Konu içeriği: Şâh-ı Nakşibend(kuddise sirruh) – 2 Şâh-ı Nakşibend(kuddise sirruh) – 2 Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur: “Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar o hâlleri (fiilî
Şâh-ı Nakşibend(kuddise sirruh) – 2
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlaro hâlleri (fiilî kıstas olarak) şer‘î ölçülerle mîzân ederler. Eğer bu hâller şer‘î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler
tatbikāta geçirirler. Fakat kendilerinde vukû bulan bu hâller şer‘î ölçülere aykırı ise onlara îtibâr etmez
ilgi ve alâka göstermezler.
Bir Hak dostu buyuruyor ki:
Kalbimden gelen sözü iki âdil şâhid olan Kur’ân ve Sünnet ile kontrol etmeden kabul etmem.”
[Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-:
“Bir kişiyi havada uçarken görsenizhâli Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa bu bir (kerâmet değil) istidraçtır.” buyurur.
İstidraç; kâfirfâsık veya müteşeyyıh
yani velî olmadığı hâlde velîlik iddiâ eden bâzı şahıslardan zuhûr eden
evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâde hâllerdir. Onların arzu ve iddiâlarına uygun olarak meydana gelen bu tür sıra dışı hâller
ekseriyetle birtakım rûhî temrinler neticesinde gerçekleşir. Yani ruhtaki bâzı kâbiliyetleri
din dışı birtakım tesirlerle de kuvveden fiile çıkarmak mümkündür. Meselâ Hind fakirleri de riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Bâzen de bu
sihir veya cinnîlerden “huddam” kullanmak sûretiyle vâkî olur. Bâzı insanlar da bunu
şâhit olanların nazarına tesir ederek illüzyon veya hayal mahsulü olarak gösterirler.
Bu gibi sıra dışı hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmekilim işidir. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki
yukarıda zikrettiğimiz misallerden anlaşılacağı üzere böyle kimselerin büyük bir kısmının hayat tarzı “takvâ” ölçüleri içinde değildir. Bunlar
Kur’ân’a ve Sünnet’e uyma husûsunda noksandırlar. Hattâ bir kısmı büsbütün İslâm dışıdırlar. Esâsen ilk dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Demek ki bir mü’minkalp âleminde hangi hâl ve zuhûrat ile karşılaşırsa karşılaşsın
onlara takılıp kalmamalı; her gördüğü rüyâyı sâdık ve Rahmânî rüyâ zannetmemeli
kendisine dâimâ Kitap ve Sünnet’i kıstas almalı
gâyesinin Allâh’ın rızâsını tahsil ve O’na yaklaşmak olduğunu hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır. Kendi görüş ve ölçülerini Kitap ve Sünnet’ten öncelikli görme gaflet ve cür’etine düşmemeli
şu ilâhî îkâzı bir hayat düstûru edinmelidir:
“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendirbilendir.” (el-Hucurât
1)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“(Dînin zâhirinde takılıp kalan gâfil) kārîlerle (okuyucularla) alâkayı kes(dînin hakîkatine ermiş gerçek) sûfîlerle beraber ol!
«Kārî» kimdir«sûfî» kimdir; bu sözden maksat nedir
denilecek olursa:
«Kārî» (okuyucu)sadece «isim»le meşgul olan; «sûfî» ise «müsemmâ» ile (ismin sahibiyle) meşgul olandır...”
[Yani “okuyucu”dâimâ işin zarfında
kabuğunda ve sathında kalan; “sûfî” ise mazrûfa
öze ve hakîkate intikal edebilendir.
Dînin yalnızca zâhirî kısmına takılıp bâtın yönünü ihmâl edenleronun özünü kavrayamaz
maksadını anlayamaz
ana gâyesini gözden kaçırmış olurlar. Bu şekilde
dîni sırf gâfil bir “okuyucu” gözlüğüyle seyredenler
onun beden ve kalp âhengi içinde yaşanmasıyla elde edilebilen “hâl ve ruh” cihetinden mahrum kalırlar. Bu yüzden gerçek tasavvuf ehli
ilâhî hakîkatleri sadece şeklen
zâhiren
aklen ve bedenen değil; mânen
kalben ve rûhen de kavrayıp hayatlarında fiilen tatbik etme gayreti içinde olurlar. Kalp ve beden âhengiyle ibâdet eder
bu âhenkle Kur’ân okur
okuduklarını da bu âhenk içinde hâl ve davranışlarına müessir kılarlar. Her âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf
onların rûhunda ulvî bir derinlik meydana getirir.
Esâsen tasavvuf da dînin derûnî cihetiözü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. O çıkarıldığında
geriye kuru bir kāideler manzûmesi kalır. Dolayısıyla mutasavvıfların en çok üzerinde durdukları husus
ilâhî hükümleri kavrayıp yaşamaktaki asıl gâyeyi hiçbir zaman unutmamaktır.
Yûnus Emre Hazretleri bu hakîkate ne güzel işâret eder:
Dört kitabın mânâsı![]()
Bellidir bir elifte.
Sen elifi bilmezsin![]()
Bu nice okumaktır?
Yigirmi dokuz hece
Okusan uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir?..
Bütün bilgilerin aslî ve nihâî gâyesi“mârifetullah” yani Allâh’ı hakîkatine uygun bir sûrette bilmek ve O’nu kalben tanımaktır. Zâhirî bilgilerin de bu yolda bir basamak olduğu gerçeğini göz ardı etmeden
dîni madde ve mânâ bütünlüğü
zâhir ve bâtın dengesi içinde kavramak
kâmil bir mü’min olmak için zarûrîdir. Kulluk hayatında akıl ve kalp müşterekliği
his ve fikir beraberliği
ruh ve beden âhengi elzemdir.
Bu cümleden olmak üzeremeselâ bedenen namazda olup da
Hakk’ın huzûruna durmanın ruh mîrâcını yaşayacağı yerde
kalben ve zihnen nefsânî düşüncelerle
dünyevî hesaplarla
mâlâyânî fikirlerle meşgul olanlar
büyük bir gaflet içindedirler. Rabbimiz de
namazı böyle kılanlar hakkında; “Yazıklar olsun!” buyurmaktadır.1 Allâh’ın biz kullarından beklediği tam ve noksansız bir namaz; “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; onlar ki
namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn
1-2) âyetlerinde bildirildiği üzere
“haşyet”le kılınan namazdır.
Yeri gelmişken şunu da ifâde etmek gerekir kinamazı gâfilâne kılan mü’minler hakkında bile bu kadar dehşetli bir îkâz-ı ilâhî vârid oluyor. O hâlde namazdan tamamen uzak durmanın
gerçek bir mü’min için ne ağır bir cürüm olduğunu düşünmek îcâb eder!..
Diğer taraftandînin sadece ruh ve mânâsına ehemmiyet verip zâhirini ihmâl edenler de
aynı hatânın bir benzerine sürüklenmiş olurlar. Zira bedensiz bir namaz kılınamaz
oruç tutulamaz
zâhirî bir metâ olan mal-mülk infâk edilmeden mâlî ibâdetler edâ edilemez. En mücerred bir hakîkat olan “îman” bile
önce kalp ile tasdîki gerekli kılarsa da
hemen ardından
kalbin tasdîk ettiği o hakîkatin dil ile ikrâr edilerek dışa yansıtılması
ifâde edilmesi ve davranışlar sûretinde zâhire çıkarılması îcâb eder.
Âyet-i kerîmede de bu hakîkate şöyle işâret edilir:
“İnsanlarimtihandan geçirilmeden
sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (el-Ankebût
2)
Demek ki îman bile ancak bâtın ve zâhir beraberliği neticesinde tam olarak gerçekleşir. Nitekim fiilî kıstasımız olan sahâbe nesliinandıklarını yalnızca sözleriyle değil
fedâkârâne davranışlarıyla da sergilemişlerdir.
Bu itibarlasöz de lâzımdır öz de; ruh da gereklidir
şekil de… Mühim olan
bunların birine takılıp diğerine bîgâne kalmamak…
Nitekim bu hakîkate ışık tutan şu hâdise ne kadar mânidardır:
Bir günHak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler
İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne küçümseyen
garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e büyük bir hürmetle:
“–Buyurun efendimizmeclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.
İbrahim bin Edhemmahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.
Talebelerdünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin
bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaşırdılar.
İbrahim bin Edhem Hazretleri oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:
“–Bu zâtsizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.
İlmini irfân ile mezcetmiş olan o büyük İmâmkendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Odâimî bir sûrette Allah Teâlâ ile meşgul
biz ise işin kıyl u kāliyle...”
Şüphesiz ki bu hükümdîni
ruh ve şekil bütünlüğüyle kavrayamamış ve mârifetullah’tan yeterince nasiplenmemiş pek çok kimse için geçerlidir. Fakat İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin talebeleri için bir edep tâlimi
kendisi hakkında da ancak bir tevâzû ifâdesidir.
Zira o büyük İmamher ne kadar İslâm’ın zâhirî ahkâmına dâir fetvâlar ve dersler verse de
şahsî hayatında büyük bir ihlâs ve takvâ duygusuyla yaşardı. Rivâyete göre İslâm dünyasında
iki rekâtta bir hatimle namaz kılmalarıyla bilinen dört kişiden biriydi. Dâimâ muhabbet ve mârifet ufkunda
murâkabe ve ihsan kıvâmında bir İslâm şahsiyeti sergilerdi. Böylece dînin ancak zâhir ve bâtın bütünlüğü içinde tam mânâsıyla idrâk edilebileceğini
bizzat yaşayışıyla tebliğ ederdi. Bütün kıymetine rağmen kendi ilmî mesâîsine “kıyl u kāl” demesi de
o meşgûliyetin “takvâ” karşısındaki durumunu îzah içindi.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Mum gibi ol kiışığın başkalarını aydınlatsın.
Mum gibi olma kibaşkalarını aydınlatırken kendini karanlıkta bırakmayasın...”
[Mumetrafını aydınlatmak uğruna kendin den/nefsinden fedâkârlık eder
bu yolda eriyip gider. Bu hâl
Allah yolunda fedâkârâne hizmet eden
bütün imkânlarını rızâ-yı ilâhî için seferber edip o yolda cefâlar çekmeyi saâdet bilen gayret-i dîniyye sahibi sâlih mü’minlerin vasfıdır. Bu yönüyle muma benzemek
büyük bir fazîlettir.
Fakat diğer yönüyle mumetrafını aydınlatırken ne yazık ki kendi dibine ışık veremez. Onun bu hâline benzemekten de şiddetle sakınmak gerekir. Zira bu hâl
başkalarına ilim ve hikmetle nasihatte bulunup onları irşâda çalışırken
kendisini veya yakın çevresini o ilim ve hikmet nûrundan nasiplendirmeyen; başkalarına Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini anlatırken
kendisi O’ndan yeterince ittikā etmeyen; başkalarını haram ve yasaklardan sakındırırken
kendi yaşayışında bu hususta gereken titizliği göstermeyen gâfillerin vasfıdır. Sözü ile özü birbirini tutmayan
anlattıklarıyla yaptıkları birbirini yalanlayan bu gibi kimseler hakkında Rabbimizin îkâzı çok şiddetlidir:
“Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemenizAllah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (es-Saff
2-3)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Müslüman olmakşer’î ahkâma bağlanmak
takvâya riâyet
güç yettiğince ruhsatlardan kaçınıp azîmete meyletmek
bütünüyle nur
safâ ve rahmettir. Bütün bunlar
velâyet derecelerine ve yüce makamlara ulaşma vâsıtalarıdır. Evliyâullah
bu sıfatların terbiyesi ile velîlik makâmına ulaşırlar.”
[Hakk’a yakınlık ve O’nunla dostluk iklîmine girebilmenin ilk şartıilâhî hükümlere cân u gönülden
tam bir samîmiyet ve teslîmiyetle itaat etmektir. Kur’ân ve onun şerhi demek olan Sünnet’i hayatının her safhasına hâkim kılmadan
ilâhî teklifleri en yüksek ölçüler içerisinde yaşamaya dâir azim
kararlılık ve gayret göstermeden; dînin emirlerini ruhsat ve fetvâ seviyesinde değil
azîmet ve takvâ ölçüsünde tatbik etmeden
Allah sevgisini ve korkusunu hayat pusulası edinmeden
Hakk’ın dostluk dergâhına dâhil olunamaz.
Bu hususta mü’minin maddî nesebi veya mânevî mensûbiyeti de bir değer ifâde etmez. Kula mânen seviye kazandıracak olanancak onun îmânı
takvâsı ve bunlar muktezâsınca yapması lâzım gelen sâlih amelleridir. Bu yolda kimin istek
gayret ve hizmeti daha çoksa
o daha fazla mesâfe alır. Nitekim âyet-i kerîmede; “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (en-Necm
39) buyrulmuştur.
Bütün muvaffakıyetlerin sabır ve sebatla sa’y ü gayretten geçtiğini ifâde sadedinde de; “Takdîr-i ezelgayrete âşıktır.” denilmiştir. Rabbimizin lûtuf
ihsan ve ikrâmı
dâimâ rızâsı yolunda sağlam bir irâde ve sabırla gayret gösteren samimî kulları üzerindedir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“«Herkes koşmakla avı yakalayamaz. Avı devamlı takip eden kimse yakalamaya muvaffak olur.» Bunun içinsürekli ve istikāmet üzere çalışmak îcâb eder.”
[Bir anlık coşkunlukla aşırı derecede gayrete gelenlerekseriyetle çabuk yorulur
maksada vâsıl olamazlarsa azim ve şevkleri kırılıp eskisinden de kötü bir duruma düşebilirler.
Efendimiz (s.a.) bir hadîs-i şerîflerinde:
“…Acele etmeden ve telâşa kapılmadan gidin kivaracağınız hedefe ulaşasınız.” tavsiyesinde bulunmuşlardır.(Buhârî
Rikâk
18)
Hakk’a kullukbelli bir dönemlik değil
ömürlük bir vazîfe olduğundan
onun makbul bir kıvamda sürdürülmesi için bir îtidâl dengesine ihtiyaç vardır. Nitekim Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz:
“…Allah Rasûlü’nün amelihafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…” buyurmuştur. (Buhârî
Savm 64
Rikâk 18; Müslim
Müsâfirin 217)
Efendimiz (s.a.)şahsına âit husûsî vakitlerde çokça ibâdet eder
bilhassa seherlerde ayakları şişinceye kadar namaz kılar
mübârek gözlerinden döktüğü yaşlarla secde mahallini sırılsıklam ederdi. Fakat ümmetine örnek olacağı durumlarda
îtidâl üzere ibâdet ederdi. Zira bir işin devamını sağlayan
îtidâldir. Îtidâlden sapıldığında o işin sonu gelmiş demektir. Çünkü zıt kutuplardan birbirine geçiş çabuk olur. Bu sebeple devamlı îtidâl tavsiye edilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’in; “Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” (Müslim
İlim
7) hadîs-i şerîfi
mühim bir îkazdır.
İbâdetlerde bile aşırıya kaçmayıp îtidâli muhâfaza etmenin lüzûmunuşu hadîs-i şerîf de ne güzel ifâde eder:
“Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısıaz da olsa devamlı olanıdır.” (İbn-i Mâce
Zühd
28)
İbâdette devamlılık ve niyette ihlâsgönüllerde bir şuur hâline gelmelidir. Bu hâle ulaşıldıktan sonra
hastalık
yaşlılık vs. sebeplerle hasbel-beşer îfâ edilemeyen -farzlar dışındaki- ibâdetlere
edâ edilmiş gibi ecir lûtfedileceği bildirilmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyendevamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn
6)
Velhâsılibâdetlerde ihmalkâr davranmak
insanı âhirette zor durumda bırakacağı gibi
aşırı giderek hırslı hareket etmek de bir müddet sonra yorgunluk
bıkkınlık ve yanlış yollara sapmaya sebep olabilir. Bu sebeple orta yolu tutmak ve devamlılığı esas almak îcâb eder. Zira şahsî ibâdetlerdeki ifrat
Allah yolunda hizmet gibi ictimâî ibâdetleri ihmâle sebep olduğu takdirde
yine rızâ-yı ilâhîye muhâlif bir durum meydana gelmiş olur. Cenâb-ı Hak
biz kullarına Kur’ân-ı Kerîm’de en çok “Rahmân ve Rahîm” isimlerini hatırlatarak bizleri merhametli olmaya dâvet ediyor. Îmânın ilk meyvesi merhamet
merhametin tezâhürü ise Allah rızâsı için O’nun mahlûkâtına hizmet etmektir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Kerâmet gösterip havada uçmak mârifet değildir. Görmüyor musunuzinsandan daha aşağı yaratıklar da havada uçup dururlar. İnsan
ilâhî sanatın en büyük
en mükemmel eseridir. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insanoğlu
elbette ki kurttan-kuştan üstündür. Bu sebeple bir adamın uçması büyük bir hâdise ve güç bir iş sayılmamalıdır. Böyle kerâmetler
Allâh’ın has kulları nazarında mûteber değildir.”
[Kerâmet; Cenâb-ı Hakk’ın bir ikrâmı olarakkâmil bir îman
mârifet ve takvâ neticesinde velî kullarda zuhûr eden ve tabiat kânunlarıyla îzah edilemeyen
hârikulâde hâdiselerdir.
Allah dostlarından zuhûr eden kerâmetler iki kısımdır:
1) Kevnî ve sûrî kerâmet: Bunlartayy-i mekân
ortada bulunmayan bir eşyâyı göz önüne getirme
vahşî hayvanlara iş gördürme gibi madde âleminde meydana gelen hârikulâdeliklerdir.
Allah dostlarıbu tip kerâmete ehemmiyet vermezler. Onu zarûret dışında izhâr etmeyi de hoş karşılamazlar. Çünkü bu hâl
halkın hayranlık ve alkışlarını celbeder. Câhil kimseler artık her şeyi o velîden beklemeye başlar. Bu ise kalbe zehir saçan şöhret ve gurur âfetini beraberinde getirir. Bu sebeple velî zâtlar bu tip kerâmetlere meyletmez
fakat mecbur kalırlarsa da mümkün mertebe bu hâllerini gizlemeye çalışırlar.
2) Mânevî kerâmet: İlimahlâk
ibâdet
mârifet ve takvâda mesâfe kat ederek
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd
112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsından hisse alabilmektir.
Her ne kadar halkbu kerâmet türlerinden birincisine rağbet ederse de aslında makbûl olan ikincisidir. Zira tasavvuf ehli ittifak etmişlerdir ki; “En büyük kerâmet
binbir güçlüğe rağmen istikāmeti muhâfaza etmektir.” İstikāmet üzere olmayan bir sâlikin kerâmet elde etmek için çırpınışı boşunadır.
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:
“İstikāmet ve gayretsayısız keşif ve kerâmetten efdaldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve kerâmet
dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa
belâ ve fitneden başka bir şey değildir.” der.
Mühim olanKur’ân ve Sünnet istikāmetinde
takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da
son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz. Bunun içindir ki
sahâbe-i kiram bile
büyük bir âkıbet endişesi içerisinde yaşamışlardır. Nitekim şu hâdise
bu hâlin mânidar bir misâlidir:
Rivâyete göre iki kişi Selmân-ı Fârisî (r.a.)’a selâm verip:
“–Sen Rasûlullah (s.a.)’in ashâbından mısın?” diye sordular. (Allah Rasûlü (s.a.)’in çok sevdiği ve; “Selman bendendirEhl-i Beyt’imdendir.”2 buyurduğu o güzîde sahâbî
gönlündeki “son nefes” endişesi ile):
“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi.
Gelenleracaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Selman (r.a.) sözlerini şöyle açıkladı:
“–Evetben Rasûlullah (s.a.)’i gördüm
O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi
O’nunla birlikte cennete girebilecek olan kişidir.” (Heysemî
VIII
40-41; Zehebî
Siyer
I
549)
İlim ve irfanda “güneşler güneşi” denilen Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri detalebelerine yazdığı mektuplarda kendisi için hüsn-i hâtime duâsı talep etmiştir.
Ebedî hayatları hususunda ilâhî teminat altında olan peygamberler dahîîmanlarının kemâline masruf olarak ve insanlığa örnek olma hikmetine binâen
Cenâb-ı Hakk’a son nefes endişesi içerisinde duâ etmişlerdir:
–Allâh’ın Halîli İbrahim (a.s.): “(Yâ Rabbi! İnsanların) dirilecekleri günbeni mahcup etme!”3 niyâzında bulunmuş;
–Hazret-i Yûsuf (a.s.); “…(Ey Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”4 diye ilticâ etmiştir.
Demek ki asıl mühim olanyüksek makam ve mevkîlere erişmek değil
son nefesi îmanla verebilmek ve Hakk’ın huzûruna
O’nun sevip râzı olduğu bir kulu olarak varabilmektir.]
Cenâb-ı Hakbizleri
yaratılış gâyemize teksif olmaktan ve aslî hedefimize odaklanmaktan alıkoyacak maddî-mânevî her türlü câzibenin tuzağına düşmekten muhâfaza buyursun. Sadırlarımıza inşirah
kalplerimize firâset
gözlerimize basîret ihsân eylesin.
Âmîn…
Dipnotlar: 1. Bkz. el-Mâûn4-5. 2. İbn-i Hişâm
III
241; Vâkıdî
II
446-447; İbn-i Sa’d
IV
83; Ahmed
II
446-447; Heysemî
VI
130. 3. eş-Şuarâ
87. 4. Yûsuf
101.
Osman Nûri Topbaş