ceddi ileri gelen devlet adamlarından
İsmiŞemseddin Habibullah'tır. Babası Mirza Can'dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1701 yılında doğdu. 1781’de şehid edildi. Ceddi
ileri gelen devlet adamlarından olup
Teymuriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can
mevki ve makamı terk edip
fakirliği ve kanaati tercih etti. Servetini için fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin rub'iyye miktarındaki altını
bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince
tamamen ona hediye etti. Babası
memleketinde
merhameti
üstün ahlakı
insani meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zattı.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleriZeka
fehm ve anlayışının parlaklığını gören firaset erbabı
onun yüksek bir fıtrata
yaratılışa sahip olduğunu söylerlerdi. Babası
onun terbiye ve taliminde
ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim
marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmaya başladı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi değerlendirdi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrahim aleyhisselamı rüyamda görüp
çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazret-i Ebu Bekiri ne zaman hatırlayıp ismini ansam
mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifatta bulunurdu."
Yine şöyle anlatmıştır:
"Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hâli babama söyleyince; "Anlaşıldı kisen onların yolundan istifade edeceksin" dedi. ü teâlâ benim tinetime
sünnet-i seniyyeye ittiba etme
uyma hasletini yerleştirmiş."
Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır:
"Farisi lisanını ve diğer bazı bilgileri babamdanKur'an-ı kerimi
tecvid ve kıraat ilmini Kari Abdürresul'den
akli ve nakli ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Hacı Muhammed Efdal'den
tefsir ve hadis ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal
bana bir takke hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra
bir müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefat etti. Vefat etmeden önce şöyle vasiyet etti: "Bütün vaktini
kemalatı
olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme."
Babamın vasiyetine uyarakilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye devam ettim. Bir gece rüyamda evliyadan bir zatı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu." Bu rüyadan sonra gönlümde makam ve mevki arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defasında rüyamda gaybdan bir ses; "Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidayete kavuşması ve onları hidayete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!" dedi. Bu rüyayı da görünce tasavvufa yönelip
batın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nur Muhammed Bedayuni'nin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce marifet sahibi bir zat olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı
dinin emirlerine tam uyan
yüksek ahlak sahibi bir zat idi. Sohbeti kalbe safa veriyor
cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki
arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor
ölmüş kalb onun huzurunda dirilip itminana eriyor. Hakk'a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabul etmesini arzedince
istiharesiz talebe kabul etmediği halde beni derhal kabul etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki
bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifatına kavuştum.
Kısa zamanda Nur Muhammed Bedayuni hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hallerine gark olmuştum. Benmuhabbet-i ilahinin sarmasından
cezbenin çokluğundan uykuyu
istirahati
yemeyi
içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murakabe halinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihayet o hale geldim ki; "Rabbini görüyormuş gibi ibadet et" hadis-i şerifinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet
fena ve beka hallerine kavuştum. Büyüklerin tarif ettiği maksada
sırr-ı tevhide yükseldim.
Nur Muhammed Bedayunibenim hallerime bakıp
bana karşı tevazu ile
büyük bir sevgi ve alaka gösterdi. Bir gün
ikimiz karşı karşıya otururken; "İki güneş karşı karşıya gelmiş
birinin nurundan diğeri görülmüyor. Eğer taliplerin terbiyesine yönelsen âlem nurlanır" buyurdu. Yine bir gün bana; "Sende ü teâlâya ve Resulüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz
senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddin Habibullah ismi verildi" buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti.
Hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni'nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icazet verdi. Bana Ehl-i sünnet itikadı üzere olmamısünnet-i seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasiyet etti.
Hocası Seyyid Nur Muhammed'in vefatından sonrainsanları irşada ve doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine
sohbetlerine âlimler
amirler
veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mir Müsliman
Senaullah Pani-püti
Gulam Kaki
Seyyid Âlimullah
Seyyid Abdullah Dehlevi gibi büyük âlimler ve veliler yetiştirdi.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
"ü teâlâ bize en olgun aklıdoğru ve keskin görüşü ihsan etti. Saltanat işlerinin idaresi ve memleketin nizamı hususunda
herkesin haline uygun en güzel usulü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhur devlet adamları
alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevaba göre hareket ederlerdi."
Yine şöyle buyurmuştur:
"Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hasıl oldu kibir bakışla herkesin ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nuruyla insanların saadet veya şekavet
(Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu
alınlarından okurdum."
Nevvab Han FiruzcenkMazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini
soğuğu şiddetli bir kış gününde
üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu halini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; "Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zat hediye kabul etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz" dedi. Bu hadise üzerine Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri; "Biz
zenginlerden bir şey kabul etmemeye
almamaya kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu
ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabul etmedik" buyurdu. Sonra Nevvab Han Firuzcenk
otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi. Kabul buyurmadı ve; "Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz
onu fakirlere dağıtınız" dedi.
Yine Afgan serdarlarından birieşrefi denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabul buyurmayıp; "Her ne kadar hediyeyi kabul etmek lazımsa da
mutlaka kabul etmek lazım olduğuna dair bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz
ihlas ve ihtiyatla
haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar
onları bile kabul etmiyoruz. Kaldı ki
ümeranın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helalden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabul etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyamet günü onun hesabını vermek zordur. İmam-ı Tirmizi'nin
Ebu Berze'den getirerek yazdığı hadis-i şerifte Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Kıyamet günü herkes
dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini
bedenini nerede yordu
hırpaladı." Bunun için çok dikkat etmek lazımdır" buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan'a yine devlet adamlarından biri Hindistan'ın meşhur meyvesi olan "Enbe"den (Hint kirazı) bir miktar hediye göndermiş ve kabul etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tane "Enbe" alıp gerisini iade etmiş ve; "Bu fakirin gönlübunları kabul etmek istemiyor" buyurmuştu. Biraz sonra huzuruna bir bahçe sahibi gelip; "Falan emir
size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti" dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının verilerek
himaye edilmesini söyledi. Sonra da; "Sübhanallah
onun getirdiği bu yiyecek bizim batınımıza zararlı oldu" buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli kimselerin ikramını hiç kabul etmedi. Yine bu hadise üzerine; "Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hatta fakirlerin ikramları da şüphelidir. Çünkü onlar da
bu yemekleri hazırlamak için
kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar" buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: "Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalıtaat ve ibadetin nurunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli
sabır ve kanaatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızayı seciye haline getirmelidir. Resulullah efendimizin; "ım! Âl-i Muhammed'in rızkını kâfi gelecek kadar kıl" buyurduğu duasına uygun olarak
insan için lazım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir.
Eshab-ı kiram da böyle dua ederdi. İsrafa düşürecek kadar zengin; sıkıntıyaborca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip
ölüme hazır beklemeli
gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm
ilahi bir hediyedir. ü teâlâya kavuşmak ve Resulullah efendimizin didarını
mübarek yüzünü görmektir.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerihocalarına büyük bir muhabbet ve ihlas ile bağlıydı. Bilhassa İmam-ı Rabbani hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. "Her neye kavuşmuşsam
hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki
ü teâlânın rızasına kavuştursun! Fakat ü teâlânın rızasına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zatları sevmek
onlara muhabbet beslemek
ü teâlânın rızasına kavuşmak için en kuvvetli vasıtadır" buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri şöyle anlatmıştır:
"Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık kimübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları
yani İmam-ı Rabbani hazretlerinin evladı da orada idiler. Resulullah
onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; "Ya Resulallah
onlar benim pirimin evladıdır" diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar" buyurdu. Onlardan bir aziz
kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Ya Resulallah
hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur" buyurdu. "Ya Resulallah! İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ı
mübarek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de
İmam-ı Rabbani hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve ü teâlâ için; "O
vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera'dır
yani ü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resulullah efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca
tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti.
Ben gördüğüm bu rüyadaResulullah efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerişehid olarak vefat etti. Vefatından birkaç gün önce
bu fani dünyadan gitme zamanının geldiği ve ü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O günlerde ibadet ve taatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murakabeleri büyük bir huzur hali içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzurunda toplananlar yüz kişiden ziyade olur
bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesim
memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde
bu talebesine; "Artık seninle bir daha görüşeceğimiz malum değildir" buyurdu. Bu sözleriyle vefat edeceğine işaret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzak'a yazdığı bir mektupta; "Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duada bulun" diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektuplarında da aynı şekilde işaret etmiştir.
Yine vefatının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nimetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: "Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nimete kavuşmak istediysemü teâlâ onları bana ihsan etti. Beni İslam-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsan etti. Salih amel üzere istikamet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf
tasarruf ve keramet ihsan etti. Beni dünyaya düşkün olmaktan ve dünyaya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak ü teâlâya yaklaşmakta
yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın
mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım
vücudum zayıf düştü. Cihad edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm
takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen
istemeyenlere şaşılır. Ölüm ü teâlâya kavuşmaya sebeptir."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri böyleceşehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzuruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781 senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pek çok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihayet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecusi idiler. Huzuruna girince
Mazhar-ı Can-ı Canan sen misin?" dediler. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de; "Evet benim" buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine kastedip
öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isabet etmiş
ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.
Durumdan haberdar olan Nevvab Necef Hansabah erkenden frenk bir tabip gönderdi. Tabibe; "Çabuk gidip bu mübarek zatı tedavi et
onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın" dedi. Frenk tabip gidip Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden Nevvab Necef Hana; "İyileşip kurtulur
başka tabip göndermeye lüzum yok" dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün
Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fatiha-i şerifi okudu. İkindi vaktinde; "Günün bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cuma
hem de Aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefat etti.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleriİslamiyet’in yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zatlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazifelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslamiyet’i öğretmişler
imanlarının vicdanileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslamiyete uyulmasına
güzel ahlakın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muamelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar
onların sebebiyle temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
"Her kim ki dünyaya düşkün olanlar arasına karışırsasohbetin bereketlerine ve tasavvufun nurlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyaya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve halis niyetle ve batıni nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur."
"Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden için yapılmayanlar da melundur. ü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. ü teâlânın rızasına kavuşmak için masivayı yani ü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kendi eshabınatalebelerine nasihatleri şöyledir:
"Takvanın ve veranınharamlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu
Resulullah efendimize mütabeat yani tam uymak ve onun bildirdiklerini candan kabul etmektir. Kendi halinizi
ehli sünnette bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer haliniz
ehl-i sünnette bildirilen hususlara yani dinin emirlerine uygun ise makbuldür. Uygun değilse merduddur
reddedilecektir. Dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmak için
ehl-i sünnet vel cemaat itikadı üzere olmak lazımdır."
Dünya metaı pek azdır
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kemal derecede zühd ve tevekkül sahibiydi. Dünyadan ve dünyaya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabul etmezdi. Kabul ettiği çok nadir olurdu. Zamanın padişahı Muhammed Şahveziri Kameruddin Han ile Mirza Can-ı Canan'a haber gönderip
şöyle dedi: "ü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki
hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz
yeter ki istesinler." Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu teklif üzerine şu cevabı verdi: "ü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "...Onlara şöyle de; dünyanın metaı pek azdır..." (Nisa suresi: 77) buyurarak dünyanın yedi iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup
o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esası ise
ondan uzak durmaktır."
Yine o havalinin devlet adamlarından biriMazhar-ı Can-ı Canan hazretleri için bir dergah yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyacını da karşılayacağını bildirerek kabul etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kabul etmedi ve; "Bizim için her yer birdir. ü teâlânın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazinesi sabır ve kanaat olup
bu kâfidir" buyurdu.
Hakiki ilaç
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin seksen yedi mektubu ve melfuzatıKelimat-ı Tayyibat denilen kitapta vardır. Mektuplarından biri:
"Kardeşimzamanımız talebesinin zayıflığından
evliyadan keşf ve keramet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki
başka şeyhlere meyli olan sefihleri
akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden
bu işe talip olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. ü teâlâ hakiki hakimdir. Al-i İmran suresi 31. âyetinde mealen; "Ey Habibim! Onlara de ki
eğer ’ı seviyorsanız
bana tâbi olunuz. da sizi sever" buyurulması
bütün yollardaki saliklerin
talebelerin maksadı olan ü teâlânın sevgisini ve rızasını kazanmayı
Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor
kulları gaflet ve günah hastalıklarından kurtarmak için
ilaç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip
uygun ilaçları alan
perhize riayet eden sıhhat ve şifa bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir suretibir de hakikati vardır. Sureti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da
itikadını düzelttikten sonra dine uygun olarak amel edip
emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin nimetleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakikati ise havassa
seçkinlere mahsus olup
kalblerin nurlanması
parlaması ve nefslerin tezkiyesi
temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan suret bulunmakla beraber
riyazet ve mücahedelerde de vardır. Burada ele geçen
tecelli ve keşflerdir. Surete iman ve İslam
hakikate ise ihsan denir. Nitekim Hadis-i şerifte; "İhsan; Rabbine
onu görür gibi ibadet etmendir" buyuruldu. Hakikatsiz suret
derideki hastalıklara çare bulmada
çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilaçlar gibidir. Yarayı iyileştirir
çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakikatin ise
suretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakikat değil
mekr-i ilahidir. Bundan ü teâlâya sığınırız.
Hakikattemizlemek
yani hastalıklı
mikroplu
bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa
yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak
büsbütün şifa bulmak
bu iki tedavinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan
Peygamber efendimizin tedavisinin
Eshab-ı kiramın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifa tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki
o tedavi ve ilaç
ü teâlâyı çok sevmek
bütün gayretiyle Resulullaha tâbi olmak
taat ve ibadetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp
nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzuru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu. Resul-i ekremin bereketli sohbeti ve İslamiyet reçetesinin tatbiki ile
bu mertebelere pek kısa zamanda
belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar
daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevacidlerden ziyade
suret ve hakikate son derece riayet ve ihtimam gösterip
hakikati koruyan sureti muhafaza edip
keşf ve keramete itina göstermediler. Bunları kemalin
olgunluğun icap ve şartlarından saymadılar.
O haldetam sıhhate kavuşmak isteyen bir talip
Resulullahın sünnetine uymayı
bütün riyazet ve mücahedelerden üstün ve buna ait olan nur ve bereketleri
bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevacidlere
batın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakikatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü
Resulullah efendimizin vekili bilmeli
ona canla başla hizmet edip
bu yolda
çocuklar gibi
ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle
tatlı olsa da
yetinmemelidir.
Fıkıh bilgilerini öğretiniz. Fıkıhsız din olmaz. Ehl-i sünnet itikadını öğretmeyeyaymaya pek ehemmiyet veriniz. Her şeyinizde ü teâlânın habibi olan Peygamber efendimize ittibaya
uymaya gayret ediniz. Çünkü ü teâlâ habibine uyanları çok sever." (21. mektup